Arkadaşın Kahrını Çekmek
Ağustos 2018 Bilal İNAL A- A+
A- A+

Arkadaşın Kahrını Çekmek

Günümüz insanı en büyük hayal kırıklıklarından birini arkadaşlık konusunda yaşamaktadır. Hayatı normalken etrafında olan kalabalıklar zor günlerinde hiç tanımamış moduna girmektedir. Aynı şekilde çok güvendiği arkadaşlarından hayal dahi edemeyeceği kötülükleri bir anda görebilmektedir. Bunun nedenlerini araştırdığımızda iki tane bu duruma zemin oluşturan sebep, bir tane de kavramsal sebep karşımıza çıkmaktadır. Zemin oluşturan sebeplerimiz olarak şehirlileşme ve kapalı toplumdan karışık topluma geçmeyi görmekteyiz. Kavramsal sebebimiz olarak da iyi insan, kötü insan şeklinde oluşturduğumuz zihin dünyamızın yetersiz kalışı dikkat çekmektedir.

Kırsal hayatta imkânsızlıklar ve birbirine muhtaç olma seviyesi en üst seviyedeyken şehirlileştikçe imkânlar artmış birbirine muhtaçlık azalmıştır. Daha doğrusu iş bölümü artmış herkes bir işte uzmanlaşmıştır. Herkes yaptığı işten maaş alıp diğer işlerini yaptırmak için de parayı kullanmaktadır.

Şehir hayatı da kendi içinde ayrılmıştır. Küçük şehir anlayışında eski alışkanlıklar gereği sosyal konularda iş bölümü oluşmamıştır. Belli konularda komşuluk, akrabalık gibi ilişkiler devam edebilmektedir. Maddi ve manevi sıkıntılarda hem danışılmaktadır hem de yardımlaşma devam etmektedir. Şehir büyüdükçe artık sosyal bağlar da iş bölümüne dâhil olur. Bu işler için özel kurumlar kurulmuştur. Artık derdiniz olduğunda başvuracağınız kurum ve meslekler vardır. Sosyal faaliyetlerinizi sizin yerinize düzenleyecek kurumlar vardır. Hatta şehir hayatı ile hayatımıza giren doğum günü sürpriz partileri, romantik evlilik tekliflerini bile düşünmenize gerek yoktur. Parasını verirsiniz ve size istediğiniz seviyeden ortamlar hazırlanır ve duygular yaşatılır(!).

Şehir hayatının bu şekilde arkadaşlıklarımızı yapay hale getirdiğini biraz düşününce fark etmek zor değildir. İkinci sebep olarak tespit ettiğimiz kapalı toplumdan karışık topluma geçme konusu ise biraz daha ayrıntılı gözlem gerektirmektedir.

 İnsan öncelikle ailesiyle bir hayata başlar. Hayatın doğrularını-yanlışlarını, normalini-anormalini aileden ne gördüyse kabul eder. Sonra çevresi buna eklemeler yapar. Bu sürecin sonunda da bir kültüre sahip olur. Sürekli bu toplum içerisinde yaşarsa kendi gibi inanıp yaşayan insanlar içinde olduğundan duygularını, düşüncelerini paylaşması zor olmaz. Ondaki duygu ve düşünce de o toplumun bir eseri olduğu için toplumla kolay kolay çatışmaz. Bu sebeple kendini topluma rahat bir şekilde bırakır. Aynı kişiyi farklı kültürlerden gelen insanlarla bir ortama koyduğumuzda ise durum değişir. Çok normal olarak yaptığı bir harekete çok ters tepkiler almaya başlar. Bunu birkaç küçük örnekte yaşayınca artık toplumla olan ilişkisinde düşünme evresi başlar. Tüm hareketlerini yaparken “Acaba bu konuda ne düşünüyorlar? Ne seviyede bir tepki verirler? Bana hangi gözle bakarlar? Beni sevmedikleri bir gruba benzetirler mi? Düşüncemi tamamen dinlerler mi yoksa şu görüşle benzetip direk ‘şu’cu mu ilan edilirim?” tarzında bir iç muhasebe süreci yaşar. Sonuç olarak da tam anlamıyla kendisi olmayan bir insan olarak yaşamaya başlar. İlişkileri de kendi değil ürettiği kişi üzerinden kurulmuş olur.

Şehir hayatının getirdiği arkadaşlık anlayışı birbiri içine giren şeklinde değil yüzeylerin teması şeklinde olduğu için yüzeyde sunulan kişiliğin arkasında ne olduğunu fark edemeyiz. Bu sebeple üretilen kişiliği asıl kabul eder ve arkadaşlarımızı gerçekte tanıyamayız. Mesele sadece tanıyamamamız da değildir. Karşımızda kurulan kişilik bizim ne düşüneceğimiz tasarlanarak kurulduğu için neredeyse hoşlanmadığımız hiçbir unsur taşımayacaktır. Aynı şekilde biz de kendimizi karşı tarafa göre sunduğumuzdan pürüzsüz bir arkadaşlık kurulacaktır. Bu pürüzsüz zemin de hemen kayarak ayrılmaya sebep olacaktır.

Şehirleşme ve karışık topluma geçmenin getirdiği altyapıya bir de çağımızın hastalıklı düşüncesi eklenince sorun iyice içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu düşünce de “sıkıntı çıkarmayan insan iyi insan” anlayışıdır. İyi insan tarifi yapılırken “Kimseye zararı dokunmaz. Etliye sütlüye karışmaz. Kötülük yapmaz. Herkese saygılıdır.” gibi ifadeler kullanılır. Doğal olarak kendini en iyi saklayan etrafındakilerin istediği şekilde gizlenmiş olan bu tip insanlar en iyi insan oluverir. Arkadaşlıklar adeta bir sözleşme üzerine kurulmaya başlar. ‘Birbirimize bulaşmayalım, gülelim, eğlenelim.’ düşüncesiyle kurulan arkadaşlıklar sürekli mutlu günler üzerine programlanır. Biri diğerinin eğlenmesine engel olmaya başlayınca da arkadaşlık artık bitmiş olur.

Bu şekilde anlatınca abartılı gibi dursa da çağımızın arkadaşlık anlayışı bundan öteye geçmemektedir. Arkadaşların eğlenceli günlerde büyük büyük laflar etmesi hepimizin gözünü boyamaktadır. İlk karşılaşılan sıkıntıda ise o büyük lafların sahiplerinin telefonları sürekli meşgul çalar. Dünyanın en iyi insanları bir gün sonra dünyanın en kötü insanı olarak nitelenmeye başlanır.

İlk defa girdiğimiz bir dükkânda esnafın “senden başkasına yapmam bu indirimi” demesi gibi iki gün önce tanıştığımız insanla bu moda giriyorsak orada bu hastalıklı arkadaşlık başlıyordur. Arkadaşlık emek ister, birliktelik ister, gerçek manada tanışıklık ister. Ailesini, işini, çevresini, geçmişini, hayallerini yani bir insanı şekillendiren her şeyiyle kabul etmek ve benimsemek ister. Bütün bu yönleri ile bildiğiniz biri de iyi insan olmayacaktır.

Arkadaşlık da tam bu noktada başlar. İnsan herkesle gülüp eğlenebilir ama bir derdini, sıkıntısını herkese anlatamaz. Bunlardan da öte eksikliklerini, hatalarını, zaaflarını herkesten gizler. Bütün bunları kendi içinde yaşamak da hayatı çekilmez bir hale getirir. İnsanı hem bu ruh halinden kurtaracak hem de sıkıntılarının sabrında, teşhisinde, çözümünde yanında olacak arkadaşa ihtiyacı vardır. Arkadaş, maddi olarak karşılaştığı sıkıntıları da çözecek ya da destek olacak. Başkası tarafından zarar verilmek istendiğinde engel olacak, olamazsa kendini siper edecek. En önemlisi de nefsiyle olan mücadelesinde yardımcı olacak.

Arkadaşının hatalarını örtebilecek. Tabi bu hatasını devam ettirmesi için olmayacak. Bu süreçte hatasından döndürmeye çalışacak. Başka birinin hakkına girmişse o kişinin hakkını vermek için uğraşacak. Topluma zarar vermişse toplumla birlikte cezalandıracak ama ilişkisini kesmeyecek. Onu ıslah olmaz bir vaziyette bırakmayacak. Tekrar doğru bir hayata tutunması için her zaman açık bir kapı olacak.

Zaaflarını bilecek onlardan kurtulup erdemli bir insan olması için uğraşacak. Eksikliklerini bilecek, tamamlamak için emek harcayacak. Her şeyden öte tüm bu bildiklerini büyük bir sır olarak tutabilecek.

Bütün bunları yapabilmek için de arkadaşa duyulan sevgi tek başına yetersiz kalacaktır. “Bu yaptıklarıma değer mi?” sorusu her an kafamıza yerleşebilir. Bu sebeple Allah için sevmeyi ve ne yapıyorsak bu duyguyla yapmayı öğrenmemiz gerekecek.

Bahsettiğimiz arkadaşlık anlayışını kabul edince iyi insan kavramının boşluğu ortaya çıkmaktadır. Onun için ayrıca bir şeyler söylemeye gerek yoktur. Karışık toplumda yaşamanın getirdiği sorunu çözebilmek için de seçmeyi öğrenmemiz gerekecek.

Bahsettiğimiz arkadaşlık anlayışı aynı inancı ve ahlak kurallarını benimsemiş insanlar arasında kurulabilir. Herhangi bir ahlaksızlığı yaptığımızda bizi destekleyecek biriyle arkadaşlık kurmamaya dikkat edeceğiz. Bu tarz kişilerle aynı ortamda yaşamamız gereği hak ve hukuklarına dikkat ederek ama mesafemizi koruyarak ilişki kuracağız. Kendimizi şehir hayatının işleyen bir çarkı olarak görmekten çıkıp Allah’ın yazdığı kaderin bir parçası olarak göreceğiz. Karşılaştığımız her şeyi Allah tarafından şahsımıza hazırlanmış bir sistemin parçası olarak görüp bizden beklediği cevapları sunmaya çalışacağız. Parasını verip yaptırdığımız şeylerin bize belli duyguları yaşatmayacağını bizzat kendimizin yapması gereken davranışlar olduğunun farkında olacağız.     

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ağustos 2018

Sayı: 22

Genç Adam Arşiv