Kasım 2017 Genç Adam A- A+
A- A+

Abdullah Büyük Hocamızla Hasbihal

“Nerede tuğyan varsa orada tufan mutlaka olur.”

Genç Adamlar’ın tanımasını ve takip etmesini istediğimiz isimlerden birisiniz. Bize kendinizden ve çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

1948 Sivas - Zara - Tuzlagözü doğumluyum. İlkokulu köyde, orta ve liseyi Sivas ve Erzurum İ.H. Lisesinde okudum. 1974 Konya Yüksek İslam Enstitüsünden mezun oldum. Konya’da İmam-Hatip, Vaizlik ve Müftü yardımcılığı yaptım, 1980 Askeri İhtilali ile Diyanet Teşkilatından ayrıldım. Askeri cezaevinden çıktıktan sonra 1982-2002 yılları arasında değişik alanlarda ülke ve dünya Müslümanlarına hizmetlerde bulundum. Ribat camiası olarak, insana yönelik hizmet yatırımlarını öne alarak, “Önce insan sonra müessese” prensibine sadık kaldım.

Ribat Eğitim Vakfı, Ribat Aşevi, Ribat FM, Ribat Mecmuası, Çağdaş Aile Derneği, Anadolu Aile Derneği, Özel Lale Eğitim Kurumları, Vahdet Vakfı gibi ümmete hizmet için kurulan oluşumların proje ve oluşum safhalarında aktif rol aldım. Ribat Dergisinde kurulduğu tarih olan 1982 yılından itibaren, Yeni Akit gazetesinde ise 2002 yılından başlayarak makaleler yazdım. Rabbimizin emri gereği ölüm bize gelinceye kadar O’na ibadet yapmak için yurtiçi ve yurt dışında ümmete hizmet etmek, peygamberlerimizden bize kalan tebliğ ve davet vazifemizi yerine getirmek için mücadeleye devam ediyoruz.

İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlere nazaran Konya gibi mütevazı bir Anadolu şehrinde İslami mücadele namına yapılan çalışmalar ne durumda? Tecrübelerinizi dikkate alarak Konya’da ki İslami çalışmaların dünü, bugünü ve yarını hakkında neler söylemek istersiniz?

Bugün artık İslami mücadeleye dar kalıplardan bakamayız. Seküler, köyleşmiş bir dünyada yaşıyoruz. En önemlisi ise evrensel bir peygamberin ümmetiyiz. Bu sorunuza ve sorumluluklarımıza bu çerçevede cevap vereceğim.

Rabbimizin insanlığa rahmetinin zirvesi, göndermiş olduğu rahmet elçileri ve onlara tebliğ ettirmiş olduğu vahiylerdir. Hz. Adem ve ona indirilen ilk vahiylerle başlayan rahmet halkasının son zinciri Kur’an ve Efendimizle tamamlanmıştır.

Efendimize kadarki tarihsel süreçte insanlığa İlahi Rehber olarak gönderilen peygamberlerin ve onlara indirilen vahiylerin tamamının muhatabı, yaşamış oldukları bölgelerin insanları olmuşlardır. Günümüz dilinde evrensellik olarak kavramsallaştırılan durum onlar için söz konusu değildir. Fakat Kur’an ve Sevgili Efendimiz evrensellik özelliğine sahip olmasından ötürü diğer peygamberlerimizden ve vahiylerden ayrılır. Bu özellik hem ilahi bir lütuf hem de Allah tarafından ümmete emanet edilmiş ağır bir sorumluluktur. Zamanın eskitemediği, mekânın ise sınır çizemediği bir nimete sahip olmak bizim için büyük bir ayrıcalıktır.

Bir insan ve onun getirdiği mesajı düşünün ki her daim tazeliğini muhafaza etsin. Kur’an’ı her okuyuşumuzda ayetler adeta bizlere ilk defa vahyolunuyor. Efendimizin hadislerini hayatımızın her bir döneminde bir başka anlıyor ve kavrıyoruz. Bugün her bir mü’min Kur’an’ın ve Efendimizin evrenselliğini kendisi için büyük bir nimet olarak kabul ediyor. Bu nimetleri bir miras olarak kabul ettiğimiz gibi, bu nimetlerle gurur da duyuyoruz.

Kur’an’ın ve Efendimizin evrenselliğinin farkında olmak ve bunlarla gurur duymak ne kadar hakkımızsa bu nimetlere şükretmek de o kadar görevimizdir. Öyleyse evrensel bir peygamberin getirmiş olduğu evrensel bir kitaba inanan mü’minlerin evrensel özelliğe sahip hizmetler ortaya koyarak bu nimetlere şükretmeleri gerekir. Çünkü nimetin evrenselliği beraberinde evrensel sorumlulukları da getirir.

Efendimiz duygu ve tefekkür dünyasında, oluşturduğu vizyonunda, üstlendiği misyonunda ve ortaya koyduğu amellerinde evrensel sorumluluk bilinciyle hareket etmiştir. Yaşamış olduğu dönemin devlet başkanlarına göndermiş olduğu davet mektupları bu bilincin bir sonucudur. Onun öz elleriyle yetiştirmiş olduğu neslin Medine’den dünyanın dört bir yanına dağılmaları ve oralarda vefat etmeleri, evrensel sorumluluk ilkesinin hakkıyla anlaşılmasının neticesidir. Hz. Ömer Efendimizin Fırat kenarında bir kurdun kapmış olduğu kuzudan kendisini mesul tutması evrensel sorumluluk bilincinin zirvesidir. Efendimizin bizlere talim ettirdiği evrensel sorumluluk bilincimizin iki boyutu vardır:

Birincisi: Ümmet olarak birbirimize karşı sorumluluklarımız; Kur’an mü’minleri kardeş ilan ederek, Efendimiz ise ümmetin tamamını bir vücudun organlarına benzeterek ümmet içi sorumluluklarımızın temelini atmışlardır.

İkincisi: İnsanlığa karşı sorumluluklarımız: Yine Kur’an, iyi ve güzel olan her şeyi bütün insanlığa tavsiye etmemizi, kötü ve çirkin olan her şeyden de insanlığı sakındırmamızı bizlere emrederek insanlığa karşı sorumluluklarımızın dairesini çizmiştir.

Bugün her mü’minin yerine getirmesi gereken evrensel sorumlulukları vardır. Hiçbirimizin bu sorumlulukları üzerinden atma lüksü de yoktur. Rabbimiz bu sorumluluklarımızı yerine getirebileceğimiz bütün imkânları bizlere lütfetti. Artık dünyanın her bir köşesinden haber alabiliyor ve oralara ulaşabiliyoruz. “Bilmiyordum, gidemezdim” gibi bahanelerimiz olamaz.

“Kur’an-ı Kerim’de mücadele örnekleri” denilince aklınıza ilk olarak hangileri geliyor?

Kur’an-ı Kerim’de mücadele örnekleri deyince aklıma Kur’an’daki peygamberlerin tamamı geliyor. Kur’an’ın ölümsüz örnekleri olan bütün peygamberlerimiz Ümmet-i Muhammed’in mürebbileridir. Bu mürebbilere talebe olacağımızın sözünü Bakara suresinin son ayetlerini okuyarak veririz. “Resul Rabbinden kendine indirilene önce kendisi iman etti, sonra da mü’minler. Hepsi Allah’a, meleklerine, mesajlarına ve elçilerine inandılar…” (Bakara, 2/285) Peygamberlere iman etmek, onların eğitimine girmeye ve onları hayata taşımaya söz vermektir. Peygamber kıssalarını Rabbimizin anlatmaktaki muradına uygun olarak anlamak da ancak bu bakış açısı ile gerçekleştirilebilir.

Her birimiz kendi kendimize “Hz. Adem’i, Hz. İbrahim’i, Hz. Musa’yı, Hz. İsa’yı ve zamana ve zemine takip edilmek için izler bırakan diğer peygamberleri nasıl örnek alabilirim?” diye sormalıyız. Bu sorunun cevabı olarak hayat yolcuğumuzun değişik dönemlerinde bir peygamberimiz elimizden tutacaktır. Hayat yolculuğumuzu peygamberlerimizin elinden tutarak devam ettirebilmek için hayatı da doğru okumalıyız. Yaşamış olduğumuz anı doğru okuyamazsak, o anda elimizden hangi rahmet elçisinin tutacağını da doğru tespit edemeyiz. Bireysel ve toplumsal hayatımızdaki sorunların çözümünün ilk adımı, bu sorunları çözmek için hangi peygamberimizi ya da peygamberlerimizi örnek alacağımızı tespit etmektir.

Yaşadıkları coğrafyalar farklı olmasına rağmen modern dünyanın Müslümanlarının tamamı içimizdeki ahlaksızlıktan şikâyetçi. İçinde yaşamış olduğumuz sokağa, mahalleye, şehre baktığımızda her birimiz, her gelen günün ahlakımızdan bir şeyleri alıp götürdüğüne şahit oluyoruz. İbadetlerimiz ahlaka dönüşmediği için insanlık kumaşımızın kalitesi sürekli düşüyor. Kokuşmaya başlayan sosyal hayat istesek de istemesek de bizi de etkiliyor. Farkına varmaksızın hassasiyetlerimizi kaybediyoruz. Allah’ın koyduğu sınırların dışında olduğu için anormal olan birçok şeyi normal gibi kabullenmeye başladık. Bu tehlikeli süreci hiç fark etmeksizin yaşayanlarımız olduğu gibi, durumun farkında olan ama neyi nasıl yapacağını bilemeyenlerimiz de var.

Ulema ve Umeranın vereceği mücadele ile toplumun düzeleceği Hadis- i Şerif ile sabit. Bugün bu iki grubun durumu ve yaşadığı sorunlar hakkında neler söylemek istersiniz?

Hayat serüveninde insanın kendine yapabileceği en büyük iyiliklerden biridir murakabe ve öz eleştiri. Fakat bu büyük iyiliği yapmak o kadar da kolay değildir. Her insanın nefsine en ağır gelen şeylerdendir özeleştiri yapmak. Bu ağırlığı yüklenmek ise insanın kendini bilmesi açısından çok önemlidir. Özeleştiri bireyi statik (durağan) olmaktan çıkarıp dinamik (aktif) hale getirir. Özeleştiri ve murakabe ile insan sürekli kendini yenileme çabası içerisinde olur. Bugün bizim en çok ihtiyaç duyduğumuz ama maalesef en az yaptığımız şeylerden biridir özeleştiri. Hem bireysel hem de toplumsal anlamda eleştiriye kapalıyız. Bu kapalılık, hem Müslüman şahsiyetin “örnek insan” olmasına, hem de İslam cemaatinin “örnek toplum” olmasına engel oluyor. Bu problemi ortadan kaldıramadığımız sürece “model şahsiyetleri” yetiştiremeyiz ve “örnek toplumları” da oluşturamayız.

Kur’an, Hz. Nuh peygamberin kıssasıyla bizim için temel bir ilke ortaya koyuyor; “Nerede tuğyan varsa orada tufan mutlaka olur”. Bu ilke tarih sahnesindeki bütün toplumlar için geçerli olmuştur. Tuğyan günahıyla kirlenen yeryüzüne, Allah tufan ile gusül abdesti aldırmıştır. Yeryüzü bir coğrafya olduğu gibi her insanın kalbi de bir coğrafyadır. Hem de yeryüzünden kat be kat daha büyük bir coğrafya. Bugün bizler birçok günahın coğrafyası olan kalbimize maalesef gözyaşlarımızla gusül abdesti aldırmıyoruz. İçimize ağlayamıyoruz. Kalbimizi ıslah edemediğimiz için de amellerimiz salih olmuyor. Unutmayalım ki örnek şahsiyet olmak isteyen her Müslüman, kalbine gözyaşlarıyla gusül abdesti aldırmak zorundadır.

Malumunuz Efendimizin hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri de Uhud savaşıdır. Efendimizin sözünün dinlenilmemesi sonucunda ağır bir imtihan yaşanmıştır bu savaşta. Sevgili Efendimiz ve ona inananlar Uhud dağına sığınınca meydanda neleri kaybettiklerini fark etmişlerdir. Hz. Hamza’nın ve daha birçok sahabenin yokluğu fark edilmiştir.

Konunun Erbabının izniyle, biz bu olayı psikolojik bir okumaya tabi tutmak istiyoruz. İnsan dünya meydanında basit ganimetler uğruna çok büyük değerlerini kaybediyor. Ama maalesef kaybettiği değerlerinin farkına varamıyor. Çünkü hiç yüreğinin Uhud’una sığınıp meydana bakmıyor. Buna o kadar çok ihtiyacımız var ki bugünlerde. Kendimizi yüreğimizin Uhud’una çıkarıp soralım “ben bu savaşta neyin uğruna nelerimi kaybettim, kazandıklarım kaybettiklerime değer mi?” diye. Ulema ve Umera sınıfımız olaya bu pencereden bakabilirse birçok problemimizin çözüme kavuşacağına inanıyorum.

Bize vakit ayırıp sorularımızı cevaplandırdığınız için teşekkür ederiz. Son olarak eklemek ya da hatırlatmak istediğiniz şeyler var mı?

Genç kardeşlerime tavsiyem şuur kazanmaları ve üsve-i hasene olmak için mücadele etmeleridir.

İnsanın tekâmül, yani kâmil insan olma yolcuğunun son durağı olmadığı gibi şuurlu mü’min olma yolculuğunun da bir son durağı yoktur. Bu, hayata anlam katan en kutlu yolculuktur. Tekâmül yolcuğu ve şuurlu mü’min olma mücadelesi birbirini tamamlayan, biri olmadan diğerinin de imkânsız olduğu bir durumdur. Şuurlu ve örnek bir mü’min genç olabilmeleri için genç kardeşlerime çizeceğim yol haritası şudur:

Tefekkür: Sevgili Efendimizin otuzlu yaşlarından itibaren hayatına yerleştirmiş olduğu tefekkür alışkanlığı yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Kur’an’ın mü’minlerden istemiş olduğu en önemli taleptir. Modern dünya bütün imkânlarıyla insanlığı bu nebevi sünnetten uzaklaştırmak için seferber olmuştur. Şuurlu bir mü’min olmak isteyen her Müslüman, hayatına mutlaka tefekkürü yerleştirmelidir.

Düzenli aralıklarla yalnız kalmak: İnsan kalabalığın içerisinde kendisini kaybetme riskiyle beraber yaşar. Öyleyse kendimizi bulabilmek ve kendimize gelebilmek için imkânlarımızı zorlayarak yılın belirli zamanlarında belirli bir süre yalnız yaşamalıyız. Üstat Nurettin Topçu “Yalnız yaşamasını bilmeyen Büyük Yalnız’a dost olamaz” diyerek konunun önemine dikkat çekmiştir.

Namaz ibadetini ihya etmek: Kur’an namaz ibadeti için “ikame” kelimesini kullanırken biz kılma kelimesini kullanıyoruz. Oysaki “kılma” ikame’nin karşılığı değildir. İkame edilmiş namaz diridir ve diriltir. Öyleyse namazlarımızı ikame edelim. Ezandan önce hazırlanıp şartlarımızı zorlayarak camiye gidelim ve ruhumuzu namaza hazırlayalım.

Haddini ve hududunu bilmek: Bazı ibadetleri yapıyor olmakla kendimizi evliya, üç-beş yıl talebe olmakla da kendimizi âlim zannetmemeliyiz. Bu noktada ki söz ve fiillerimizde çok dikkatli olmalıyız ki öğrendiklerimiz ve yaptıklarımız bize şuur kazandırabilsin.

Fiillerinin ahlaki sorumluluğuna sahip olmak: Kur’an ısrarla hiç kimsenin bir başkasının günahlarını yüklenemeyeceğini vurgular. Her insanı kendi iradesine sahip olmaya davet eder. İrademize sahip olma mücadelesi vermek mü’minliğimizin kalitesini artıracaktır.

Günahları sıradan ve normal görmemek: Her geçen gün maalesef günahlar bizim için normalleşiyor. Arşı titreten günahlara karşı bile ürpermiyoruz. Öyleyse hayatımıza şuur kazandırabilmek için günahlara karşı tavrımızı ciddi bir şekilde gözden geçirmeliyiz.

Rabbim sizleri hayırlı hizmetlere vesile kılsın.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Kasım 2017

Sayı: 19

Genç Adam Arşiv