Ocak 2016 Tuğba VARIR A- A+
A- A+

İstanbul Yolculuğundan İçimdeki Yolculuğa

İstanbul’a geziye gideceğimizi öğrendiğimde önümdeki kitaba bakakalmıştım. Kitapta da tam o esnada Hz. Musa’nın (a.s) Medyen’e olan yolculuğu anlatılıyordu. Yazar şöyle diyordu: “Hz. Musa’nın bu yolculuğu nice hikmetler ile dolu bir yolculuk olacaktır. Mısır’a tekrar dönüşünde ise risalet ve nübüvvet tacını giymiş olarak dönecektir.”   

Benim İstanbul yolculuğundan umudum Medyen yolculuğu gibi nice hikmet damlalarıyla karşılaşmaktı. Bu yazıya düşen de İstanbul’a dair birkaç katredir.

Peygamberimizin (s.a.v) yolculuğa çıkarken yaptığı şu duayı yaparak ilk katreler damlamıştı bile. “Rabbim bu yolculuğumuz esnasında bizi fazilete, hayır ve takvaya, seni hoşnut edecek işlere yönelt. Ya rabbi! Yolculuğumuzu kolaylaştır, mesafelerimizi kısalt. Allah’ım yolda dost sensin…” Evet, Rabbim yolda dost sensin, insanlar arasında dost sensin, yalnız iken dost sensin her daim dost sensin. Gece ile birlikteyken de dost sensin derken biraz uykuya dalmışım ne hikmetse. Gözümü araladığımda dolunayın tüm ışığı okuduğum kitaba vuruyordu. Sevindim içten içe. Yolculuğa çıkarken Sezai Karakoç’un bir kitabını almıştım çantama. Demek ki bu yolculuk sırasında hem dolunay hem de üstadın kitabı eşlik edecekti bize. Okuduğum kitabı aralarken karşıma “Ay Diyaloğu” adlı bölüm dikildi. Üstad Sezai Karakoç şöyle yazmış: ‘Benden sana fayda yok. Benden bir şey bekleme. Geri dön ve düşün ve benden bir şey umma. Bir şey arıyorsan sen.O aradığın bende değil. O, sendedir. Senin içindedir.  Ama sen onu hep dışında arıyorsun. Dünyada aradın ama bulamadın. Şimdi onun dışına çıktın ve en yakın olan bana geldin. Bende de bulamayacaksın. Ben, dünya kadar da sana faydalı, hoşgörülü olmam. Sana bir nur gönderiyorum yetmez mi? Sen bu nurdan bir nura kurtuluş ve inanç nuruna gidiş için neden bir ipucu elde etmedin?’dedi ay.”

Üstad böyle yazmış. Daha yolculuğumun başında dolunay ile birlikte olup bana ilk ipucunu vermişlerdi. Aya da gitsem İstanbul’a da gitsem aradığım şey benim içimde olanmış. Benim içime olan yolculukta imiş hikmetler damlaları. Verilen ilk ipucu bütün yolculuğumu kapladı.

İpucular yolculuğumu kaplamaya başlamıştı ve sabahın nuru da İstanbul ufkunu. İstanbul’da idik. Aziz Mahmud Hüdai türbesi ilk durağımızdı. Çıkışı zordur bu durağın, inişi kolay. Türbenin kapısında da gördüğüm o yazı yol rotamın ilk gönül levhasıydı: “Edeple gelen lütufla gider”. Nerede olursan ol illa edep. İçimdeki yolculuğumun sonunu getirecek olandı bu gönül levhası. Türbenin bahçesindekilerde öyle…

Türbenin bahçesinde ve İstanbul’da ne kadar çok mezar taşı varmış. Üstad Karakoç kitabının başka bir bölümünde şöyle diyordu: “Tövbe, içimize yerleşen ve kadîm mezarlar gibi katmerleşen kirlilik duygusunu bir kağıt gibi yakar… Tövbe, ruh için işte böyle bir ülkedir.” Hani içimde bir yolculuğa başlamıştım ya. Bu yolculukta insanın durağından biri tövbe gibi bir ülke olursa eğer bu mezar taşları da tövbe ülkesine götüren levhalar olur çıkar karşıma.

Ben içimde tövbe ülkesine yol arayıp dururken kendimi Çamlıca tepesinde buldum. Tepe ve manzara muhteşem… Sabahın aydınlığında İstanbul’un ihtişamını sisler kaplamıştı. Güneş’in tahtına iyice kurulmasıyla sisler dağılıvermişti, evler seyirliğe çıkıvermişti. Artık Çamlıca Tepesi’nde manzaraya elveda vakti gelmişti. Arabaya bindim Üstad’ın kitabını aldım elime. Orada şöyle diyordu Üstad:”Bu çağın insanı, dünyaya kendini o kadar yerleşik saymaktadır ki, hicretin gök sofrası nimetlerinden haberli bile değildir. İçinde bir hicret mimarisi yoktur da ondan, ölüme karşı hazırlıksızdır.”

Bu da ikinci ipucu olmalı. Yolu yarılatan ipucu… Ölüme karşı hazırlıksız olmaktı. İçimdeki yol üzerinde olan evlerde mi böyleydi? Acaba Çamlıca Tepesi bana bir ayna mıydı? Peki bu hicret mimarisi nasıl oluşacaktı? Nasıl oluşacaktı diye diye gezdiğim yerler şu mimarilerdi: “Fatih Cami, Şehzadebaşı Cami, Sultan Ahmet Cami, Süleymaniye Cami ve Eyüp Sultan Cami.” Camiler ve muhteşem yapıları… Hicret mimarisi kokan yerler.

Bir hocamız dersinin birinde şöyle demişti: “Bir zat her minare gördüğünde Peygamberimize salavat getirirmiş. Siz de öyle yapın.” Hele de Sultan Ahmet Cami minarelerini görünce… Evet, evet üçüncü ipucu da salavat olması gerekiyor. Tövbe ile yanıp yakılacak, içimin mimarisini oluşturacak olandı salavat. Hatta öyle bir şeydi ki salavat; yolun bittiğini bana bildirecekti. Ta ki Kevser Havuzu’nun başında Hz. Peygamberin (s.a.v) avuçlarından damlayan o katreleri görene kadar. Bu sayfaya peygamberimizin yaptığı duadan damlayan katrelerle başlamıştık; inşallah ahiret de havuzun başında O mübarek avuçtan damlayan katreleri görmek duasıyla.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ocak 2016

Sayı: 48

Baciyan Arşiv