A- A+

İnanmak ve Yaşamak

İnanma ihtiyacı insanın en güçlü güdüsüdür. İnsanoğlu inanmaya ayarlı olarak yaratılmıştır. Nasıl ki insanın bedensel varlığı bu evrende yaşayabileceği en ideal biçimde düzenlenmişse, aynı şekilde ruh dünyası da ancak ‘inanma’ya endeksli olarak yaşayabileceği şekilde düzenlenmiştir.

Allah insanı sadece hem bedensel hem de ruhsal açıdan en güzel şekilde yaratmamış, ayrıca insanlar için uymaları gereken yasaları da takdir etmiştir. Varlık ilkelerine uygun hareket edebilmemiz için ‘VAHİY’ indirmiştir.

Hayat rehberimiz Kur’an-ı Kerim Hz. Muhammed aleyhisselam’a inmeye başladığı andan itibaren iman etme sorumluluğumuz ayet-i kerimelerde hep hatırlatıldı. İman etmenin bir sonraki aşaması ise inandığı gibi yaşamaktır. Elbette doğru bilgi önemlidir ancak bu bilgi amel olarak hayatımıza yansımıyorsa bir değer ifade etmez. Doğru bilginin (vahyin) doğru eyleme dönüşebilmesi için doğru model, en az doğru bilgi kadar önemlidir. Bu doğru modeller de PEYGAMBERLERDİR.

İman bir iddiadır, bir sözleşmedir; amellerde bu iddianın ispatıdır. Asr suresinde emredildiği gibi “Asra yemin olsun ki muhakkak insan ziyandadır. Ancak inanıp salih amel işleyen birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” diyor Rabbimiz.

Çocuğumuzu çok seviyoruz, sadece seni çok seviyorum desek, onun maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamasak (karnını doyurmasak, kıyafetini almasak, öpmesek) demez mi ki anne-baba sen beni nasıl seviyorsun? Rabbimiz de bizim imanımızı pratikte görmek istiyor; namaz kılın, oruç tutun, zekât verin, yetime kol kanat gerin, haksız yere cana kıymayın, ölçtüğünüz zaman tam ölçün, adaletli olun kısaca imanınızı ispat edin diyor.

Bu yüzden salih bir kul olmak için bilmek yetmez. Bilmekle beraber ilim ile amel etmek çok önemlidir. “Ey İman edenler; yapamayacağınız şeyleri niye söylüyorsunuz.” (Saff, 2)

İman Amele Dönüşmediğinde İnsan Psikolojisi

Fıtratımız inanmaya uygun yaratılmışken yine de insanların çoğunluğu gelen vahye inanmamayı seçti. Bu şekilde Allah’a muhalif yaşayanlar zamanla yaşadıkları gibi inanmaya başladılar ve adeta kendi dinlerinin mensubu oldular. Kişi ister inandığını yaşasın isterse yaşadığına inansın her halükârda hayat “inanma” yörüngesinde şekillenmiş olmaktadır. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken husus; “inandığınız gibi yaşama” olgusunun asıl, “yaşadığınız gibi inanma” keyfiyetinin ise asıldan bir sapma ve yozlaşma olduğu gerçeğidir.

İnsanın mutlaka inanacak şekilde yaratılmış olması nedeniyle, inandığı gibi yaşayamayan insan, kendisine bir çıkış yolu arayacak, sapkın da olsa bir biçimde inanma güdüsünün gereğini yerine getirme çabası içerisinde olacaktır. Fiziki yasalara aykırılık fizyolojik ve ekolojik problemlere yol açarken “inanma yasaları”na aykırılık durumunda da birtakım sorunlar ortaya çıkacaktır. Bu sorunların ortak paydasını ise anksiyete, tatminsizlik, depresyon… türü rahatsızlıklar ya da kısa ifadesiyle mutsuzluk oluşturacaktır.

Günümüz insanı “modern yalnızlıklar” yaşamaktadır. Söz konusu modern yalnızlığını; stadyumlar, fan kulüpler, bar-disko-kafe… türü bir nevi “seküler mabetler”de paylaşmaya çalışmaktadır. Kalabalıklar içerisinde yalnızlığı, şöhret sahnesinde kimsesizliği oynayan zavallı modern insan, inandığı gibi yaşamadığı için yaşadığı gibi inanmanın etkilerini ve handikaplarını yaşamaktadır. Bu durum bir nevi sahte plasebo etkisidir.

“Plasebo etkisi”ne; “inanma gücünün insanın beden ve ruh sağlığında meydana getirdiği iyileşme hali” diyebiliriz. Örneğin bir hastayı aslında ilaç olmayan zararsız bir sıvı enjekte ederek iyileştirebilirsiniz. Ya da telkinde bulunarak da aynı sonuca ulaşabilirsiniz. İyileşmeye olan inanma ihtiyacı gerçekten de böyle bir netice verebilmektedir. “İnandığı gibi yaşamayan bir insanın yaşadığı gibi inanması” da sahte bir plasebo etkisinden başka bir şey değildir aslında. Çünkü “Kalpler ancak Allah’ı anmakla gerçek huzuru bulur.” (Ra’d, 28)

İnanma bir ihtiyaçtır, ancak nelere inanılıp nelere inanılmayacağı noktasında insanın seçim yapması söz konusudur. Bu durumda da sorumluluklar başlayacaktır. İnandığım gibi yaşayamıyorum diye birtakım mekanizmaları devreye sokarak kişi kendini kandırma yoluna da gidebilecektir. Psikolojide ‘Savunma Mekanizmaları’ diye adlandırdığımız bu durumu şöyle tanımlayabiliriz; insan, hayatında istemediği bazı olay ve durumlarla yüz yüze geldiğinde birtakım refleks ve reaksiyonlar geliştirir. Biz bunlara “psikolojik savunma mekanizmaları” diyoruz.

Bu mekanizmalar, somut sıkıntı şartlarında bir değişiklik meydana getirmezler, yalnızca kişinin algılayış ya da düşünüş şeklini değiştirirler. Aslında insanın kendi kendini kandırmasıdır da diyebiliriz. Böylelikle kişi telkin ve ikna yoluyla inanmak istediği şekilde inancını düzenleyerek rahatlamaya çalışmaktadır. Onun için önemli olan; inandıkları ile yaşadıkları arasında var olan çatışmayı en aza indirerek rahatlayabilmektir.

Böyle bir durumda kişi yeni bir inanç geliştirmektedir. Teori ile pratiğin çatışmasından arınmak, biriken rahatsız edici duygu ve düşüncelerinden kurtulmak için psikolojik savunma mekanizmalarını kullanır. Bu mekanizmalar kısaca şunlardır:

*Yansıtma (projeksiyon), Yadsıma (yok sayma), Aklileştirme (rasyonalizasyon), Yön Değiştirme, Bastırma, Telafi, Karşıt Tepki Oluşturma, Hayal Kurma, Yüceltme, Sembolleştirme, İnkâr ve Yalanlama, Özdeşleşme, Gerileme.

Nelere inanılıp nelere inanılmayacağı vahiy tarafından belirlenir. İnancını yaşayamayan kişi mevcut yeni durumunu, gerçekte inanılması gereken inançlarının yerine ikame ettiği için duymuş olduğu vicdan azabını bu şekilde gidermeye çalışmaktadır.

Bir daha bu dünyaya geri dönme lüksü olmayan insanlar olarak, yaşadığı gibi inanan aldanmışlardan değil de inandığı gibi yaşayan bahtiyarlardan olmayı Rabbim nasip etsin.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ocak 2016

Sayı: 48

Baciyan Arşiv