Aralık 2012 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Yarım Kalan Tahsil

Akıl, vahiy medresesinden mezun olmadan adam olamayacağını iyi bildiği halde, tasdikname ile okulunun ikinci sınıfından ayrılmak zorunda kalmıştı.

Bizzat kendisi istemişti okuldan ayrılmayı.

Diplomadan falan feragat etmişti.

Oysa o, diploma ile vahyin emrinde çalışarak ebedi kazançlar elde edeceğini hocalarından öğrenmişti.

Velisinin bu meyandaki sözleri de kulaklarında çınlıyordu.

Pek ala biliyordu ki, öğrendikleri birer hakikatti.

Nasıl oldu ise oldu, kendisine hakikatleri ilka eden velisini, hocalarını kale almaz hale geldi.

Nefisle takılmaya başladı.

Nefisle birlikte şeytanı dinlemekten zevk almaya başladılar.

Dostu ile kendine göre çok güzel günler geçiriyordu.

Macera, adrenalin, zevk eğlence gırla gidiyordu.

Akıl akıl olalı böyle bir hayatı akletmemişti.

Kendisini hiç bu derece enerjik bulmamıştı.

Etrafından övgüler alıyordu

Kendisi ile böyle gururlanabildiğini hiç hatırlamıyordu.

Basit çalışmaları, öne çıkmaları bile takdir ediliyordu.

“Bir numarasın, kralsın, hipersin, süpersin” kelimeleri kulaklarının çok hoşlandığı kelimeler olmuştu.

Okul, sıkıcı geliyordu bu yaşadıklarının yanında.

Ders, ders, ders... Haramlar... İbadetler... Ebedi hayat... Cennet... Cehennem... Sırat...

Vız gelip, tırıs gidiyordu derslerde işittikleri.

Bir de derslerde öğrendiklerinin gerçekliğinden şüphe eder hale gelmişti.

Üstelik, Batılı hemcinsleri, aklın bildiklerini bilmeden, nasıl zirvelerde dolaşabiliyorlardı.

Bunlara akıl erdiremiyordu.

Lakin tahsilinin başında olduğunu, daha zamana ihtiyacı olduğunu da bir türlü kavrayamıyordu.

Ama yine de gönlünde bir tereddüt yaşamıyor değildi.

Fırtınalar kopuyordu zihninde.

İçinden bir ses “yapma, yanlış yoldasın” diye haykırıyordu.

İkilemler arasında kıvrandığı geceler oluyordu.

Ama her ne zaman nefisle birlikte şeytana uğrasalar, şeytanın fikirleri ile tatmin olup eski haline dönüyordu.

Artık hayat güzel; okul zordu.

Akıl işte, akıllılık etmeden duramaz ya!

Hem yaşadığı hayatı benimsemiş, hem de okulda öğrendiklerini reddetmemişti.

Hayattan, sokaktan öğrendikleri öne geçmiş, okuldan elde ettikleri geri planda kalmıştı.

Kendini yeterli ve donanımlı görüyordu.

Tahsile gerek yoktu artık.

Müfredatta bir değişiklik yapılsa, bazı dersler kaldırılsa, okula devam ederdi belki.

Hele hele tâbi olmak çok zoruna gidiyordu.

Medrese demek esirlik demekti.

Ağır ve uzun sürecek bir müfredat... Emir altına girmek...

Zor işti akıl için.

Ve tasdiknamesini alarak olabildiğince özgür yaşamaya karar verdi.

Böylece sıkıcı okul günleri sona ermiş, özgürlükle baş başa kalmıştı.

Aylar ayları, yıllar yılları kovaladı, zaman ilerledi.

Akıl, kendine göre her akıldan üstün bir konuma yükselmişti.

Gözü açık biri idi.

Kimi zaman “aklımı seveyim, aklımı seveyim” demekten kendini alamazdı.

Makam mevki sahibi, meşhur biri oluvermişti

İktidar fırsatlarını iyi değerlendirmiş, mal mülk sahibi olmuştu.

Arada bir “Mal sahibi mülk sahibi, hani bunu ilk sahibi” dediği de olurdu.

Bu durumlarda nefis imdadına yetişir, mevzuyu değiştiriverirlerdi.

Elde ettiklerini, kendini çok iyi çalıştırmasına ve her aracı mubah görmesine borçlu olduğuna inanırdı.

Tasdikname ile ayrıldığı okulun öğretilerini de zaman zaman kullanmaktan çekinmemişti.

Hedeflerini tespit ederken, onlardan istifade etmekten geri durmamıştı.

İyi binit, geniş ev ve güzel hatuna sahip olmanın en önemli nimetler olduğu fikrini bir hadise dayandırıyordu.

İnsanların dertleri ile dertlenmenin sevap olduğunu söylemekten çekinmezdi, lakin pek oralı olmazdı.

Bütün akılların kulluk için yaratıldığını bildiği halde kimin kulu olduğunu pek düşünmüyordu.

Başkaları ile ilişkilerinde, en sadık arkadaşı olan nefsi ve menfaatlerini öncelerdi.

Sosyal hayatta, bürokraside ilişkilerini ast ve üst kurallarının oluşturması gerektiğine inanıyordu.

Ona göre, kardeşlik galiba zayıfların işi idi.

Ne var ki, zaman zaman kalbinde bir sızı hissettiği oluyordu

Sanki bir yerlerden hatırladığı Hucurat Sûresi başka şeyler söylüyor gibi idi.

Ayrıca, elde ettiklerinin, mutluluklarının, gururlanmalarının hatta bizzat kendisinin bir sonunun olacağı fikri ağzının tadını kaçırıyordu.

Yanlış giden bir şeyler vardı.

Bunu ruhunun sessizliği ve gönlünün iniltilerinden anlıyordu.

Ne var ki kocaman akıl, ne akledeceğini akledemiyordu.

Oysa kendisine vahiy olmadan sen bir hiçsin denildiğini iyi hatırlıyordu.

  

**

KÛŞE-İ TEBSSÜM

İlk maaşın hayalleri ile atama kararnamesini eline alan imam kardeşimiz, müftülükten hızlıca otogara geçti. Gideceği ilçeye bilet yoktu. İlçenin bağlı olduğu ile bilet aldı. Beklerken 3-4 saat sürecek yolculuk süresince acıkacağını hesap edip karnını doyurmaya kara verdi. Vakti gelince otobüs hareket etti. Otogardan çıkış vizesini kaptana teslim eden muavin eline mikrofonu alarak;

—Lütfen telefonunuzu kapatın sayın yolcular! Otobüsümüzün firen sistemine zarar vermektedir” ilanını yaptı.

Bu ilan, her yolcu binişinde ve yolcu inişinden sonra muavin tarafından tekrar edildi. Muavinin sesi güzel olduğundan imam efendi de her ilanı muavinle beraber tekrar etti. Bu durum il otogarına kadar 5-10 kez tekrarlandı. Şehrin otogarından atandığı ilçeye gidecek otobüse binen yeni imamımız oldukça heyecanlı idi. Otobüse biner binmez,

 “Lütfen cep telefonlarınızı kapatın sayın yolcular! Otobüsün firenine zarar vermektedir” ilanını tekrar duyması da hoşuna gitti. Yanındaki yolcu ile sohbet etse de ikinci muavinin  yol boyu sesli duyurularına katılmayı da ihmal etmedi. İlan metnini iyice ezberlemişti. Nerdeyse iki muavinin vurgularını bile aynen yapıyordu.

Ve imamımız atandığı camiye ulaştı. Vakit akşam namazı vakti idi. Müezzine durumu anlattı. Müezzin ezan okurken o abdestini aldı. Kamet getirilince heyecanlı ve telaşlı bir şekilde mihraba doğru yürüdü.

Tam tekbir almak için ellerini kaldırdığında acı bir Nokia 3310 zil sesi işitti. Hemen cemaate dönüp;

—Lütfen telefonunuzu kapatanız sayın cemaat! Camimizin firen sistemine zarar vermektedir. dedi. 

**

BİR ZAMANLAR

Bir zamanlar yeni takım elbise aldığımızda okuldaki bütün öğretmenler ve öğrenciler “hayırlı olsun hocam, hayırlı olsun” derlerdi. Biz de “sağ oluuunn, sağ oluuunn” diye mukabele ederdik. Bu durum, takımı giydiğimiz on beş gün süresince devam ederdi. Her gün, her gün “sağ olun” demekten bıkardık. Bir defasında gelene gidene “sağ ol” demekten kurtulmak ve biraz da espri olsun diye 20 santim uzunluğunda 10 santim eninde beyaz bir karton üzerine renkli kalemlerle “sağ ol ”yazıp ceketimin iç cebine katlayıp koydum. Her “hayırlı olsun hocam” diyene, cevap vermeden kartonu çıkarıp gösteriyordum. Kartona bakıp “sağ ol” yazısını okuyan öğrenci gülerek ayrılıyordu.

Şimdilerde o kadar farklı  elbise giyer  olduk ki kimse “hayırlı olsun” da demiyor, karton yazmaya da ihtiyaç kalmıyor.

Nimetler mi çoğladı, muhabbet mi azaldı? Ne dersiniz?

Hikmet Damlaları

Nefis üç köşeli dikendir, ne türlü koysan batar. (Mevlana)


Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Aralık 2012

Sayı: 293

İlkadım Arşiv