Kasım 2014 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Türk Solu Emekli mi Oluyor?

Bakmayın “Türk Solu” dediğimize! Türkiye’de gerçek anlamı ile sol bir fraksiyonun oluşup oluşmadığı bile tartışmalıdır. Biz meramımızı bu terkiple anlatmayı istedik.

Bütün dünyaya ideoloji üretip çeşitli kamuflaj yöntemleri ile ihraç eden Batı, sol düşüncenin de ana vatanı olmuştur. Solculuk kavramı ilk olarak, Fransız Devrimi sonrasında kurulan meclisteki oturma düzeninden esinlenilerek türemişti. İhtilal sonrası kurulan parlamentoda, özgürlüklerin destekçisi olan halkçılar genellikle başkan koltuğunun solunda oturmaktaydılar. Değişimlere karşı çıkmakta olan burjuva kişiler ise sağda oturmuşlardı.

Başkanın solunda oturanlara “solcu”; sağında oturanlara “sağcı” denildi. Solculuk, Sanayi Devrimi neticesinde ezilen ve sömürülen emekçilerin yanında olma fikrinden dolayı Avrupa devletleri arasında hızla yayılmıştı. Kendine göre haklı bir çıkıştı sol; çünkü İslam’ın sosyal adalet prensiplerini bilmeyen insanların egemenliği gittikçe yayılmakta idi.

Fikrin tohumlanma sürecinden sonra, mensuplar kendi düşünür, sanatçı ve ideologlarını yetiştirdi. İnkar etmeyelim, Avrupa solu çıkış itibarı ile İnsan merkezlidir. Bu düşüncenin geliştirdiği, bağımsızlık, emeğe saygı, sosyal adalet, insan sevgisi, gibi kavramlar birçok toplum tarafından kısa sürede sahiplenildi.

Osmanlı’nın son dönemlerinde fikrî karmaşalarla yüz yüze kalmış bizim insanımız da bu kavramları hemen baş tacı ederek “Türk Solu”nun nüvelerini oluşturmaya başladı. Düşüncenin ana mihveri olan “aklî olan gerçektir” yani mevcut düzen yeterli değildir, devrim kaçınılmazdır, anlayışı solcuların sayısını artırdı.

Yeni kurulmuş olan cumhuriyet ulus devleti solculuk fikrinin yayılmasını tahrik ediyordu. Osmanlı bakiyesi İslam düşüncesinin yasaklanması da solculuğa hem iktidar hem muhalefet yolunu açmıştı. Anlayacağınız, meydan boşalmıştı. Solcuların işi işti.

Daha sonraları sağcıyım diyenler ülkeyi yönetse bile sol düşünce uzun yıllar iktidardan inmedi. Ayrıca erkenden iktidar olmak, solun, nevi şahsına münhasır bir şekle dönüşmesine sebep oldu. Avrupa solunun tasvip etmeyeceği uygulamalar Sol Düşünce adına Türkiye’de tezahür etmeye başladı.

Daha ilk zamanlarda baş tacı edilen kimi insani kavramlardan vazgeçildi. Kısa sürede sözüm ona hızlı devrimler gerçekleştirildi. Bin yıldır kullanılan harfler değiştirildi. Böylece, bir gecede halk cahilleştirildi. Bununla kalınmayıp, ağır hakaretlerle halkın gelenekleri aşağılandı.

Sol, kıyafetleri dinî geleneği andırıyor diye analarını alaya alan nesiller türetti. Sarık takıyor, cübbe giyiyor suçlaması ile dedelerine tokat atanlar da Türkiye’ye has solculardan başkası değildir. Avrupa Solu’nun pek de uğraşmadığı bir biçimde, solcular din ve dindarla uğraşmayı hiçbir zaman terk etmedi.

Çok idam sehpası kuruldu, çok kan akıtıldı, sol ideoloji uğruna. Milyarlarca Müslümanın kıblesi ile dalga geçmekten utanmadılar. Kâbe’ye alternatif mekanlar oluşturarak o mekanlara tapınmayı teklif ettiler. Milletin saygıdan dolayı bin yıldır göbeğinden aşağı indirmediği Kutsal Kitab’a hakaret etmekten geri durmadılar.

İngiliz Avam kamarasında “Ellerinden Kur’an’ı almadıkça Müslümanları mağlup edemeyiz” diyen mebusa rahmet okuttular. Kur’an’ı ellerden almakla kalmayıp külliyen yasaklamaya kalkıştılar.

İstiklal Harbi’nde, Müslüman kardeşlerimize destek olsun diye bileziklerini yollayan Hintli bacılarımızın duygularını anlayacak zarafetten yoksun olduklarını dünya âleme gösterdiler. O bileziklerin parası ile bütün inananlara hakaret edercesine faiz kurumları ihdas etme cesaretini Türk Solu göstermiştir.

Yıllar yılı inşallah, maşallah gibi en masum dini terimleri kullanmayı irticadan saydılar. Anadolu insanına opera, bale gibi yabancı sanat dallarını modernlik adına dayatmaya kalktılar. Açık oy, gizli tasnif uygulamasının patenti de bizim solculara aittir.

Darbeleri söz konusu etmeye gerek yok, darbeyi yapan da darbeye karşı çıkan da sol düşünceye mensup kişiler olmuştur. Ülkenin başbakanını allem edip kallem edip idam etmeyi becerenler ancak ve ancak sol düşünceye sahip olanlardır. Kendi yetiştirdikleri solcu gençleri, ileri gidiyorsun gerekçesi ile kurşuna dizenler de solcuların fikir babalarından başkası değildi.

Küçücük bir şehirde halkı zorla toplayıp orkestra konseri vermek kimin işidir! Konserde, ön sıralardaki aksakallı bir ihtiyarın ağladığını görüp, “maya tuttu, cahil halk nihayet çağdaşlaşıyor” hezeyanına kapılan şefimiz de elbette “Milli Şef”in yetiştirmelerinden biri idi. Konserde Aksakallı dedenin ağlamasının nedenini sorduğunda “Sivas, Sivas olalı böyle zulüm görmedi” cevabını alınca zihnen yıkıma uğradığını dışa vuramayan da Türk Solu düşüncesi idi.

Oldum olası dayatma ve baskı denildiğinde aklıma “Sol Hareketler” geliverir.

Vaki olan onca acı hadise ve dindarlık bakımından kötü bir imajdan sonra Merkez Sol düşüncenin, yeğeni başörtüsü yüzünden üniversiteden kovulmuş bir siyasetçiyi transfer etmesinin sosyolojik arka planında ne var acaba?

Müftü, vaiz ve İslam bilimci akademisyenlerle daha fazla teşrik-i mesai yapmaya başlayan Türk Solunun psikolojik hallerini nasıl yorumlamalı?

Hiç unutmam, irfan sahibi büyüklerimiz bizlere nasihat ederken, “Evladım solcularla uğraşmayın, kendi hallerine bırakın, onların sonu cami cemaatidir.” derlerdi. Yani, hani emekli insanlar camiye cemaate pek heves ederler ya. Bunlar da camiye, cemaate pek heveslendiler. Yoksa Türk Solu emekli mi oluyor!?

Buna, biz öğrenci iken sık sık ziyaret ettiğimiz, medrese tahsili yapmış merhum Mustafa amcanın cevabı ile cevap verelim. Hacı Mustafa Hoca, bize sorardı: “Ne yaparsınız yeğenlerim, okur musunuz?” Biz “Evet, okuyoruz” derdik.

Mustafa amca tek bir kelime ile cevabımıza cevap verirdi: “Nebîm!” Tekrarlayalım, Türk Solu emekli mi oluyor? Cevabımız: Nebîm!

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Kasım 2014

Sayı: 316

İlkadım Arşiv