Nisan 2016 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Terbiye’den Eğitime Geçiş

En sonunda terbiye’yi de tedavülden kaldırdık. Yanlış anlaşılmasın, terbiyeden tezikmedik, kavram olarak terbiyeyi kast ediyorum. Yani, kullanım dağarcığından çekip attığımız kelimelerden biri de maalesef terbiye kelimesi olmuştur. Bu kelimenin karşılığında eğitimi kullanıyoruz. Eğitimin terbiyenin yerini alması, bir kelimenin yerine başka bir kelimeyi koymak şeklinde masumca oluşmuş bir değişim değildir. Topyekûn bir hayat tarzı değişimidir. Okullarımız, sokaklarımız ve evlerimiz bu konuda sona yaklaşılmış bir süreci yaşamaktadır. Hayatımızda meydana getirdiğimiz değişimleri terbiye sisteminin mağlubiyeti, eğitim sisteminin galibiyeti olarak açıklamak -trajikomik olsa da- mümkündür. Eğitim sistemi tam olarak terbiye geleneğimizin karşılığı olsa gam yemem. O zaman bu mevzuu dallandırıp budaklandırmaya ne hacet!

Bir kere terbiye kelimesi ve ihtiva ettiği insan yetiştirme nizamının, kökleri Kur’an ve Sünnete dayanmaktadır. Kelimenin kökü R-B-B üçlüsüdür. Bu kökten RAB kelimesi doğmuştur. Rab kelimesinin anlamları arasında da terbiye edicilik vardır. Terbiye ve Rab birbirine mündemiçtir.

Terbiye kavramının ifade ettiği prensiplerin hedefleri vardır. Terbiye tek başına değildir. Yardım aldığı başka kavramlar da vardır. Hemen aklımıza gelenleri; Müslümanca bir topluma kişiyi hazırlamak işini gerçekleştiren “siyaset”, kişiyi ahirete hazırlamak anlamındaki “tezkiye” ve varlığı, sebep sonuç bakımından anlamlandıran “irfan” kavramlarıdır. Bu üç kavram bir bakıma terbiyenin akıl baliğ olmuş çocukları gibidir.

Müslüman bir ferdin günlük hayata hazırlanması terbiye sistemimizin ana hedefleri arasında idi. Eğitimin böyle bir hedefi olduğu, iddiasız bir yargı olmaktan öteye gitmez. Terbiye sistemimiz, ana rahmine düşen bir çocuğu daha ziyade seküler olmayan bir topluma ayak basması için ele almaya gayret eder. Lakin şimdiki eğitim anlayışımızda çocuğun sadece sağlıklı olması ve düzgün dünyaya gelmesi için bir takım metotlar kullanılmaktadır. Bu metotların büyük bir çoğunluğu, aramıza nereden geldiğini bir türlü anlayamadığım(!), başımızın belası “başarı” için çaba harcar. Ana rahmindeki çocuğun hangi alanda başarılı olacağını ve böylece nasıl mutlu olacağını öngörür. Çocuk dünyaya teşrif ettikten sonra da terbiyeden farklı olarak yine dünyevi maksatlar öne çıkarılarak eğitilmeye gayret edilir.

Mevcut eğitim sistemimiz (sistem denilebilirse!), yetiştirdiği fertlere anne babayı Allah’ın bize telkin ettiği saygı ve hürmet edilecek varlıklar olarak görmek yerine, kan bağını oluşturduğu için dikkate değer ve kendisine fedakârlık etmekte olan, bu sebeple saygıyı hak eden iki canlı biyo organizma olarak kabul etmektedir. Terbiye bunu kabul etmez.

İnsanı sosyal hayat hazırlamak eğitim kurumlarının işidir. Ancak eğitim kurumları hangi kriterleri dikkate almaktadır. Bu çok önemlidir. Terbiye sistemimizde insanın varlığı sadece bir Varlık’ın hâkim olduğu bir toplum için eğitilirken; bugün eğitim kurumlarımızın kahir ekseriyetinin dikkate aldığı ölçütler; Modernizmin çocukları olan, bireysellik ve dünyevileşme maksatlarını aşamamaktadır.

Terbiye metodu sosyal hayatta yediden yetmişe fertler arasında mükemmel bir bağ kurup, hiçbir kimsenin dışarıda kalmasına müsaade etmeyerek, toplumu bir aile vasfına büründürebilmiştir. Bu, terbiyemizin milli olması anlamına da gelir. Toplumumuzda el an cari eğitim sistemimiz ise huzur evlerini intac etmiştir. Sokak çocuklarının her biri bir eğitim kurumundan mezundur. İyi tahsil yapmış nice gencimiz uyuşturucu bataklığında feveran etmektedir. Bu sistem yüksek tahsil yapmış, dahası akademik kariyer elde etmiş kimi fertlerimizi dolandırıcı olmaktan bile kurtaramamaktadır.

Belli bir hayat tecrübesi elde etmiş büyüklerimizin yeni nesilden daha görgülü ve daha edepli olmasının nedenlerinin başında son anlarına yetiştikleri terbiye sistemimizin ahlakiliğinden istifade etmiş olmaları vardır. Neredeyse orta yaş konumuna gelmiş olan modern eğitim ürünü vatandaşlarımız ise ahlaki değerlerimizden yoksun bir sistemden beslendiklerini hal ve hareketleri ile göstermektedirler. El hâsılı kelam, Cumhuriyet Dönemi ile toplumumuz, yüz yıllardır tedavülde bulunan terbiye sistemini terk edip milli olmayan, dahası ne olduğu belli olmayan bir eğitim sistemi deneyerek büyük bir hata yapmıştır.

Her ne kadar adını yeniden terbiyeye dönüştüremesek de mevcut eğitimi rehabilite ederek, toplumun dünya saadeti ve ahiret mutluluğunu hedefleyen bir sisteme dönüştürebiliriz. Bu meyanda çocuklarımızın zihinlerini boş ve anlamsız bilgilerle doldurmaktan vazgeçilmelidir. Toplumu yeniden bir aileye dönüştürecek değerleri eğitim sistemi içerisine yeniden dâhil etmeliyiz. Mevcut eğitim sisteminin dışarıda bıraktığı aileyi de yeniden terbiye sistemine dâhil etmekten başka çıkar yolumuz yoktur.

Eğitim sistemimizin noksanları dindar yöneticiler tarafından da bilinmektedir. Zaman zaman bu konulara temas edildiğine şahit olmaktayız. Lakin uygulamalar yine gençlerimizin seküler hedefler belirlemesine yardım etmekten başka bir işe yaramamaktadır. Sistemin ilka ettiği dini eğitim ise şimdilik sınavlardan önce başarıyı yakalayabilmek için Fetih suresi okumaktan öteye geçememektedir.
DÜŞÜNCE DAĞARCIĞI (bu bölümü çerçeve içerisine alırsanız güzel olur)

İlim Aklın İbadetidir

Musul’da, medresede tatlı bir telaş vardı. Alman Kayseri II. Friedric’in (1212-1250) felsefe, tıp ve matematik sahasında cevaplandırılması için Avrupa’dan Eyyubî Sultanı Melik Kamil’e gönderdiği sorulardan, Biladu’ş-Şâm âlimlerinin çözemediği çok zor bir matematik sorusu yanıtlanması için Musul valisi Melik Rahim Bedreddin Lu’lu eliyle dönemin en büyük âlimi, medresesinde hem Hıristiyanlara hem Yahudilere kendi dinlerinin teolojisini hem de Şafiî olmasına karşın Hanefîlere kendi mezheplerinin fıkhını okutan Kemâleddin Musa b. Yunus’a daha önce ulaştırılmış; Friedric’in elçisi de yanıtı almak üzere şehre giriş yapmıştı.

Filozofça yaşadığı söylenen, dünyevi tamahı olmayan derviş meşrepli İbn Yunus oldukça sade giyinirdi. Ancak Kayser’in elçisinin şehre yaklaştığını duyunca kendi için özel, gösterişli bir elbise hazırlattı. Elçinin medreseye yaklaştığı haber verilince, ileri gelen hocaları ve öğrencileri karşılamak için gönderdi. Bir süre sonra elçiyle beraber dönen hocalar ve öğrenciler gördükleri manzara karşısında şaşırıp kaldılar.

Hocaları İbn Yunus, Anadolu ipeğinden dokunmuş çok değerli bir halının üzerinde, tahtvari bir yerde oturuyor vaziyetteydi. Etrafında yöneticiler ve hizmetçiler saf olmuş duruyorlardı. Elçi içeri girdi; İbn Yunus yanıtı içeren kâğıdı kendisine uzattı. Teşekkür eden elçi, geldiği gibi medreseden ayrılıp valilik merkezine geçti. Resmi heyet medreseyi terk eder etmez İbn Yunus üzerindekileri çıkarttı ve tahtvari yeri kaldırttı. Hocalarını hiç bu şekilde görmeyen öğrencilerden biri Necmeddin Ömer Giridî: “Hocam! Bu bir saat boyunca gördüğümüz ihtişam ve görkemin manası nedir?” diye sorunca İbn Yunus tek kelimeyle cevap verdi: “İlimdir!”

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Nisan 2016

Sayı: 333

İlkadım Arşiv