Şubat 2015 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Şuradan Buradan...

Şuradan Buradan... - Nuri Ercan

Yazı yazmanın en önemli zorluğu konu bulamamak olsa gerek. Konu bulsanız müktesebat olmazsa konu bir işe yaramıyor. Müktesebatınızın olduğu her şeyi de konu edinemiyorsunuz. Para buldum cüzdan yok; cüzdan buldum para yok misali...

Merhum üstadımız Derviş Göltaş, Adana’dan Nevşehir İmam Hatip Lisesi’ne intikal ettiği yılda, Ramazan Bayramı günü tatili de fırsat bilip, Acıgöl Merkez Cami’ne gelmişti. Sabah namazından sonra o dönemlerde kasabada müftülük olmadığından ve vaiz bulunmadığından cemaatin kahir ekseriyeti, nazarlarını Derviş Hoca’ya çevirdi. Ee… Ezher mezunudur. Âlimdir. Hoş sohbettir... İmam efendi durumu anlayıp, “Hocam buyurun, sohbet edin.” deyince, bakışlardan da hayli etkilenmiş olan hocamız kürsüye çıktı. Allah var, ben de ahlak dersimize girmekte olan hocamızın ilk vaazı nasıl olacak saiki ile heyecanlandım.

Ön safın arkasındaki safa iliştim. Dikkatimi Hoca’ya yoğunlaştırdım. Besmele, hamdele ve salveleden sonra Derviş Hoca; Ramazandan, oruç tutmanın faziletlerinden bahisle kesik kesik cümleler kurarak meseleye girdi. Lakin zevk alamadığından olsa gerek konuyu uzatmadı. Mısır günlerine geçti. Arapların kimi özelliklerinden bahsetti. Orada çektiği sıkıntılardan dem vurdu. Çok zaman geçmeden, Mısır fatihi Yavuz Sultan Selim’den övgü ile söz etmeye başladı. Osmanlı’ya bir girdi, pir girdi. Bir de baktık ki güneş üç mızrak boyunu çoktan aşmış...

Sonradan bu vaazını anlatıp hazırlıksız yakalandığını ifade etmişti, rahmetli. Ama bunu kendisinden başka kimse anlamamıştı. Güzel de bir vaaz olmuştu doğrusu.

Ben hazırlıksız yakalanmadım, lakin yazıya yakalanamamanın ezikliği ile kıvranıp dururken, genel yayın yönetmenizin sabrını zorlamamak adına Derviş Hocam’ın (Allah ondan razı olsun, yaşadıkları ile ölümünden sonra bile bizlere örnek oluyor.) yaptığı gibi yapayım istedim ve yazı başlığımızın adını da “Şuradan Buradan” koydum. Haydi hayırlısı.

Kaybolan Muhabbetler

Muhabbet en önemli zenginliğimizdir. Hem de ne zenginlik! Aşka, sevgiye, sevdaya, kardeşliğe ait ne varsa muhabbetin içinde mündemiç. Ancak, şu günlerde sanki muhabbet yarılmış, içinden sadece aşk çıkmış! Çıkan aşk, aşk olsa bari! Çoluk çocuk lisanı halleriyle ‘aşk’ deyip dururlar. Gençlerimizin en çok okuduğu kitaplar, müspet veya menfi aşk kitapları. Okunmadık aşk kitabı kalmamış gibi. Televizyon dizileri aşkı konu edinmezse seyirci kaybediyormuş. Bütün dizilerde aşk ilk sırada anlayacağınız.

Osmanlı’nın kuruluşunu anlatan dizilerde bile ecdadımız hemen ilk bölümde âşık oluyor. Nedir bu rezalet! Diziyi seyreden gençler niye dedelerimize çekmeyelim demezler mi! Aşk konulu kitaplar dışında okunan kitaplar neredeyse yok hükmünde. Biz gerçekten abartıyoruz. Üstelik gerçek aşkın ne olduğu da bilinmiyor. Kendini seven, kendine tapınan, maşukunu sevdiğini zannediyor. Sonra gelsin ayrılıklar, yayılsın “yaz kızım şiddetli geçimsizlikten dolayı boşanmalarına karar verilmiştir.” sedaları.

Allah’ın adaletinden şüphe edilmez. Muhabbetin ölümü aşka yaramaz. Oysa ne güzel söylenmiş:

Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl

Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl

Yitik Tabirler Çoğalıyor mu?

Daha düne kadar günlük hayatımızda Allah’a, Rasulüne ve gökteki yıldızlar gibi ümmet semasında parlayan örneklerimize bağlılığımızı perçinleyen cümleler, tabirler, vecizeler ve atasözleri kullanırdık. Gönül dünyamızın fakirleşmeye yüz tutması ile bu kullanıma son verip, modern hayatın gerekliliklerini birer algı ve gerçeklik olarak zihinlere aktaran cümleler, kelimeler kullanmaya başladık.

Haksızlık yapan arkadaşına “Yapma, Allah’ın gücüne gider.” diyenleri duyamıyoruz artık.

Miras bölüşümünde kayırma yapmaya yeltenene “Yerin altı var.” deyip haksızlık yapması engellenmeye çalışılırdı.

Hovardalık yapanlara “Eski kulağı kesiklerden.” denildiğinden, toplumda böyle tipler revaç bulmazdı.

Hırsıza “Kolu uzun.” tabiri ceza vermekten daha etkili olurdu.

Son zamanlarda “Allah’tan korkmaz kuldan utanmaz.” cümlesi de tedavülden kalkacak gibi.

Toplumda, acayip bir ‘gözü açıklık’, garaip bir makam mevki hastalığı almış yürümüş.

”Görev alınmaz verilirdi”, şimdi kimsenin umurunda değil.

Argo olarak kullanılan “Atma Necip, din kardeşiyiz!” cümlesi bile kulaklara hoş gelen nostaljik cümlelere dönüşmüş durumda.

“Âlim” tabiri de son âlimlerimizle ahirete irtihal eyledi. Bunun yerine bilim adamı diyoruz. Ama hangi bilim, belli değil. Böylece söz konusu kişiler “âlim” sorumluluğundan kurtulmuş oluyorlar.

“İlmin edebi” gibi, güzelim tabiri kullanmıyoruz. Bu sebeple ekranlarda, birbirine ayet-hadis okuyarak ta’n eden bilim adamlarımız türedi.

Kızlarımıza “Ağır otur, batman kalk.” diyemiyoruz. Cümlenin çağrıştırdığını açıklamak için batman’ı anlatmaya kalksak; çocuk “bet men (yarasa adam)” anlayacak. Cümle de güme gitmiş olacak.

Mürekkep yalamış zevat bile “nefis tezkiyesi” nedir, ne değildir, üzerine eğilmek yerine üzerine yatmayı tercih eder hale gelmiş durumda. Kim uğraşacak nefis terbiyesi ile! Şimdi güçlenme zamanı! Değil mi ya! 

Kabağın Sahibi

Son dönemlerdeki gibi dış görünümle uğraşılan bir dönem oldu mu bilmiyorum! Bir kere güzellik ne demek onu unutmuş durumdayız. İkincisi, birbirimize, ruhu ve gönlü hesaba almayan haylaz münkirler gibi davranır olduk.

İnsanımızın diğerlerini yavaş yavaş bir nesne gibi görme hastalığına yakalandığı aşikârdır. Teşbihte hata olmaz, bu tür hasta şahsiyetler, kişiyi kabak sanıyor. Onun kıyafetine, giyim tarzına, şekline, fiziğine, dış görünüşüne bakıp zihninde oluşturduğu (ama nasıl oluşturduğu konusunda fikir yürütmekten aciz olduğunun farkında bile olmadan) cümleleri adamın yüzüne fırlatıyor. Bundan da zevk alıyor. Sormak lazım, kabağın sahibi kim! Sen kimsin!

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2015

Sayı: 319

İlkadım Arşiv