Eylül 2023 İbrahim ÇİFTÇİ A- A+
A- A+

SÖZ MEYDANI- Halka Rağmencilik

Bir ülkeyi yöneten insanların hassasiyetleri o ülkenin ve milletin değerleri üzerine olmalıdır. Tarih, halkın değer, yargı, inanç ve düşüncesine aykırı yöneticilerin başarılı ya da uzun müddet başarılı olduklarını göstermiyor. Buna biz “halka rağmen” diyebiliriz. Halka rağmen yöneticilerin ancak baskı ve zulümle ayakta kaldıklarına herkes şahittir. Bütün “tü kakalara” ve olumsuz sicille anılmalarına rağmen Hitler, Mussolini, Franko “halkının değerlerine değer verdiği ve onları o yönde yönlendirdiği, ateşlediği” için iktidarda kalmışlardır. O ülkelerde hala onların özlemini çekenlerin olması dikkat çekicidir. Bu, toplum vicdanında yer ettiklerini gösteren önemli bir olgudur. Hiçbirinde “Koruma Kanunu” da yoktur. Hatta “faşist” kelimesiyle anılan bu liderler bütün dünyada kötülendikleri halde özleniyorsa bu, onların yönetirken halkın duygu, düşünce, yargı ve değerlerini diri tutmalarındandır.

Hitler, Almanların üstün ırk anlayışını çok iyi kullanmış ve toplumunu Avrupa’nın tümüne hakim olmaya inandırmıştır. İtalyanlara, İtalya’yı Avrupa’nın güçlü bir ülkesi, Afrika’da söz sahibi yapmak idealini aşılayan Mussolini de öyledir. İsrail’i kurduran ve onların dünyaya hakim olmalarını sağlayan sebep “Büyük İsrail” projesi “vaat edilen toprakları” ele geçirme, oralara hakim olma idealidir. Tüm İranlıların “Pers İmparatorluğunu” ve onları zorla Müslüman eden anlayışa karşı “Şia” oluşumunu benimsemeleri, bu siyasi oluşuma destek vermeleri, suni oluşumun dışında bir değerler sistemine tam inanmaları ve bu yoldan Doğu’ya hakim olmak idealleridir. Son Şah bu anlayışı batılılaşmaya karşı terk ettiği için yıkılmış olmalıdır. Yanımızdaki Yunanistan’ın “Megali İdea” peşinde olması da dikkat çeker.

Türkiye yöneticilerinin, Osmanlının belirli döneminden başlayarak insanımızı tatmin edecek bir ideallerinin olmaması…Şimdi bir tekrar yapalım ve gerilere gidelim. Selçuklu ve Osmanlı devletinde en büyük mefkure (ideal) “Îlâ-yı Kelimetullah”tır. Yöneticiler, halkın, peygamberimizden beri gelen bu hedefini benimsemiş ve her fedakarlığı bu hedefe yönelik istemişlerdir. Müslüman halk bu hedefe kilitlenmiş ve maddi manevi her fedakarlığı çekinmeden yapmışlardır. Diğer inanışta olanlara “yer yüzüne adaleti hakim kılmak” hedefi uygulamada gösterilmiş ve bu topluluklar da “devlet-i ebed müddet” hedefinde destek vermişlerdir. Yani bir halklar topluluğu olan “Devlet-i Âl-i Osman” yöneticileri her topluma “adaleti” ve din-mezhep özgülüğünü vermiş, onlara sizin bu hayatınızın devam etmesi için devletin başarılı olması gerekir anlayışını hedef olarak benimsetmişlerdir.

Müslümanın hedefi net. “Allah’ın ismini, dinini yeryüzüne hakim kılmak.” Bu hedef doğrultusunda her şey araçtır. Devlet de bu araçlardan biridir. Bu sebeple yöneticiler, ümmetin bu hedefini her zaman ve zeminde vurgulamışlardır. Allah’ın yeryüzündeki vekili olan halife yöneticilerin (zıllullah) Allah’ın gölgesi diye nitelenmesi de bu hedef sebebiyle olmalıdır. Yani Müslüman devlet yöneticilerinin de hedefi nettir. Halkına göstereceği hedef de bellidir. “Îlâ-yı Kelimetullah ve Allah’ın dinini yeryüzüne hakim kılmak.” Onun için Müslüman devletlerde yöneticiler halkın inanç ve değerleri yönünde hareket ettikleri müddetçe isyanla karşılaşmamışlardır.

Bütün devletler ölümlüdür. Doğarlar, gelişip büyür, ihtiyarlar ve ölürler. Ölümün iyi olması önemlidir. Devletler de “erzel-i ömür”e düşerler. Osmanlı Devleti’nin de ihtiyarlığı, sonu iyi olmamıştır. Şu veya bu sebeple sultan-halife’nin sonu hem kendisi hem de ümmet açısından hüsrandır. İnsanın iyice ihtiyarladığı, düşkünleşip başkalarına muhtaç hale geldiği, acizliğinin, güçsüzlüğünün, çaresizliğinin ve anlayışsızlığının iyice belirginleştiği dönem erzel-i ömürse, Osmanlı da böyle olmuştur. Son sultanlar Mehmed Reşad, Sultan Vahdeddin’in durumları bu devletin ve yöneticilerinin “erzel-i ömür”leridir. Bu da ayrı bir mesele.

Osmanlı’nın (Devlet-i Âl-i Osman) son dönemlerinde son sultanlarda Müslüman halkın değer, yargı, anlayış ve inanışlarına aykırı düşünce ve yaşantıyı benimsediklerini görüyoruz. Çünkü özellikle sosyal hayatları, aile düzenleri, aile yaşantıları, değer yargıları Batı anlayışına yönelik özellikler taşımaya başlamışlardır. Zaten bunu devlet yönetiminde de net görüyoruz. Tanzimat ve Islahat Fermanları ve Meşrutiyet kararlarına bakılınca bu anlayış değişimini fark ederiz. Bu sebeple de halk desteğini kaybetmişlerdir. Tavan (yönetici), taban (halk) ya da havas-avam uyumsuzluğu belirginleşmiştir. Sonuç itibariyle devlet ayakta kalamamıştır. İdeal yokluğu, üst tarafı yani aydın, sanatçı, alim kesimini hedefsiz bırakmıştır. Bu durum halka da yansıyınca yıkılış hızlanmıştır.

Benzer durum Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da görülür. Kurtuluş Savaşı bir hedeftir. “Gavurların işgalinden kurtulmak, hilafet merkezi İstanbul’u ve halifeyi kurtarmak” bir hedeftir. Halka, Anadolu’daki yöneticilere, aydınlara, alimlere, şeyhlere bu hedef anlatılmıştır. Halk her şeye rağmen bu hedefe, KURTULUŞ hedefine kilitlenmiştir. Bu da tavan (yönetici)-taban; havas-avam uyumunu getirir ve ülke tüm kayıplarına rağmen fiziken kurtulur.

Devam edeceğim. Kalın sağlıcakla.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr