Kasım 2022 İbrahim ÇİFTÇİ A- A+
A- A+

SÖZ MEYDANI- Dürüstler Gizlenmemeli Çekinmemeli

Daha önce insan demiştik. Şimdi bizim insanımız diyorum. Bizim insanımızın temel özellikleri ne? Tabi kastettiğimiz sadece fiziki özellikler değil.

Kastamonu Açıksöz gazetesinde bir Türk tipi çizilmiş. İnternette rastladım. “… Sonuç olarak söylemek gerekirse, Türk ırkının temel özellikleri şunlardır: Saç düz ya da hafif dalgalı olup kumral veya kara renklidir. Kaş kemeri gelişkindir. Gözler nispeten küçük olmakla birlikte Mongoloid ırktaki gibi çekik değildir, daha çok badem göz niteliğindedir. Kulaklar düz olup küçük ya da orta boyda ve yatıktır.

Burun düz ya da kartal burundur (iri olan gaga burun değil). Deri buğday rengindedir. Elmacık kemikleri gelişkindir ama Mongoloid ırktaki gibi aşırı fırlak değildir. Kafatası yapısı brakisefaldir. Kemikler kalın, kaslar gelişkindir. Boy orta ya da ortadan uzuncadır.”

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devleti olarak kurulduktan sonra M. Kemal ve İ. İnönü dönemlerinde buna benzer araştırmalar yapılmış hatta bazı meşhur ölülerin (Mimar Sinan gibi) mezarlarının açılıp kafataslarının ölçüldüğünü Afet İnan’dan öğreniyoruz. Önceki yazımızda ırklar ve coğrafya ilişkilerine değinmiştik.

Acaba bizim insanımızın fiziki özellikleri ırk-coğrafya ilişkileri açısından nedir? Bunu antropologlara bırakalım ve insanımıza yani bize, kendimize bakalım.

Çarşıda, pazarda, markette, camide, işyerinde, okulda, tarlada, bağda, tatilde, sahilde, evde yani sosyal hayatın olduğu her yârde nasıl davranıyor, nasıl yiyip içiyor, nasıl konuşuyor, nasıl düşünüyor? Ne yiyip içiyor, neler söylüyor, hangi davranışları sergiliyor, ne düşünüyor? Bununla ilgili az da olsa saha çalışmaları yapılıp, anket ve incelemelerle bazı verilerin elde edildiğini söyleyebiliriz. Daha önceki bir yazımda anketlerin yönlendirici özellik taşıdığını, almak istediğine göre sorular sorulup yönlendirmeler yapılabileceğini hatta yapıldığını ifade etmiştim. Ama her birimiz bu amaçla topluma bakarsak birçok tespit yapabiliriz.

Yemin alışkanlığının toplumda çok yaygın olduğuna bilmem dikkat ettiniz mi? Öğrenci, öğretmeninin herhangi bir soruşturması veya incelemesine hemen “valla billa…” ile cevap vermesi; pazarcının malını yeminle anlatması, karpuz satanın “kesmece” diye satması, satıcının sermayesini sormadığımız halde yeminle “şuna aldım, kar etmiyorum, valla billa kurtarmaz” demesi o kadar olağan hale gelmiş ki hiç yadırgamıyoruz.

Yalan konuşmanın normalleşmesi de dikkat çekici. Öğrenci, öğretmenine o kadar kolay yalan söylüyor ki şaşırıyorum. “Yavrum ben senin yalan ya da doğru söylediğini bilemem ama sen bilirsin, bu sebeple kendini kandırırsın.” deyince bir duraklıyor.

Kendini beğenme, kendini kurtarma için uydurulan hikayeler de dikkat çekici. Hangi maksatla olursa olsun sıra (kuyruk) beklerken “başkalarının önüne nasıl geçerim?” düşüncesi, torpili “herkes yapıyor.” diye normalleştirme kaygısı. Hak yeme konusunu, harama el uzatma anlayışını devlet düzeyinde “yukarıda herkes yiyor içiyor, deveyi hamutuyla yutuyorlar” diye açıklaması. Devlet malından ya da kamudan haksız yararlanmayı aynı mantıkla açıklaması. Dolayısıyla devleti kandırma ya da dolandırmanın normal olduğunun kanıksanması. Devlet yasaklarının, maddi kazançları sebebiyle “takip edilmiyor” anlayışıyla rahatlıkla ihlal edilmesi. (Vergi kaçırılması, yalan beyan, merdiven altı işler, özel ders verilmesi, kayıt dışı işler… gibi)

Şundan şikayetçi olan hep ücretli çalışanlardır; ben işçi ve memur olarak şu kadar vergi veriyorum. Maaşımın yüksek görünmesi sebebiyle çocuğum burs alamıyor. Ama filan işyeri sahibi, patron, hatta imalatçı çok düşük vergi veriyor ve çocuğu burs alıyor. Gelirini çok düşük gösterdiği için sosyal yardıma bile hak kazanıyor. Hem vergi kaçırıyor hem de devletin sosyal yardımlarını alarak iki yönlü devleti soyuyor.

Kamu malını harcarken zerre tasarruf düşüncesi olmayan memurlar; elektrikte, suda, kırtasiyede savurganlığı, israfı normal davranış haline getirenler; evinde lambalara, bilgisayara, doğalgaza elektrik harcadığı için hassas olanlar, devlet dairesinde neden çok rahatlar.

Bu tespit ve şikayetleri çoğaltmak mümkün. Ama “bunları herkes biliyor ve şikayetçi” denildiğini duyar gibiyim. Öyleyse;

Şimdi düz oturup düz konuşmalıyız. Sıra ona geldi. Toplumun şirazesi bozulduysa onu düzeltmek çok zordur. Ama düzeltilir mi, düzeltilir. Bu iş kanunlarla, yönetmeliklerle, genelgelerle olmaz. Dünyanın en iyi kanunlarını yapın, ki yapılıyor, insan düzelmezse işe yarmaz. Kabahatler kanunu var; yere tükürmek, izmarit atmak, gürültü yapmak… gibi medeni hayatın özelliklerini ifade eder. Ama uyan, uygulamaya zorlayan var mı? Yok. Sigara. Kapalı mekanlarda, direksiyon başında sigara içme yasağı, araba sürerken telefon konuşma yasağı var mı, uyan veya uygulamayı zorlayan var mı? Yok. Çünkü her kanunun kör noktaları vardır.

Öyleyse yalan, hak yeme, kul hakkına girme, yalan yere yemin etme, toplum düzeni için yapılan kanun ve düzenlemeler uyma… gibi konularda “önce ben kendim düzelmeliyim” düsturuyla hareket ederek ilkin kendimi düzeltmeliyim. Sonra diğer insanları usulünce uyarmalıyım. Kaba, inadı artırıcı, öfkeyi tetikleyici, direnci artırıcı, “sana ne” dedirtici tarzdan kaçınarak bıkmadan usanmadan yanlış yapanları uyarmalıyım.

Cep telefonu gibi anında bir iletişim aleti var. Yanlış yapan, kurallara aykırı davranan insanları ya da kurumları ilgili yerlere bildirmekten çekinmemeliyim. Yani hem İslamî hem insanî anlamda güzel bir toplum ve mekan için üstüme düşen kişisel sorumluluğu yerine getirmeliyim. Oturduğumuz yerde hiçbir sıkıntıya katlanmadan “Avrupalıları” övüp durmamalıyım.

Diğer taraftan camilerimiz başta olmak üzere okullar gibi eğitim platformlarında bu hususlar teferruata girmeden net olarak açıklanmalıdır. “Haksızlık ve kul hakkına girme” boyutu açık ifade edilmelidir. Yasa uygulayıcıları, başta belediyeler olmak üzere zabıta, polis gibi ilgili kurum görevlileri konulan kuralların takibini tam yapmalıdır. Kişi umursamaz olsa bile devlet olamaz.

Hülasa hem dini hem insani boyutu olan daha iyi, daha güzel yaşanabilir bir toplum oluşturmada topyekûn hareket etmeliyiz. Bunun için de her yerde ve zamanda EĞİTİM, UYARI, HATIRLATMA ve en önemlisi devletin UYGULAMA, TAKİP ve YAPTIRIM gücünü kullanması şarttır.

Yoksa anlayışla yaşamaya devam eden insanların oluşturacağı bir toplumun iyi, dürüst, güzel bireyleri cezalandırılmış olur ki bunun sorumlusu hepimiz oluruz.

Biz harika bir toplumu, “Fazilet Toplumunu” kuracak özelliklere sahibiz diyebilelim.

Kalın sağlıcakla.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr