Eylül 2015 Atilla DEĞİRMENCİ A- A+
A- A+

Sorumluluk Yükümüz: Emanet

Hayatımız boyunca niçin imtihan ediliriz? Yaratılan tüm varlıklar arasında niçin yalnızca insan dengeye/itidale ulaşmak için çaba harcar, mücadele eder? Etrafımızdaki olaylar, canlılar ve diğer insanlara karşı niçin sorumluluklarımız var? Bize lütfedilen nimetleri niçin sadece kendimize kullanamayız? gibi sorular zihin dünyamızı sarmaya başladığında “emanet”i kabul etmemiz/yüklenmiş olmamız tam bir cevap olarak kendini ortaya koyuyor.

Hayat sırrımız ve var oluş sebebimiz olan emanet kavramına ‘güven duygusu oluşturmak, korku ve endişeden emin kılmak, ruhun sükûnet bulmasına yardımcı olan her şey ve kendisine bir şeyin korkusuzca teslim edilebilir olması’ sözlükte yer alan tanımlamalarıdır. Bize lügat oluşturan tefsir kitaplarımızda ise emanet iki farklı şekilde tanımlanır. Birincisi Allah’tan gelen Allah’la kul arasındaki emanet, ikincisi insanla insan arasında gerçekleşen haklarla alakalı olan yani vedîa dediğimiz malların hükmü. Konumuz gereği birinci tanımlamayı ön plana alarak açıkladığımızda emanet:

Allah Teâlâ’dan gelen emirleri ve bu emirlerin yüklediği görevleri yerine getirmek, adaleti ayakta tutmak, farzları eda etmek/ettirmek, yeryüzünü ıslah etmek, bozulma ve yozlaşmayı ortadan kaldırıp sağlam sosyal düzen kurmak, hayatımızın her alanında ve anında tevhidi anlamak ve yaşamaktır.

Yukarıda tanımlanan emaneti alan/kabul edenin en bariz özelliği akıllı ve şuurlu olmasıdır. İşte insanı diğer varlıklardan ayırt eden temel iki özellik de budur. İnsanın olaylar arasında bağ kurması, geçmiş ve gelecek arasında tutarlılık arz etmesi, yorum yapması, karar vermesi akıllı olduğunun; olaylara önem vermesi, olaylar arasında önem sıralaması yapması, hayatına değer katacağını düşündüğü anlamları yüklemesi ve hassasiyet sahibi olması da şuurlu olduğunun göstergesidir. Tabi ki tüm bunlar kulluk bilinciyle değer kazanır.

Emanet için iki tarafın varlığı gereklidir. Emaneti veren ve emaneti kabul eden. Her iki taraf için de eminlik/güvenilir olmak temel şarttır. Bu çerçevede emaneti verenin el-Mü’min ismine sahip olması, emaneti kabul edenin de mü’min olması önemli bir vurgudur.

Ömrümüz, canımız, ilmimiz, bedenimiz, eşimiz, evlatlarımız, sırlarımız, sözlerimiz, vaatlerimiz, bize sunulan imkânlar ve verilen nimetler bizlere emanet edilmiştir. Bunları sadece kendi çıkarlarımız için kullanmamız emanet anlayışımızın bozukluğunu ortaya koyar. Çünkü bunların kullanımı halife anlayışındaki insanlar için bireysel olamaz.

Efendimiz’in aleyhisselam emanet bıraktığı Kur’an ve Sünnet bu konuda ilgi çekici bir yön barındırır. Bırakılan bu emanetler alınıp saklanılması gereken değil, bizzat hayatı yönlendirmesi gereken emanetlerdir. Klasik saklama, koruma mantığı bu hadis-i şerifi kapsamayacaktır. Ki bu emanetlere sahip çıkmak bizi yoldan uzaklaşmaktan da alıkoyacaktır.

Emanet karşısındaki duruşuna göre insan, ya sadık olur ya hain olur. İnsan; Kur’an ve Sünnet emanetini sahiplenmezse, İslam’a yönelmezse, İslami ilkeleri yaşamaz veya yaşamayı engellerse hıyanet etmiş olur.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Eylül 2015

Sayı: 326

İlkadım Arşiv