Aralık 2020 H. Alperen Saygılı A- A+
A- A+

SİZDEN GELENLER- Kültür Gelenek ve Tenkit

İnsan varlığının temel niteliklerinden aidiyet duygusu, toplum yapısını meydana getiren muharrik unsurdur. Etimolojik boyutundan hareketle “ünsiyet” kavramıyla izah edilen insan, yaratılış özellikleri itibariyle öteki varlıklarla münasebet tesis etmekte; ayrıca, zihin ve ruh âleminin derinliklerinde muhtelif duygu ve düşüncelerle bağ kurarak iç bütünlüğüne düzen vermektedir. Hâlik ve mahlûk arasındaki mukaddes ilişki de söz konusu çerçevede değerlendirilir.

Ademoğlunun mezkûr hüviyeti, insanlık tarihinde toplumların oluşumuna neden olmuş, geniş coğrafyalarda ve uzun zaman dilimlerinde birbirinden farklı inanç ve değer formlarının etkileşimine yol açmıştır. Bu noktada, toplumların yekpâre biçimde mevcûdiyetini sürdürebilmesi için bizâtihi mensupları tarafından yaşatılan ve paylaşılan ortak değerlerin varlığını müşâhede ediyoruz.

Tarihin akışı içerisinde, kuşaklar arasında aktarılarak yaygınlaşan genel anlayış ve davranış kalıpları, insan topluluğunun zihinsel bir müşterek zemin üzerinde buluşmasını ve birlikteliklerini tahkim ederek “millet” hâline dönüşmelerini mümkün kılar.

Toplumların geçmişten geleceğe uzanan yolculukları boyunca ortaya çıkan insanlık birikimi, değerler aracılığıyla muayyen duruma gelmektedir. Değerler, insanların söz, davranış ve işlerine yön veren temel ilkelerdir. Değer-lendirmek ise içinde bulunduğumuz zihin dünyasında olgu ve olaylara anlam yüklemektir.

Bir toplumun tarihi birikimiyle elde ettiği değer sisteminin tamamına “kültür” adını veriyoruz. Gerçekliği algılama ve idrak etme kabiliyetinin tezahürü olarak ifade edilen kültür mefhumu, bu mânâsı bakımından “irfan” ile bütünleşmektedir. Kültürel formlar, esas itibariyle inanç kökenlidir ve toplum yapısında hukuk, siyaset, edebiyat, mûsikî, mimarî ve teknik ilimler gibi sosyal düzeni kapsayan kurumlarda tebârüz eder. Toplumun tarihi gelişim süresince öz varlığını korumak ve kemâle erdirmek gayesiyle verdiği mücadeleler ve tanıklık ettiği kritik tecrübeler, fert ve cemiyet hafızasına kalıcı izler bırakarak toplumsal paradigmanın oluşumuna etki ediyor.

Nesilden nesle tevârüs eden değerler bütününü yansıtan kültür ile “gelenek” kavramlarının birbirini besleyen yakın anlam bağını vurgulamak gerekir. Hakikaten, içtimaî yaşamda yerleşmiş ve bireylere intikal ederek devamlılık göstermiş âdetlerin, nitelikli bir kültürel mirasın oluşumuna katkısı büyüktür. Gelenekler, toplumdaki fertler arasındaki maddi ve manevi ilişkileri olgunlaştırarak sürdürülebilir bir hayat standardı sağlamakta; diğer yandan, çeşitli kültürel alanlarda ilmî derinliğe sahip klasik eserlerin üretilmesine vesile olmaktadır.

Buna karşın, tarihi deneyimlerle donanmış geleneklerin tamamının bireysel ve toplumsal gelişime yönlendirici vasıfta olmadığı unutulmamalı. Gelenek olgusu, insan düşüncesi ve alışkanlıklarının neticesi olması dolayısıyla hata, kusur ve eksiklikleri bünyesinde barındırır. Birey ve toplumların varlıklarını inkişaf ettirebilmeleri için sahip oldukları geleneğin müspet ve menfi yönlerini ayırt etmesi zaruridir.

Geleneğin devamını savunan muhafazakârlık düşüncesi, hakikatin üzerini örten perde niteliğindedir. Özellikle, İslam inancının değerlerini benimsediğini ifade edenlerin öz kimliklerini “muhafazakârlık” olarak açıklamaları, modern dindar bilincin kronik problemidir. Hz. Muhammed (sav.), atalarının geleneklerini devam ettirerek (otorite, para ve gücü simgeleyen) Lat, Menat ve Uzza sahte tanrılarına iman eden bir toplumun kötülüğe hapsolmuş yerleşik âdetlerini kökten değiştirmişti. İslam’ı gelenekle özdeşleştirme çabaları, ilerlemeci tarih anlayışından neşet eden oryantalist düşüncenin yansımasıdır.

Kendimizi ve çevremizi tanımak, gerçekliklerimizi kabullenmekle başlar. Cesaret, varlığını hesaba çekebilen asil ruhların niteliği. Duygu, düşünce ve davranışlarımızı akıl muhakemesinden geçirebilmek için korku ve yalan perdelerini kaldırmak gerekiyor gözlerimizin önünden. “Ben batanları sevmem” demişti, İbrahim Peygamber. Hürriyet bahşedilmez, hak edilir. Şahsiyetimize pranga vuran özelliklerimizle yüzleşebilmenin yolu tenkit edebilme kabiliyetine sahip olmaktır. Tenkit, değerlendirmek ve elemek; gerçek ile sahteyi birbirinden ayırmak demektir. İyi, doğru ve güzeli hâkim kılmanın yegâne çaresi, şuur ve iradenin işlerliğini aktif tutmaktır.

Kişiliğimizi ve içerisine doğduğumuz toplumun gelenek, kültür ve değer sistemini sorgulamalıyız. Tenkit, rahatsız edici ve harekete geçirici bir eylemdir. Düşünmek, haddini bilerek sınırları zorlamaktır. Şahsiyeti oturmamış ve özgüven sorunu yaşayan kişilerin rahatlarından ödün vermeleri beklenemez elbette. Akıl ve iradesini başkalarına teslim etmiş itaatkâr kölelerin tek tesellisi, atâlet içerisindeki öz benliğin verdiği aldatıcı ve uyuşturucu huzurdur. Eleştiri, birey ve toplum yapımızı sağlam ilkeler üzerine bina etmemize vesile olur ve bizi şahsiyetli kimseler kılar.

İki asırlık modernleşme sürecinin beraberinde getirdiği kültürel bunalım, çağdaş Müslüman Türk milletinin sosyolojik karakterini şekillendiriyor. Batılılaşma hamlesi, yenilgi psikolojisi ve üstünlük iddiası arasındaki toplumun zihnî ve kültürel boşluk hâlini tetikledi. Farklı değer sistemlerinin uyuşmazlığından doğan kültürel çatışma, uzun vâdede toplumsal stresin olabildiğince yukarı çıkmasına ve millet bütünlüğünün zedelenmesine neden olmaktadır. Mevzûbahis belirsizlik, kişiler arasında güvensizlik durumunu meydana getirmekte ve sağlıklı iletişim yollarını önlemektedir.

Biz, medenî bir şekilde muhâtabımızı dinlemeyi ve problemlerimizi karşılıklı anlayışla münazara etmeyi bilmiyoruz. Kendimizi tanımaya muhtacız. Zihnî bunalımdan çıkış, kültür ve geleneği tenkit etmek; varlığımızı, inancımızın ahlâki ilke ve değerleri temelinde konumlandırmak; toplum kurumlarımızı hukuk ve adalet ekseninde tanzim etmekten geçiyor.

 

*Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

hazimalperensaygili@gmail.com

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr