Aralık 2013 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Seyretmenin Bedeli

Dinleme ve kulak verme temel özelliklerimiz olmasına rağmen seyretmeyi iyice kanıksadığımız konusunda hiç bir şüphe yok. Bir önceki yazımızda genişçe ifade ettiğimiz gibi, haber uğruna evlerimize hâkim olan televizyonlar, seyretmeyi de temel alışkanlıklarımız haline getirmiş durumdadır. Tabi ki televizyon tek başına bunu yapamazdı. Peki, suçlu kim? Faili meçhul gibi gözüken bu hadisenin ilk suçlusu kesinlikle iradelerimizdir. İradelerimize duygularımızın inkâr edilemez katkısı da yadsınamaz.

Daha düne kadar okumalar ve sohbetler günlük hayatımızın vazgeçilmezleri arasında idi. Böyle bir toplumun kısa sürede sadece seyreder bir hale dönüşmesi, yüzyıllar boyu dışarıdan projelendirilen toplum mühendisliklerine rahmet okutur niteliktedir. Çeyrek asır önce seyretme uzmanı kişiler olacağımızı söyleseler buna kimse inanmazdı. Kısa bir sürede kulaklarımızın görevlerini, gözlerimize devretmesi ise sosyolojik teorileri bile allak bullak edecek toplumsal sonuçlar ortaya çıkartmıştır.

Başlıkta kullandığımız  “seyretme” kelimesinin yerine  “izleme” sözcüğünün halk arasında daha çok kullanılıyor olması da oldukça manidardır. Seyretme hadisesi kişilerin emrinde ve geriden gerçekleşirken; izleme olayında tâbi olma, peşinden gitme anlamları daha belirgindir. Her ne kadar seyretmenin yerini tutmasa da, hali hazırda mevcut olan medya anlayışımız bakımından ve ürettiği sonuçlar açısından, izleme doğru bir kullanımdır. Medyayı gözlerimizle izliyoruz. Zihnimizle adım adım takip ediyoruz.

Birinin izinde yürümek o kişinin ilkelerini ve düşüncelerini takip etme anlamına gelirken; medyayı izlemek sadece bakmaya ve nihayetinde beynin görseller nedeniyle yorulmasına, düşüncelerin fikir bulmacına dönüşmesine neden olmaktadır. Düşüncelerin karmakarışık olduğu cemiyetlerde kültür aktarımı gerçekleşemez. Gelenek ve değerlerin sağlam ve saf bir şekilde taşınabilmesi berrak zihinlerle ancak mümkün olabilir. İşte sadece bulanık fikirler doğurması nedeni ile dinimizi, sahih geleneklerimizi yeni nesillere aktarabilecek köprü olma özelliğimiz seyretmeye kurban ettiğimiz ilk bedel olmaktadır.

Metafizik gerçeklere iman etmek her dinin ilkeleri arasında yer alır. İlahi dinlerde fizik ötesi (görülemeyen) varlıklar iman esaslarını oluştururken, beşeri dinlerin birçoğunda da bu olguya rastlamak mümkündür. Müşahede edilemeyen varlıklar ancak tasavvur (zihni canlandırma) ve tasvir (fikren resmetme) yöntemi ile anlatılır. Kur’an ve hadis-i şerifler, Allah, melek, cin, şeytan gibi gayb unsurlarını tasavvur ederken ve tasvir ederken hiçbir zaman somut örneklendirmeler yapmamıştır. Bunun yerine zihinlere sunulan bilgilerle bütünü oluşturmayacak canlandırmalar yapmıştır. İslâm Düşünce geleneği, Allah’ı ve diğer metafizik unsurların mücessem bir şekilde anlaşılmasını hedeflemeyip, varlık özelliklerini ve insan hayatında oluşması gereken anlamlarını vurgulamıştır.

Seyretmeye dayalı medya dünyasından insan belleklerine kazınmaya çalışılan gerçekler, sadece müşahede edilebilen maddi varlıklara aittir. Dünyevileşme ve maddi hayatla ilgili değerler, görüntü şeklinde zihinlere aktarılmaya çalışıldığı için, insan havsalasındaki metafizik düşünceleri dumura uğratmaktadır. Gayba ait inanç unsurları, bu dünyevi saldırılar sayesinde isimlendirildikleri kavramların içi boşaltılarak ya da maddi anlayışlara yorumlanarak insan hayatından çıkartılmaktadır. Değişik bir söyleyişle, görülemediği için neredeyse varlığı hatırlanamayacak bir Allah inancı, seyretmenin bedeli olarak hâkim kılınmaya çalışılmaktadır. Bir zamanlar canhıraşane karşı çıktığımız “insan gördüğüne inanır” anlayışı maalesef yeni neslin inandığı, fakat henüz dillendiremediği genel geçer anlayışlardan biri durumundadır.

Değerlerimizi aktarabilmek adına eğitim metotları ve oyunlar konusunda çaresiz kaldığımızdan seyretmeye teslim ettiğimiz çocuklarımız, rol model elde edemeden gençlik dönemlerine geçiş yapmaktadırlar. Üstelik ahlaki her hangi bir meziyet elde etmeleri de bu dönemde mümkün olamamaktadır. Yüzlerce ekranın gözlerden dimağlara düşünceler akıttığı bir ortamda, düşüncelerin tamamı doğru olsa bile, dimağlarda her hangi bir sabitenin oluşması akla aykırıdır. Bir kere amaç aynı değildir. Düşüncelerin veriliş biçimi farklıdır. Üstelik kimi medya kuruluşları manevi değerlerle barışık olmadıklarını fikir ve yayınları ile ortaya koymuş durumdadırlar.

Seyretmenin kurbanı olan yeni nesil kelimenin tam anlamı ile seyretmeyi öğrenmiş olmaktadır. Başkaları ile hemhal olma, sevinçlere katılma, kederleri paylaşma bakımından farklı bir nesil yetiştiğini vurgulamamız gerekiyor. Konuşamayan, sohbeti bilmeyen, kavramlar yerine sadece kelimeleri zihnine atmış bir gençlikle karşı karşıyayız. Bu nesil seyrettiği ürünler, paylaştığı “feys” sayfaları sayesinde sahte bir bireysellik elde etmektedir. Elde edilen bu bireysellik onlara mutluluk getirecek inancındadırlar. Bu arada onların kendi değerlerinden ne kadar koptukların hatırlatacak yakınların da seyretme derdinde oldukları gerçeği de oldukça yürek burkucudur. Ez cümle bu seyretme belası sayesinde hepimiz seyrediyoruz. Yalnızca seyrediyoruz…!


Hikmet Damlaları

AKILLI DELİ

Anlatırlar ki, kendince kavminin önde gelenlerinden, dindarlığı herkes tarafından bilinip itibar gören  biri kırlara gezmeye çıkmış, Allah’ın yarattıklarını ibret nazarıyla seyre koyulmuştu. Sonra kalktı, iki rekât şükür namazı kılmak üzere tekbir aldı. Olacak bu ya, o sırada Mecnun kırlarda dolaşıyordu ve tesadüfen bu adamın önüne doğru geçip bilmeden orada oyalanmaya başladı… Adam selam verdikten sonra Mecnun’a seslendi:

“Bre çekil önümden, burada namaz kılıyorum.”

O vakit Mecnun hayretler içinde şöyle sordu:

“A efendi! Sen bu namazı niçin kılarsın?”

Adam şaşırmıştı. Delinin aklına hayret etti ve işin sonunu getirmek istedi:

“Neden sordun ki?”

“Allah aşkıyla ve onun için kılıyor musun diye?”

“Evet, Allah aşkıyla ve O’nun rızası için kılıyorum!..”

Mecnun önce güldü, sonra dudağını büzüp kederlendi:

“Kendini yokla beyim, içini yokla… Ben Leyla’nın aşkına düştüm düşeli şunca yıldır ondan başkasını görmüyorum da sen Allah aşkıyla namaz kılarken beni nasıl görüyorsun?” İskender Pala, Aşka Dair, sf. 59


Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Aralık 2013

Sayı: 305

İlkadım Arşiv