Sermaye Liberalleşti Peki İnsan Özgürleşti mi?
Ekim 2016 Ömer Faruk BALYİMEZ A- A+
A- A+

Sermaye Liberalleşti Peki İnsan Özgürleşti mi?

Liberalizm, bireysel özgürlükleri ve hakları savunma iddiasındaki ideolojidir. Liberaller genellikle seküler devlet, çoğulcu demokrasi, inanç özgürlüğü, serbest ticaret, basın özgürlüğü ve özel mülkiyeti savunurlar.

Liberalizm, her ne kadar özgürlük temalı bir ideoloji olarak siyaset literatüründe yer alsa da kelimenin Latince kökenlerine inildiğinde aslında özgürlükten ziyade serbestleşme anlamı taşıdığı görülür. Özgürlük doğal ve fıtri bir durum olmasına karşın serbestleşme başka bir güç tarafından yakalanmış, ele geçirilmiş birinin o gücün elinden kurtuluşunu ifade eder.

Avrupa’nın yozlaşmış Hıristiyanlık üzerinden kurduğu zalim düzen insanların yaratılıştan gelen doğal haklarını gasp etti. İnsanın, insanla, devletle, toplumla ve yaratıcısıyla olan ilişkilerini engelleyen kurumlar ve kurallar ağıyla zorba ve baskıcı bir sistem kurdu. Kiliseler din ve vicdan hürriyetini, krallar siyasal ve sosyal hakları, Feodalite, ekonomik ve ticari hakları gasp etmişti. İşte liberalizm, Avrupa’daki bu ifrat derecesindeki baskıya bir tepki olarak doğdu. Ancak bu ifrattan kurtulmaya çalışan insanoğlu, Kur’an ve Sünnet’in rehberliği yerine nefsine tabi olup onun her türlü isteğini tatmin etme peşine düşünce bu sefer liberalizmin tefrit ve bataklığına düşüverdi.

Aydınlanma Çağı veya Rönesans gibi isimlerle anılan reform hareketlerinin İslam âleminde yaşanmamasının en önemli sebeplerinden biri de aslında İslam dininin mülkiyet hakkı, düşünce özgürlüğü, din ve vicdan hürriyeti gibi fıtri hakları Kur’an-ı Kerim ile ilahi bir güvenceye almış olmasıydı. Hıristiyan Avrupa’nın Galileo’nun dünyanın yuvarlak olduğunu ve güneşin etrafında döndüğünü iddia ettiği için dinden çıkıp kafir olduğu iddiasıyla idam etmesinden yüzlerce yıl öncesinde Müslüman bilim adamları güneş sisteminde kaç gezegen olduğunu, dünya ile diğer gezegenler arasında ne kadar mesafe olduğunu hesaplamıştı.

Siyasi Etimolojide Kullanımı

Liberalizm, ilk zamanlar İngiltere kaynaklı, ulusal olmayan politikaları ifade etmek amacıyla kötüleyici ve suçlayıcı bir anlamda kullanılmıştır. İzleyen yıllardaysa anayasal monarşi ile parlamenter yönetim ilkelerini savunan milletvekilleri liberale olarak isimlendirilmiştir. Bir başka görüşe göre ise, Adam Smith, Ulusların Zenginliği kitabında, liberal ihracat ve ithalat sistemi ifadesiyle bu kavramını ilk kullanan yazar olmuştur. Kavram, zamanla düşünce özgürlüğünü, ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü ve serbest ticareti savunanları tanımlayan etiket durumuna dönüşmüştür.

Liberalizmin Siyasal Bir Sistem Haline Gelişi

Liberalizm, ilk defa felsefi olarak M.Ö. 400’lü yıllarda Sokrates’in öğrencisi Aristippos tarafından Kirene Okulu’nun, bir öğretisi olan Hazcılık veya Hedonizm adıyla siyaset literatürüne dahil edilmiştir. Aristippos’a göre insan davranışlarının nihai nedeni, mutlu olmak ve haz almak isteğidir. Epikuros da hazcılığı devam ettiren filozoflardandır. M.Ö. 306’da doğan Epikuros, ölümden sonra bir hayat olmadığını ve dolayısıyla insanın bu dünyada mutlu olması gerektiğini ileri sürer. Ne var ki Epikuros, bedensel hazza karşı tinsel hazzı yeğler. Onun için en büyük haz, ruh dinginliğidir. Buna da bedensel zevkler peşinde koşmakla değil, bilgelikle varılır. Yine İlk Çağ Yunan Siyasi ve İktisadi düşüncesinde sofistlerden; Protagoras, Gorgias, Antiphon, Kallikles, Tharsymachos da liberal düşüncenin izlerine rastlanır.

Kur’an-ı Kerim’de Allah azze ve celle: “Kadınlara, oğullara, kantar kantar altın ve gümüşe, nişanlı atlar ve develere, ekinlere karşı aşırı sevgi beslemek insanlara güzel gösterilmiştir. Bunlar dünya hayatının nimetleridir, oysa gidilecek yerin güzeli Allah katındadır.” (Âl-i İmran, 14) buyurmaktadır. İşte liberalizm, insan fıtratındaki bu meyli iyi analiz etmiş ve sistematik bir cazibe suiistimaliyle insanları fevc fevc kendi köleliğine çekmektedir.

Liberalizm her ne kadar siyaset felsefesine ilk çağlarda girmiş olsa da siyasal bir sistem alternatifi olabilecek olgunluğa erişmesi için Orta Çağı beklemesi gerekti. Ortaçağ’da başlayan coğrafi keşifler ve akabinde sömürgelerden Avrupa’ya getirilen altın ve gümüş Avrupa’daki kilise, krallıklar ve feodal beylerden oluşan güç zincirine sermaye sahiplerinden oluşan yeni bir halka ekledi. Yeni ortaya çıkan bu sermaye grubu, yönetimde söz sahibi olmak için kurulu düzene karşı bir mücadeleye başladı. Bu mücadelenin sonunda Avrupa’da gerçekleşen siyasal, sosyal ve dini dönüşümler tarih sahnesinde Rönesans adıyla yer aldı.

Rönesans Hareketi

Rönesans ile birlikte bireycilik anlayışına dayanan yeni bir insan felsefesi doğmaya başlamıştır. Bu felsefeye göre, her bir birey kendisi için yaşamı neyin değerli kıldığına ancak kendisi karar verebilirdi. İnsan, cemaat, aile veya toplumsal tabakaların dışında toplumdan ayrı bir varlık olarak kabul edilmeye başlanmıştır. İnsan aklı, sürekli ileriye doğru gelişen tek yol gösterici kabul edilmiş, aklın kabul etmediği her şey reddedilerek akla uygun “rasyonel” bir düzen kurmanın arayışları başlamıştır. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramları da bu arayışların tarihsel sloganları olmuştur.

Hıristiyanlık âleminde dini liberalizm Saint Thomas d’Aquino’nun, Saint Paulus’un Bütün iktidar Tanrı’dan gelir.” sözüne karşılık, bütün iktidar Tanrı’dan gelir, fakat halkın aracılığıyla kullanılır.” görüşünü savunmasıyla başlamıştır. İlk kez iktidarın, birey lehine sınırlandırılması ve bireysel özgürlüğün korunması yönünde fikirler ortaya atan Aquino, bu anlamda Anayasacılık anlayışının ilk savunucularından birisi kabul edilebilir.

17. yüzyılda John Locke, gelenek ve otoritenin her çeşidinden kurtulmak gerektiğini, insan hayatına ancak aklın kılavuzluk edebileceğini ileri sürdü. Locke, her insanın yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarına sahip olduğunu ve sosyal sözleşmeye göre de hükümetlerin bu hakları ihlal etmemesi gerektiğini savundu. Kalıtsal ayrıcalık, mutlak monarşi ve kralların ilahi haklarına, devlet dini anlayışına karşı çıktı. Bu düşünceleriyle Locke, mutlakıyet yönetimlerini ilk sarsan kişi olarak tarihe geçmiştir. Liberal felsefe bu manada, krallıkları ortadan kaldırmak için mücadele eden devrimcilerin başlattıkları silahlı mücadelenin siyasi ve toplumsal meşruiyetini sağlamada hayati bir rol oynadı.

Amerikan Devrimi

Liberalizm, ilk aşamada Avrupa’daki yerleşik siyasi, sosyal, dini ve ekonomik yapıyı değiştirmeye muvaffak olamadı. Ancak, Avrupa’daki mevcut statükodan kaçarak Amerika’ya göç eden, maceracı beyaz adam hiçbir dini siyasi ve ekonomik otoritenin bulunmadığı Amerika kıtasında liberalizmi hâkim kılmayı başardı.

19 Nisan 1775’te başlayan Amerikan bağımsızlık savaşı, 4 Temmuz 1776’da Thomas Jefferson, John Adams, Benjamin Franklin, Robert R. Livingston ve Roger Sherman tarafından düzenlenen “Bağımsızlık Bildirgesi” ile zafere ulaşmıştır. Bu bildirge, liberalizmin ilk ve en önemli siyasal belgesi olarak tarihe geçmiştir. Siyasal liberalizm ikinci önemli zaferini Fransız Devrimi ile Avrupa’da kazanarak dünya çapında bir iddianın sahibi haline gelmiştir. Kanlı Fransız Devrimi’nin sonucunda “İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisi” Ulusal Meclis tarafından 26 Ağustos 1789’da kabul edildi. Bildiriyle insan haklarının evrensel ve doğal haklar olduğu, insanın sırf insan olduğu için kutsal ve dokunulmaz olduğu teyit edilmiştir. Bildiri, Katolik kilise örgütünün insanların vicdanları üzerinde kurduğu tekeli yıkmayı, din ve inanç özgürlüğünü taahhüt ediyordu.

Amerikan Devrimi ile başlayan ve Fransız Devrimi ile devam eden süreçte Liberalizm 18. yüzyılda Kuzey Amerika ve Avrupa’da devlet haline gelerek siyasi ve iktisadi olarak bir otorite olmayı başardı. Ancak 19. yüzyılın sonunda yoksulluk, işsizlik ve modern sanayi kentleri içinde göreli yoksunluk gibi sebepler klasik liberal fikirlere eğilimleri değiştirdi. 1929 yılında başlayan Büyük Bunalım liberal ekonomiye yönelik desteğin azalmasını hızlandırdı.

Liberalizmin Özgürlük ve Hoşgörü Anlayışı

Liberalizmin özgürlük anlayışı sadece Katolik kilisesinin kurallarına değil aynı zamanda İslam’ın da toplumsal temellerine karşı çıkmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de Allah azze ve celle: “Hevasını ilah edinen kişiyi gördün mü? Yoksa sen mi ona vekil olacaksın?” (Furkan, 43) buyurmaktadır. İslam’ın özgürlükten kastı insanın nefsinin esaretinden ve yeryüzündeki tağutların tasallutundan kurtularak Allah’ın yeryüzündeki halifesi olma makamına yükselmesidir. Oysa liberalizm insanın sadece bedensel ihtiyaçlarının tatminini asıl hedef olarak gördüğü için, insanı nefsinin, şeytanın ve sermayenin esiri haline getirmektedir.

Green’e göre, özgürlük, zevk almaya değer şeyleri yapabilmek veya zevk almak hususunda güç ve yeterlilik sahibi olabilmektir. Dolayısıyla, insanın gerçekten özgür olabilmesi için, yalnızca hukuksal güvence yeterli değildir. Aynı zamanda fiili olanaklardan, toplumun ürettiği mal ve hizmetlerden pay almalı ve ekonomik gücünü ortak refaha katkıda bulunacak şekilde artırmalıdır. Örneğin seyahat özgürlüğüne gerçek anlamda sahip olabilmesi için onun seyahat etmek istemesi halinde engellenmemesi yetmeyip, bilet alabilecek maddi imkânlara da sahip olması gerekir. Görüldüğü gibi liberalizm, aslında insanı bir üretici ve tüketici olarak ekonomik sistemin bir nesnesi haline getirmektedir.

Liberal Hoşgörü

Liberalizm, toplumsal ve siyasi tasarımı açısından çoğulcu ve tarafsızlık yanlısı bir teoridir. Bireysel özgürlüğün kısıtlanmasını her halükarda reddetmektir. İnsanların, davranış ya da eylemlerine topluma zarar verse bile müdahale edilmemesi gerektiği inancındadır. Charles Larmore’a göre, liberalizm, birlikte yaşamanın zora başvurmayan bir yolunun bulunabileceğine ilişkin umudu simgeler. Bir ülkenin geliştiğini gösteren en önemli unsur; farklı kültürlerin ve farklı düşüncedeki toplumların bir arada rahatça yaşayabilmesidir.

Bu ilke de, İslam’ın emr-i bil maruf nehy-i anil münker anlayışını ve El-Melik olan Allah’ın yeryüzündeki hakimiyetini ortadan kaldırmak amacındadır. Bir fiil toplumda çoğunluk tarafından kabul görüp talep ediliyorsa ve ekonomik olarak da bir değer üretiyorsa İslam’ın yasak ve haramları kapsamında bile olsa, liberalizm o fiili özgürlükler kapsamında güvenceye almaktadır. Örneğin, alkol, uyuşturucu madde kullanımı, cinsel sapkınlıklar, çıplaklık ve fuhşiyat toplumu yok eden hastalıklar olmasına rağmen liberalizm bunları bireysel ve iktisadi özgürlükler kapsamında değerlendirdiği için engelleyici müdahaleyi yasaklamaktadır.

Ekonomik Liberalizm

Liberalizmin bel kemiğini ekonomik gücü oluşturmaktadır. Adam Smith, insanları; kişisel menfaat hırsıyla hareket eden, bencil ve açgözlü varlıklar olarak tanımlıyordu. Adam Smith, felsefi olarak dini ekonominin önünde bir engel olarak görmüştür. Smith, ekonomiyi doğa kanunlarının varlığıyla açıklamaya çalışmıştır. 18. yüzyılda yazdığı Ulusların Zenginliği isimli kitabı liberal ekonomik felsefenin, özerk ve sistematik bir disiplin halinde tüm dünyada kabul görmesini sağlayan eserdi. Ulusların Zenginliği, serbest piyasanın görünmez bir el tarafından dengelendiği görüşünü savunmuş, sanayinin gelişimini engelleyen devlet kısıtlamalarını, gümrük vergilerini reddetmiştir. Her şeyin oluruna bırakılmasını savunan bu “laissez-faire” teorisi, ileriki yıllarda, özellikle 19. yüzyılda, tüm dünyada hükümetlerin koyduğu kanunları etkilemiştir. 20. yüzyılda da Dünya Ticaret örgütü, Dünya Bankası, IMF gibi küresel ticareti ve finansı yönetecek uluslar arası ağların temellerini atmıştır.

Liberal Demokrasi

Halkın referandum, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, ifade özgürlüğü, sivil toplum örgütleri, medya ve işçi ve işveren kuruluşları gibi kurum ve kuruluşlar aracılığıyla kamuoyu oluşturarak, yönetime doğrudan katıldığı bir model öngörmektedir.

Açık toplum aslında liberalizmin Truva atı olarak, liberal sisteme direnebilecek toplum ve devletleri içerden ele geçirmek amacıyla hazırlanan tuzağı tarif eden bir kavramdır. İlk defa Henry Bergson tarafından oluşturulan bu fikir, devletin ve politik sistemlerin şeffaf ve esnek davranması gerektiğini söyler ve hiçbir sırrın halktan gizlenemeyeceği iddiasındadır. Karl Popper’in iki ciltlik “Açık Toplum ve Düşmanları”ndaki tanımına göre açık toplum, siyasilerin kan dökülmeden devrilebileceği, bir toplum yapısıdır. Popperci açık toplum modelinde kimsenin mükemmel devlet hakkında bilgisi olmadığına göre, kamu politikaları adına yapılacak en iyi şey, yürüttüğü politikayı değiştirmeye hazır bir devlet yapısıdır. Açık bir toplum aynı zamanda çoğulcu ve kozmopolit olmalıdır ki, eldeki problemlere en fazla bakış açısıyla bakılabilsin. Tarihinin belirsiz ve akışkan olduğunu ileri süren Popper; Platon, Hegel ve Marx gibi tarihsel gelişimin bilinebilir olduğunu ileri süren düşünürlere karşı çıkarak toplumların geçmişten gelen tecrübe hafızasını reddeder.

Liberalizmin İslam Dünyasına Etkileri

Liberalizmin insanlara vaat ettiği özgürlükler Kur’an’daki ilahi kurallar ile garanti alındığı için Müslüman âlemi bu ideolojiye pek itibar göstermedi. Bu yüzden İslam dünyasında 20. yüzyıla kadar liberalizmin etkilerine pek rastlamıyoruz. Ancak liberalizmin yayılmasının önündeki en büyük engel olan Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıldan itibaren siyasi ve askeri gücünü kaybedip 20. yüzyıl başlarında yıkılmasıyla birlikte liberal fikirler İslam coğrafyasında da yayılmaya başladı.

SONUÇ OLARAK

Liberalizm ve onun uzantısı olan beşeri sistemlerin dünyayı ve insanlığı ne hale getirdiğini zamanımızın Nobel ödüllü iktisatçısı Joseph Stiglitz “Eşitsizliğin Bedeli” adlı eserinde gayet güzel özetlemiş;

ü  Her yıl 20 milyon çocuk açlıktan ölürken, dünyada 1,4 milyar aç insan varken, 600 milyon obez bir koşu bandının üstünde fazla yağlarını eritmek için ter döküyor.

ü  Starbucks için kahve üreten bir çiftçinin oradan bir bardak kahve satın alabilmesi için 3 gün çalışması gerekiyor.

ü  Uzak Doğu’da 6-12 yaş arası kızlar 200 dolar gibi komik paralarla seks kölesi olarak satılıyorlar.

ü  Tayland’da Disney fabrikası için çalışan bir çocuğun Disneyland’a girecek parayı çıkarması için 55 gün çalışması gerek.

ü  Afrika kıtası dünyanın altın rezervlerinin %90’ını elinde bulundurmasına ve her sene 8,5 milyar dolar değerinde pırlanta çıkarılmasına rağmen, Afrika kıtasında açlıktan binlerce insan ölüyor.

ü  Dünya nüfusunun %50’si dünya nimetlerinin %1’ine sahipken, dünya nüfusunun %1’i bu nimetlerin % 50’sine sahip.

ü  Siz hangi Tanrı’dan bahsediyorsunuz? Zavallı tüketim bağımlıları, artık farkına varın, taptığınız tek tanrı benim.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ekim 2016

Sayı: 339

İlkadım Arşiv