Aralık 2015 M. Tarık ÖZDOĞAN A- A+
A- A+

Sen Kaç Mikrop Yenebilirsin ki?

Her şeyi bilen Rabbimiz, peygamberlerini farklı farklı imtihanlara tabi tutmuş ki bizler için delil olsun, ibret olsun, kıssa olsun diye. Bizler başımıza gelen sıkıntılarda örnekler ararız. Aynı sıkıntıya duçar olan kardeşim, büyüğüm bu sıkıntıyı nasıl atlattı acaba diye düşünürüz. Bizler dünya dershanesinde her an bir şeylerle sürekli imtihan ediliyoruz. Bazen farkına varıyoruz imtihan sorularının, bazen de varamıyoruz. Farkına vardığımız zamanlarda da soruyu cevaplamakta zorlanıyoruz.

Hepimiz Eyyüb aleyhisselam’ın kıssasını okumuşuzdur. Peygamberdir Eyyüb aleyhisselam. Zengindir, yedi kız yedi erkek evladı vardır. Kendisi de bedenen hem kuvvetli hem de çok güzeldir. Ailesi ve çocuklarıyla çeşitli nimetler içerisinde müreffeh bir hayat yaşamaktadır. Ne güzel bir hayat değil mi? Çoğumuzun hedeflediği bir yaşam tarzı.

Eyyüb aleyhisselam mal, evlat ve sağlıkla imtihan olan bir büyük peygamberdir. Kıssayı hikâye şeklinde okumak hatta arada bir de vah vah veya ne büyük bir peygambermiş de bunlara sabretmiş demek inanın çok kolay. Asıl mesele bizler de aynı imtihanla baş başa kaldığımız zaman, bu imtihan karşısında ne yapıyoruz veya nasıl davranıyoruz sorusunun cevabındadır. Allah Teâlâ bizleri sağlıklı kıldığı zaman iyi, bizleri seviyor da arada bir hastalık verdiği zaman mı bizleri sevmiyor? Zaten bizlerin kıssadan hisse alıp alamadığımız da benzer imtihanlardaki tavrımızla belli oluyor. Eyyüb aleyhisselam gibi bizler de hastalıkla imtihan olduğumuzda eğer ki Eyyüb sabrını gösterebiliyorsak o kıssayı sadrımızla okuyup, hayatımıza uygulamışız demektir. Ama tam aksi bir tavır sergileyip isyanları oynuyorsak o kıssa sadece satırlarda kalmış demektir.

Bu yazıyı yazmaya hazırlandığım zamanlarda Rabbim beni bir kez daha hastalıkla imtihan etti. Ey kulum! Sağlık ve hastalık imtihanını yazacaksın öyle mi? Al sana hastalık dedi bir nevi. Anlayıp sabredebildiysek işte o zaman Eyyüb aleyhisselam kıssasından hisse alabilmişiz demektir. Rabbim bizleri belli bir yaşa kadar sağlıkla imtihan etti ki en zor olanı da bu biliyor musunuz? Çünkü sürekli aynı hal üzere bulunmak insanın bazı şeyleri unutmasına sebep olabiliyor. Sağlık da öyle işte.

Hastane köşelerinde inim inim inleyen hasta kulları unutuyoruz mesela. Ya da herkesi kendimiz gibi sağlıklı zannediyoruz. Diş ağrısı çeken bir insana dünyaları verseniz ne yapacak ki! Hâlbuki basit bir diş ağrısı değil mi? Ya da evladı, eşi, babası ağır bir hastalığa yakalanan insana bırakın dünyayı, kâinatı versek ne kıymeti var ki! İşte burada Kanuni Sultan Süleyman’ın meşhur beyti daha bir anlam kazanıyor:

“Halk içinde muteber bir nesne yok sıhhat gibi.
Olmaya cihanda bir nefes sıhhat gibi.”

Peki, etrafımızda bunlarla denenip sınananlar yok mu? ‘Hem de ne kadar çok’ dediğinizi duyar gibiyim. Gün geçmiyor ki tanıdıklarımızdan birinin kanser hastalığına yakalandığını duymayalım. Ya da vefat edenleri…

Yaşadığım yerde ilkokul arkadaşımın kan kanserine yakalandığını duydum, o da benim cilt hastalığına yakalandığımı duymuş ki bu hastalık sonunda saçlarımın çoğu döküldü. Arkadaşım beni yanına çağırdı. Bana moral verecek. Arkadaşımı gördüğümde kemoterapi sebebiyle saçları, kaşları, sakalları dökülmüş bir haldeydi. Tabi onu bu halde görünce gözlerim doldu. Arkadaşım bana çeşitli tavsiyelerde bulundu. Ben de ona toplum sana nasıl bakıyor diye sordum. “Hocam, inan öyle düşüncesiz insanlar geliyor ki, maymuna dönmüşsün gibi benzetmelere varıncaya kadar çok bilinçsiz yaklaşım sergiliyorlar.” dedi. Ben de aynı tepkilere maruz kaldım çünkü. Alaycı bir ifade tarzıyla arkamdan şöyle sesleniyorlardı: “Hocaaa! Saçları ne yaptın yav?” ya da “Hocaaa! Saçları da yemişsin!” vb insanı kırıcı ifadeler. İşte bu noktada Eyyüb aleyhisselam’ı gerçekten anladıysak hemen aklımıza gelmeli. Şeytan, Eyyüb aleyhisselam’ın kavmine de “Eyyüb’ün hastalığı size de geçer. O’nu şehrinizden kovun.” dememiş miydi? Dolayısıyla imtihan içinde imtihan oluyoruz. Hastalıkla imtihan olurken, çevrenizdeki, insanların alaycı ifadeleriyle de imtihan oluyorsunuz. Zaten bu süreçte Şeytan peşinizi hiç bırakmıyor. Nasıl olur da bu kulu bu zayıf anında Rabbine isyan ettiririm diye.

Rahmetli Zeki Soyak hocamızın hastalık dönemlerinde ağzından yanlışlıkla bir “ah” çıkmasına defalarca tevbe ettiğini hepimiz okumuşuzdur. O mübarek insan da bizlere tüm hayatıyla örnek olduğu gibi hastalığında da örnekliğini bir kez daha göstermiştir. Müslüman en ağır hastalıklara da yakalansa tavrı böyle olmalıdır diyordu hal diliyle. Doktorunun ifadesiyle “Tekrarlanan ışın tedavisi ve bir doz aldığı kemoterapi sonucu saç ve sakalı dökülüp seyrekleşmiş, zayıflamış ve benzi solmuştu. Bu halde kendisini görenlerin üzüldüğünü görünce hemen bunların geçici olduğunu, zamanla bunların düzeleceğini söylüyor, maddi kayıpların önemli olmadığını, asıl mühim olanın manevi kayıp olduğunu söylüyordu.” Son günlerinde dahi hepimizin bildiği o muhteşem duasını yapıyordu Hocamız: “Ya Rabbi! Ben yirmi yaşındaki bir gencin hizmet aşkını duyuyorum. Eğer ecelim gelmedi ise senden hizmet ömrü istiyorum.” diyebiliyordu.

Ulul azm Peygamberlerden İbrahim aleyhisselam Kur’ani ifadeyle “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” (Şuara, 80) diyor; Eyyüb aleyhisselam ağır bir hastalık imtihanında bir kez bile ah etmiyor, dili Rabbini zikredemez hale gelince: “Başıma bu dert geldi. Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya, 83) diye niyaz ediyordu. (Onun için toplumda “ah” deme “af” de derler. Çünkü “ah” bir nevi şikâyet anlamına gelebiliyor.) Eyyüb aleyhisselam’a bu sabrın mükâfatı olarak eski mal, mülk, güzellik ve evlatlar verildi. Ama en önemlisi Sad Suresi 44. ayetin ifadesiyle “O, ne iyi bir kuldu. Daima Allah’a yönelirdi.” iltifatına mazhar olmuştu. Düşünsenize yüce Yaradan’dan “O, ne iyi kuldu” iltifatına mazhar oluyorsunuz. Bu iltifata bir mazhar olabilsek…

Bizler de sağlıklı olmaya gayret göstereceğiz. Sağlığı bize lütfeden Rabbimize sürekli hamd içerisinde olacağız. Sağlıklı iken yapmamız gerekenlerin azamisini yapma gayreti içerisinde olacağız. Başımıza gelen hastalıklara sabredeceğiz. Bileceğiz ki bize emanet verilen bir beden var. Bu beden bize ait değil. Sağlıklı olduğumuzda kendimizi çok güçlü zannediyoruz ya. Hâlbuki görmek için 30 bin defa büyütmemiz gereken mikrop ya da virüsler tarafından organlarımız hasta oluyor, yataklara düşüyoruz. Aslında biz bir ‘hiç’iz. Hastalıklar bizlere hiç olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyor.

Bu bedenin bizim olmadığını hatırlatma anlamında geçireceğimiz hastalıklara sabrettiğimiz sürece Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in müjdesine nail olacağız inşallah: “Bir mü’mine hastalık isabet eder, sonra Allah bu mü’mini o hastalıktan kurtarırsa o hastalık, bu mü’minin günahlarına kefaret, ilerde başına gelecek işler hakkında ona öğüt olur. (Fakat) bir münafık hastalanır da sonra iyileşecek olursa, tıpkı sahiplerinin bağlayıp da salıverdiği bir deve gibi olur. Kendisini niçin bağladıklarını da bilmez, niçin saldıklarını da bilmez.” (Ebu Davud)

Bir hastanın yanına girdiğin zaman sana dua etmesini iste. Çünkü onun duası meleklerin duası gibi (makbul)dir. (İbni Mace)

“Kişi için Allah katında öyle bir derece vardır ki, bu dereceye sağlığıyla imtihan olmadıkça nail olamaz, ona sadece o musibetle/hastalıkla ulaşılır. (El Metalibul Aliye)

“Mü’min kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık, bir üzüntü hatta ufak tasa isabet edecek olsa, Allah onun sebebiyle mü’minin günahından bir kısmını mağfiret buyurur. (Müslim-Tirmizi)

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Aralık 2015

Sayı: 329

İlkadım Arşiv