Temmuz 2014 Atilla DEĞİRMENCİ A- A+
A- A+

Savrulan Zihinlerde Takva

İslam, insanlığın her alanda devam edilebilirliğini sağlayan yegâne nizam; Müslüman ise bu hayatta kendisi insana yakışır bir şekilde yaşadığı gibi etrafındakilerinin de insana yakışır bir şekilde yaşaması için mücadele eden eşref-i mahlûktur. Allah Teâlâ’ya, Rasulullah aleyhisselam’a ve çevresindeki insanlara karşı sorumluluğunu bilen Müslümanların hâkim olduğu ve sözlerinin dinlenir olduğu toplumlarda insanlar zulüm görmeden yaşamışlardır. Etnik ve dinî kimliği ayrıştırılmaksızın insan olmanın getirdiği yücelikle hayatlarına devam etmişlerdir. İnançlarının gereğini yapabilmeleri için toplum ve idarecilerden destek bile görmüşlerdir.

Allah Teâlâ’ya ve Rasulullah aleyhisselam’a söz hakkı tanımayan, hayatı çağdaşlık denilen safsata ve maddi doyumlar olarak gören, insanları sömürebilmek için her türlü yolu mübah kabul eden insancıkların sözlerinin etkin olduğu ve bunların saygın kabul edildiği toplumlarda zulüm hayattan eksik olmamıştır. İnsanlar şekil, etnik kimlik ve dinî olarak ayrımlaşmaya maruz bırakılmıştır. Bu batıl sistem kendi hayatını devam ettirebilmek için kendisi dışındaki her türlü anlayışa, yaşantı tarzına ve düşünceye ya hayat hakkı tanımamış ya da bunları kendisine benzeterek farklı anlayışların, yaşantı tarzlarının ve düşüncelerin devamını sağlamıştır. Böylece insanın düşüncesini şekillendiren temel kavramlara yeni anlamlar yüklemiş ve sistemin devamını sağlamıştır.

Bir anlayışı, yaşantı tarzını ve düşünceyi -ki bunlar ‘din’den kaynaklanır- kendisine benzeterek devamını sağlamak demek farklı olan her şeyin asliyetini bozarak değiştirmektir. Bu tür yaklaşımların kabul edildiği toplumlarda zulmün karanlığı insanlar üzerine tahakküm kurmuştur. Her türlü farklılığı kendisinden kaynaklandırdığı için de ne yaratıcıya kulluk kalır insanlarda ne de şahsiyet.

Geçmişten günümüze toplumların ifsat olmasında ve kitapların tahrif edilmesinde bu süreç geçerli olmuştur. Bu ifsadın başlangıcı ve en önemli tahrifatı insanı düşünmez hale getirmek için kavramlar üzerinde cereyan etmiştir. Çünkü düşünme kavram üzerinden gerçekleşir ve kavram bilincin temelidir. Düşünme yeteneğini ve bilincini yitiren toplumlar sömürüye açık hale gelir.

Bu çerçevede İslam’da çok önemli yeri olan ve belki de üzerinde en çok oynanan, tahrif edilmeye çalışılan kavram üzerinde duracağız. Bu kavram TAKVA!

Takva Nedir?

Kulun rabbine karşı içinden kaynaklanan ürperti ve imanı amelle destekleyen bir heyecandır, takva. Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmeye devam ederken nehyettiği haramlarından kökten bir kopuşla uzaklaşmaktır. Benlik derdinden kulluk şuuruna yükselmektir. Basit bir korku duygusu değil üstünlük vesilesi olan ve titizlikle devam etmesi gereken hayat anlayışıdır. 

Yine Takva, cennetlik olmak isteyen insanların atması gereken ilk adımdır yani Allah’a iman etmektir. Zulmün karanlıklarından hem kendisini hem de etrafındakileri kurtarabilmek için Allah’ın mü’min kullarında belirginleşen hareket ve mesuliyet duygusudur. Mü’minleri ihsana doğru koşturan kulluk arzusudur. İnsanların verdiği sadece kişiyi ilgilendiren eziyetlere ve sıkıntılara ‘onları affet’ emriyle yaklaşmaktır. Kur’an-ı Kerim’e ve emirlerine gözleri kör kulakları sağır kesilmemektir. Rasulullah aleyhisselam’ın uygulamalarının peşinden hassasiyetle gitmektir.

Bir başka yönüyle de Takva, psikolojik ve sosyolojik bunalımların kaynağı değil, çağlar öncesinden aldığını çağlar sonrasına iletebilme hassasiyetidir. Şekilden kaynaklanan değil, yaratıcısına kul olmanın verdiği onurla hayatın ve insanın farkına varmaktır. ‘İbadetlerle’ meşgul olmak değil, ‘kulluk’la meşgul olmaktır. Sorumluluktan kaçıp kapalı mekânlara sığınmak değil, insanların arasında sorumluluklarını -gücünün yettiğince- yerine getirmektir. İnsanlar için değil, ‘Allah için’ hareket etmektir.

Takva’nın Zıddı

Allah Teâlâ insanın içine genel anlamda korkma/sakınma duygusu olarak ifade edebileceğimiz takvayı koyduktan sonra imtihan gereği fücuru da koymuştur. Böylece dış dünyada var olan imtihan iç âlemde de devam etmiştir.

Fücur; parçalamak ya da yırtmak anlamına gelir. Ulema bu anlamlardan yola çıkarak fücuru, hayâ ve din örtüsünün yırtılması olarak tanımlamışlardır. Yani fücur, Allah Teâlâ’nın ‘en hayırlı örtü’ olarak ifade buyurduğu takva örtüsünü yırtmak/parçalamaktır. Bu çerçevede takva Allah Teâlâ’ya iman etmek ise fücur heva ve hevesin peşinden gitmektir. Takva ne kadar örtünmek, örtmek ise fücur da bir o kadar açılmaktır, ifşa etmektir. Takva ne kadar edeb ise fücur bir o kadar yüzsüzlüktür. Takva ne kadar doğruluk ise fücur bir o kadar yalana batmaktır. Takva ne kadar tevazu ise fücur bir o kadar kibirdir. Takva cennet yolculuğu iken fücur cehennem odunu olmaktır. 

Toplumumuzda Takva

Allah Teâlâ’nın emriyle yaptığımız temizlikler, ibadetler ve davranışlar insanlarda gözle görülebilir değişikliklere neden olur. Yapılan ameller bedene, dile ve ahlaka mutlaka yansır. Bu yansımalardan hareketle takvalı-takvasız ayrımı yapamayız. Çünkü takva tam anlamıyla gönlümüzde/iç âlemimizde gerçekleşen bir olgudur. İnsanların gönüllerine muttali olamadığımız için de takva hangimizde fazla hangimizde az bilemeyiz. Gelişen teknoloji henüz takvametreyi icat edemediği için -ki kesinlikle icat edilemeyecek- mü’minlerin gönüllerindeki sakınma duygusu ne kadardır tespit edemeyiz. Gönlümüzün sahibi kim ise takvayı ölçme işini O’na bırakmak gerekir. Kendi kafamıza ve kıstaslarımıza göre ‘şunun fazla, bunun yok, ötekinin çok az’ demeyelim. Bilmediğimiz bir alanda ölçü verip de kendimizi rezil rüsvay etmeyelim.

Kendimizi rezil rüsvay etmeyelim dedik ama gelgelelim toplumumuza. Bilmediği alanlarda yorum yapmasıyla meşhur olan toplumumuz yaşantısıyla özdeş bir şekilde takvaya farklı anlamlar yüklemiştir. Özellikle tarikata müntesip olan kardeşlerimizin sıkça kullandığı takvaya;

• Sosyal hayattan uzaklaşarak yalnız yaşamak

• Çevresinde gelişen olaylara sessiz kalarak hayatta pasifleşmek

• Nafile ibadetlere çokça yönelmek

• Bir âlimin yazdığı eseri defalarca okumak

• Bireysel anlamda çok fazla ibadet etmek, ibadet eksikliği bulunmamak

• Tarikata girmek

gibi anlamlar verilmiştir. Bu anlamlar çerçevesinde takva anlayışı şekillenen bir insanda şu özellikler göze çarpar: 

• Bireysel menfaatleri her şeyin üzerinde olan

• Sadece kendi iç dünyasına yönelen

• Kendi bildiklerini en doğru zanneden

• Hayatta olabildiğince pasif 

• Yönetilmeye -diğer ifadeyle sömürülmeye- uygun

Tabii ki böyle bir insan dünyadaki bütün sistemler tarafından kabul edilecek bir varlıktır. Bir dediğini iki etmez. Sosyal hayata karışmadıkça da bırak ‘ibadetlerini’ yerine getirsin.

Hâlbuki İslam’ın emirlerine göre hassasiyetler oluşturan bir mü’minde şu özellikler belirleyicidir:

• Bireysel veya fert bazında bir yaşantının değil toplumsal veya cemaat anlayışıyla bir yaşantının peşinden gider. Bu yaklaşım içerisinde hayat boyu mücadele eder. Bir yandan musibetlere sabır gösterirken diğer taraftan insanları Hakk’a ulaştırma çabasından vazgeçmez. 

• İyiliklerin yaygınlaşması, kötülüklerin azalması için etrafındakilerle samimi, sevgiye dayalı ve seviyeli bir ilişkisi vardır. Oluşabilecek herhangi bir hatadan ısrar etmeden vazgeçer ve hatasını sorumlusuyla çözme yolunu seçer. Hata yaratıcıyla alakalı ise O’na, kullarla alakalı ise kullara yönelerek af talep eder. Böylece gasp edilen hakkı sahibiyle düzeltmiş olur. 

• Hayatı anlayabilmek için Kur’an ve Sünnet onun temel kaynağıdır. Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet’e doğru bir bakış açısı edinebilmek için farklı eserlere yönelir. Ancak bu eserlerden birine takılıp defalarca onu okuyarak “bu eserde her şey var, başkasına gerek yok.” saflığında cümleler kurmaz.

• Hayatında iman çok önemli bir yer tutar. İmanın gereklerini yerine getirebilmek için sürekli mücadele halindedir. Bu mücadele; kalbî, ahlakî, bireysel, sosyal ve toplumsal alanlarda gerçekleşir. Sadece bireysel sorumlulukları değil hayatın tüm alanlarıyla ilgili sorumluluklarını yerine getirir.    

Yanlış Yaklaşımlar Nasıl Düzeltilir?

Ayların ve haftaların saat gibi geçtiği şu ahir zamanda Müslümanlar olarak bizi dinamik bir şekilde ayakta tutacak zihinsel ve bedensel hassasiyetlere ihtiyacımız var. Bu hassasiyetleri kuşanabilmek için yalnızca ‘Allah için’ Kur’an’a ve Sünnet’e sımsıkı sarılmamız gerekmektedir. Ayrıca hassasiyetlerimizin devam etmesi için de düşüncelerimizi çağdaş/modern sistemlerin süflî prensiplerinden korumamız gerekiyor. Bu aşamada düştüğümüz tehlikelerin en büyüğü kavramlarımızı çağdaş/modern sistemlerin yöntemleriyle açıklamaya çalışmak. Bizi medeniyetimizden uzaklaştıran bu yaklaşımdan da şiddetle kaçınmak gerekiyor.

Aynı şartlar içerisinde içeriği başkalaştırılmak istenen kavramlarımızı düzeltmek için şu iki hadis-i şerif bizlere bir hayli yol gösterecektir:

“Kur’an Allah’ın yeryüzüne indirdiği ipidir. Kim düşerse onunla ayağa kalksın.” (Tirmizî)

“Size iki şeyi emanet bırakıyorum ki bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe sapıtmazsınız. Bunlar Allah’ın kitabı ve Sünnetim.” (Müttefekun Aleyh) 

Bu iki hadis-i şerifle yanlış davranışların, yanlış yorumlamaların, yanlış yönlere sapmanın nasıl düzeltileceği anlatılmaktadır. Hangimizin düşüncesi bozulursa, kavramı değişirse, hayat algısı bozulursa Allah’ın kitabı ve Rasulullah’ın sünneti bizi kendimize döndürmek için müracaat etmemizi bekliyor. 

Anlamı farklılaştırılmaya, değiştirilmeye veya bozulmaya çalışılan her kavramımız için Allah Teâlâ’ya ve Rasulullah aleyhisselam’a dönmek bizi kesinlikle dosdoğru yola çıkaracaktır. Takvaya ulaşmaya çalışan mü’min kullar da zaten bu yolu seçerler. Bu mü’min kulların Allah’ın kitabı ve Rasulullah aleyhisselam’ın sünneti ile en ufak biçimde araları açılsa tevbe eder, istiğfar eder ve sorumluluklarını yerine getirmeye çalışırlar.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Temmuz 2014

Sayı: 312

İlkadım Arşiv