Ağustos 2017 İbrahim ÇİFTÇİ A- A+
A- A+

Öykünme mi Gıpta mı Aşağılama mı?

Şimdi paylaşıyoruz. Bize ait olmayanları paylaşıyoruz. Paylaşılan yazı veya resimler de incelenmiyor. İçinde bulunan aykırılıklar ya da gizli mesajlar dikkate alınmıyor.

Nostalji ya da “Ah eski…” ile başlayan, özenme içeren paylaşımlarla farkında olmadan karamsarlıklar, olumsuzluklar aşılanıyor. Eskinin çok iyi, yeninin çok kötü olduğu düşüncesi eskiye takılıp anı okuyamayanlara aittir. “Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer.” diyen şairin yaşantısında hayal ettiği geçmiş hiç yoktur. Şaheser mabedlerimizi, muhteşem zaferlerimizi sıcak şehirleri, insanları ve sokaklarımızı şiirleştirirken sadece seyrettiğini, içine giremediğini, özüne inemediğini bilmekteyiz.

Kendileri bir şey yapamayan, eser ortaya koyamayan, başaramayanlar geçmişin parlak günlerine takılıp kalırlar. Hem kişisel hem ailevi hem dini hem milli hem de tarihi yönden geçerli olan bir takılmadır bu. Hâlbuki geçmişle avunmak yerine “ben ne yaptım, ne yapabilirim” sorusuna cevap aranması yerinde olur.

Bizi tarihimizin parlak dönemleriyle uyutmak isteyenler de olabilir. Bizim geçmişe takılmamızı isteyen düşmanlarımız da olabilir. Öyleyse ne biz ne başkaları bizi mazimizle oyalamalıdır. Yaşadığımız hayata bakmalıyız. “Kuşa bak” dercesine yükselme dönemleri ve büyük şahsiyetlerin hayatlarıyla uyutulmamalıyız. Oradan hareketle “Biz onlar gibi olamayız. Bizden bir şey olmaz. Biz adam olmayız…” gibi cümlelerle inisiyatifi başkalarına kaptırıp umutsuzluğa da düşmemeliyiz.

Muhasebeyi kendimiz yapmalıyız. Başkalarının istediği muhasebeyi de isteyene göre değerlendirmeliyiz.

Yazımızın başında paylaşımlar dedim. Ayrı bir yazıda bunun üzerinde durulması gerekir. Ama bana geldiği gibi sosyal medya üzerinden gelen bir paylaşıma bakalım. “Ne idik, ne olduk…” başlığı ile paylaşılanları bir daha okuyun. Biz öyle miyiz, dedelerimiz de öyle miydi? Oturamadığı için ayakta duranlarla oturmayanları karşılaştırırsak yanlış yaparız. Geçmişteki bazı insanları da öyle değerlendirmeliyiz.

İstisnaları bir kenara koyarak soralım: Ölen, hayatına yetiştiğimiz büyüklerimiz bilhassa kırsal kesimde evvabin, teheccüd, işrak… gibi nafile namazları kılanları nerdeyse görmezdik. Bankanın faiz kurumu olduğunu, tesettürün mahiyetini, haram ve helallerin çoğunu, İslam Devletinin gerekiliğini ve onun mücadelesini, cihadın, hicretin gerçek anlamını bimezlerdi. Yani bir şuurlu bir müslüman değildiler. Ama BİLDİKLERİNİN MÜSLÜMANI İDİLER. Biz şimdi çok biliyor ama bildiklerimizi yaşamıyoruz. Bu da ayrı bir mesele.

Düğünler

Geçenlerde Cumhurbaşkanımız Hindistan gezisinde Hint düğün sektörüne dikkat çekerek müteşebbisleri oraya yönlendirince “ya bizim düğünler” diye düşündüm.

Uzun zamanlardır konuşulan bir konu düğün. İslami hassasiyeti olanlar nasıl bir düğün yapmalı? Mekânın özelliğinden katılımcıların nitelik ve isteklerine, programın içinin nasıl doldurulacağına kadar düşünmek durumundayız.

Yine “ah o eski günler…” diye başlayan faydasız özentileri bırakıp gelenek ile yeniyi nasıl bir araya getirebiliriz? İslam’a aykırı her şeyden nasıl kaçınırız diye kafa yormalıyız. Salt eleştiriyi bırakıp yeni yol ve alternatifler sunalım, gösterelim insanımıza. Hayrettin Karaman Hoca fetvalarıyla çözüm sunardı. İfrat ve tefrite kaçmadan İslami olanını bulabiliriz.

1-İsraftan kaçınılmalı. Bir kere oluyor diye yanlışa ve israflara kılıf aramayalım.

2-Alkol verilen mekânlarda kesinlikle düğün yapmamalıyız. (Bazı otel, motel ya da restoranlar gibi) Düğün esnasında üstü örtülse bile.

3-Davetlileri kadın erkek karışık oturmak zorunda bırakan mekânları tutmamalıyız. Tutulmuşsa ona göre düzenleme yapıp ayırmalıyız.

4-Programları dini içerikli olsun diye sohbet, Kur’an kıraati gibi etkinliklere boğup düğün havasından uzaklaştırmamalıyız. Bunlar dinlenmediği için bunların ve icra edenlerin değeri düşürülüyor.

5-Hem evlilik hem de sünnet düğünlerinin bir eğlence, şenlik olduğunu unutmamalıyız. Bunun gereklerini dini hudutlar içinde yerine getirmeliyiz.

Peki nasıl bir eğlence? Hayrettin Karaman Hoca’nın fetvalarından yola çıkarak söylemek gerekirse; Korkmadan, çekinmeden, hadislere uygun zamanımız eğlencelerini uygulayabiliriz. Mesela hadis-i şerifte Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Haram beraberlikle helal beraberlik arasındaki fark; evlenmek, def çalmak ve duyurmaktır” buyurarak müzikli düğün merasimi düzenlemenin mubahlığına işaret etmemiş mi?

Hatta bunun içindir ki, sırf nikâhı ilan etmek maksadıyla davul, zurna, def gibi enstrümanların düğünlerde çalınabileceğine cevaz verilmemiş mi? Davul ve zurna ile bazı kahramanlık ve halk türküleri söylense ne olur? İnsanın nefis ve heveslerine hitap etmediği için kimse bir şey diyemez. Günümüzde davul zurna olumsuz gösterilere sebep olduğu zaman davul zurna çalınmasına ruhsat verilmiyor. Doğrudur tabi.

Düğünlerde ve başka törenlerde müzik eşliğinde oynanan oyunlar eğer edebe ahlaka aykırı değilse neden olmasın. Abdullah bin Abbas’ın sünnet ettirdiği oğlu için eğlence düzenlediği ve bunun için para ödeyerek erkek oyuncular tuttuğu bilinmektedir.

Kadınlar da erkekler de kendi arasında dini ölçülere uyarak çalsın oynasın, eğlensin ne olur? Ama kadınların erkeklerin yanında oynaması kesinlikle haramdır. Erkeklerin kadınların yanında oynayabileceği ama edep ve ahlaka aykırı hareketleri yapmamaları gerektiği belirtilmiştir. İmam Gazalî düğün, bayram ve şenlik günlerinde erkeklerin kendi aralarında oyun düzenleyip, oynamalarında bir sakıncanın olmadığını kaydeder. Halk oyunlarımızın ne mahzuru var? Niçin oynamıyor, oynatmıyoruz?

Yine düğün, bayram ve şenlik günlerinde çeşitli ikramlarda bulunmak da iyidir. Düğün yemeği “velime” muhakkak olmalıdır. Herkes kendi kesesine göre israf etmeden her türlü ikramda bulunabilir. Mesela geleneğimizde var olan damadın para atması, şeker ve fındık fıstık dağıtılması devam ettirilmesi gereken adetlerdir.

Düğünler, sünnetteki tavsiyelere uyularak, İslamî hudutlar çerçevesinde yapılır, örnek düğünler oluşturulursa aynı zamanda güzel bir çığır açılmış olur. Unutulmamalıdır ki, güzel örneklerin artması nispetinde şikâyetçi olduğumuz kötülüklerin önü alınacaktır. Yoksa hem şikâyetçi olup, hem de alternatif üretemezsek kimseye bir diyeceğimiz kalmaz.

Bu arada düğün organizasyonlarında Müslümanlar devreye girmelidir. Onlar “nasıl bir düğün yaparız” sorusuna değişik alternatif programlarla karşılık verebilmelidir. Tıpkı “davetiye” basımında olduğu gibi. Selam ve dua ile…

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ağustos 2017

Sayı: 349

İlkadım Arşiv