Şubat 2013 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Okumuşluğun Zararları

Almanya’da bir okul müdürü, her öğretim yılı başında öğretmenlere şu mektubu gönderirmiş:

“Bir toplama kampından sağ kurtarılanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi gereken şeyleri gördü. İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi bilen hemşerilerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite mezunlarının vurup yaktığı insanlar... Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum. Sizlerden istediğim şudur; öğrencilerinizin önce insan olması için çaba harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin. Okuma yazma, matematik, fizik, coğrafya, tarih, edebiyat, çocuklarımızın daha fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.”

Efendimizin, şerrinden Allah’a sığındığı faydasız ilimlerin mahiyeti, yaşadığımız günlerde daha bir anlaşılır hal almıştır. Faydasız ilimlerin topluma hangi angaryaları dayattığı ve hangi gayr-i meşruluklara zemin hazırladığını yaşayıp görmekteyiz.

Bilgi, tarihin hiçbir döneminde günümüzdeki kadar para etmemişti. Müspet bilimlerin bu kadar revaçta olduğu bir dönem neredeyse yok gibidir. İşin acı tarafı günümüzde insanlara ahiret saadeti sağlayacak ilimlerin de maddi menfaatlere feda edilir hele getirilmiş olmasıdır.

Kur’an’î ifadeyle söyleyecek olursak; bilenle bilmeyen elbette bir olmaz. Lakin bilinenlerin niteliği ve ne için kullanıldıkları bilgi sahibine üstünlük sağlayacak yegâne kıstas olmak zorundadır. Bilinenler kişinin ebedi hayatında, ona faydadan çok zarar getirecekse nasıl üstünlük vesilesi kılınabilir! Asr-ı Saadette onca malumata sahip olmasına rağmen esas bilinmesi, tanınması gerekeni bilmeyen İslâm düşmanına “Ebu Cehil” denilmesi oldukça anlamlıdır.

Çeyrek asır öncesinde toplumumuz,  okumuş insanlara şimdikinden daha çok saygı duymakta idi. Müspet ilimlerle mücehhez kişilere bilgili görgülü olduklarına inandıkları için, dini ilimleri kuşananlara ise ilme ve dine olan saygılarından dolayı hürmet ederlerdi. Hatta hatta toplumun numuneleri okumuş kesimden olurdu. Bunun ana sebebi az çok okumuş insanın sorumluluk taşıyacağına olan inanç idi. O zamanlar, toplumsal bir rol üstlenen okumuş şahsiyetler öncelikle toplumun değerlerine sahip çıkmak durumunda idiler. Çünkü her hangi bir branşta tahsil yapmış olanlar henüz köylerinden, sılalarından fikren kopmak durumunda değillerdi. Babaları ile dünya görüşleri ayrı bile olsa, bunu çatışma mevzuu yapamazlardı. Ailenin okumuşları, görev icabı gurbette olsalar dahi geleneklerine göreneklerine sahip çıkmaktan geri durmazlar; en azından bir dini bayramı analarının yanında geçirmeye ahdederlerdi. Dahası  Anadolu’nun okumuş çocukları bir dava uğruna tahsil yaptıklarını unutmazlardı.

Ne zaman, dava bilinci yerini yaşama sevinci ve haz kültürüne terk etti, işte o zaman okumuşluk zararlı olmaya başladı. Okuyanların benliklerindeki tevazu, kendini misafir hissetmeye başlayınca, izzet-i nefis de izzetini bırakıp tek başına yaşamaya mahkûm oldu.

Nefis, insanı felakete sürükleyen her şey demektir. Nefis, farklı olmayı, farklılıklarla öne çıkmayı ve önde olmakla da övünmeyi emreder. Okumuşlar nefsin bu isteklerine boyun eğmeye hazır hale gelince, okumuşluğun toplumu iyiye doğru dönüştürme vazifesi de sona ermiş anlamına geliyordu.

Modern vahiy kaynaklarının her nefse üflediği sahip olma ve zevk alma duygularından en çok okumuşlar etkilenmektedir. Öğrenilen bilgiler insanlığa yararlı olabilecek etkinlikler için değil, daha ziyade fertlerin kendileri için elde etme ve zevklenme yollarının keşfi için kullanılmaktadır. Bu sebeple sahip olunan ve tüketilen her şey, okumuşların daha çok dünyevileşmesine ve etraflarından kopmalarına sebep olmaktadır. Bu bağlamda son dönemlerde toplumumuzda bir siteleşme furyasından bahsedilebilmektedir. Siteleşmenin ana unsurunu zengin meslek gurupları oluşturmaktadır. İçlerinde iyi niyetli ve inanan insanları da barındıran bu günün yüksek katlı siteleri, geçmiş dönemlerin güç kaleleri mesabesindeki sitelerden sadece görüntü olarak farklı. Aslında ikisi de aynı amaca hizmet etmektedir. İkisi de kibri ve zenginliği simgeliyor, ikisinin de ortak tarafı zamanlarının önde gelen okumuşlarının icadı olması.

Tüketim mihrakları her şeyi standart hale getirerek daha çok tüketim sağlayacaklarını çok iyi bildikleri için görülen görülmeyen her şeye bir standart üretmenin farz(!) olduğuna inanırlar. Günümüzde aklınıza gelen her şeyin bir standardının olması bundandır. Standartlar  bilimsel verilerle elde edilen bir sonuçlardır.  Bilimsel veriler, insanların boyunun kilosunun ve zekâ ölçüsünün ideal standardını açıklayarak kişilerin zihinlerinde yeni yeni hedefler oluştururlar. Böylece ana hedeflerden sapmalar başlar. Okumuş sömürücülerin icat ettiği hedefler arasında gidip gelen zavallı insanlar da yine okumuşlar arasından temayüz eder.

Yakın tarihimizin konforlu hayat sürme ve nimetler elde etme bakımından pek de parlak olmayışı, yarım asır önce bu topraklarda yaşayanlar üzerinde aşırı bir tesir bırakmamıştır. Evet, ezilmişlerdir. İnançları uğruna çile çekmişleridir. Bütün bunlara karşılık, susarak mücadeleyi yeğlemişler, memleketin geleceği için isyana başvurmamışlardır. Bu dönem insanları kadere inanan, tevekkülün ne olduğunu az çok bilen ve memleketin şartlarını idrak ettikleri  için hakkından fazlasını istemeyen bir neslin temsilcileri idi. Onlar için en büyük hazine kanaat idi. Bu sebeple, bu insanlar arasından market açılışında dağıtılan tavuklardan kapabilmek için birbirini ezen görgüsüzlere rastlanmazdı. Bizlerin bu günlere gelmemizde az çok etkisi olan bu nesil aynı zamanda hayâ sahibi idi. Televizyon ekranlarında kendilerine kamera çevrildiğinde hemen yaşmağı ile yüzünü kapatan bir nine görürseniz kimlerden bahsetmiş olduğumu anlayacaksınız. Ne gariptir ki, sözünü etiğim bu insanların kahır ekseriyeti okumamış kişilerden oluşuyordu.

Bu gün nimetler yanlış amaçlar için tüketiliyorsa, yeryüzü yavaş yavaş stres yuvası büyük bir cehenneme dönüşüyorsa, bilgi, kardeşlik ve adalet için kullanılmıyorsa burada okumuşların payı büyük olmalı.

Benim okumuşluğum beni köklerimden koparıyorsa, daha çok bencilleşmeme yardım ediyorsa, bu sebeple de derdimi anlatacak hiçbir fert bulamayacak hale getiriyorsam; ben neyleyeyim bu okumuşluğu!

Yazımızın başında aktardığımız metinde, okul müdiresinin vurguladığı gibi, okumuş  öğretmenlerimiz, zeki, başarılı(!), gözü açık, menfaatleri uğruna dünyayı yakıp yıkabilecek  nesiller yetiştiriyorsa bu okumuşluğa bir dur demeli. Bu günün okumuşluğu hesaba çekilmeli. Okumuşlar, bu okumuşluk neyin okumuşluğu, kime ne faydası var diyerek  kendilerini sorgulamalı. Hepimiz, biz hangi okumayı ihmal ettik de okumuşluğun bir faydasını göremiyoruz sorusuna cevap aramalıyız.

Ve son söz, zararın neresinden dönersek kârdır. 

**

Kuşe-i Tebessüm

Kar ve tipinin yoğun olduğu, yolların geçit vermediği, kamyoncuların cayır cayır kar lastiği aradığı günlerde, şehir merkezine uzak bir köyde hasta vatandaşımız vefat eder. Zar zor cenaze yıkanır kefenlenir. Kardan dolayı, cenaze namazı ancak caminin içinde kılınabilir. Köylülerin açtığı cığırlardan götürülerek alel acele, aylarca önce hazırlanmış mezara defnedilir. Sonrasında Kur’an-ı Kerim’den kısa bir  aşr-ı şerif  okunur. Beş on kişiden oluşan cemaatin yarısı, mezar örtülür örtülmez kıraati beklemeden oradan ayrılmıştır. Geriye kalan vatandaşların bakışları arasında İmam hemen talkın vermeye başlar ve direk meseleye girer:

“Ettiysen bulursun, aldı isen verirsin, şimdi gelirler... Görürsün...”

Bu işlerden az çok anlayan biri hocaya sorar:

“Hocam bu nasıl talkın!?”

Hoca:

“Bu talkın, tipi talkını, tipi!” Diye cevap verir.

N.E.


Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2013

Sayı: 295

İlkadım Arşiv