Haziran 2013 İbrahim ÇİFTÇİ A- A+
A- A+

O Daha Küçük (Mü)?

Doğmak yeryüzüne ayak basmaktır. İlk ağlayışın yorumları farklıdır. Zahmetsiz, korunmuş bir hayattan, zahmetli mücadele gerektiren bir hayata ya da bir gurbete ayak basmanın hüznü, rahatsızlığı ağlatabilir sabiyi. Daha o yaşta sorumluluk yüklemiş ona Yaratıcı ve  annesi. Karnını doyurmak için harcanması gereken bir gayret gerekiyor.

“Siz başıboş bırakılacağınızı mı zannettiniz?” sorusunun içinde cevabı var. İstifham sanatıyla, sorumluluk hatırlatılması yapılıyor. Başıboş değilsiniz. Mes’uliyet  sahibisiniz. Aslında,  zahmetli ve mücadeleci bir hayata ilk ayak  basan çocuk bile karnını doyurabilmek için sorumlu tutuluyor. ”Armut piş ağzıma düş.” anlayışı yok.

Hilkatin gereği sorumluluklar yanında,  yaşamanın gereği sorumluluklar vardır. Bu sorumluluklar, hayatı anlamanın, yaşamanın, şahsiyet oluşumunun bir gereğidir.

Erkek çocuklarına alınan oyuncakların niteliği ile kız çocuklara alınanların niteliğinin farklı olması ya da kız ve erkek çocuklarının hilkatin sonucu farklı nitelikteki oyuncaklara, davranışa ilgi duymaları da sorumluluk yükleme ve yüklemedeki farklılıklara dikkat çekmektedir.

İki ve üç yaşındaki çocuklara paytak paytak gezerken “şunu getir, bunu babaya ver” gibi küçük emirler bir görev ve sorumluluk hatırlatmasıdır. Dört beş yaşında baba veya annesine su götüren çocuk, altı yaşında elindeki el testisi ile mahallenin pınarından su getirirken bir görevin insanı olduğu,  o evin bireylerinden birisi haline geldiği hatırlatılıyor.

7-8 yaşlarında hayvanları suya götüren, onları yemleyen 9-10 yaşlarında da elini kürek ve kazmaya alıştıran, 10-12 yaşlarında çuval sırtlamaya, odun kırmaya çalışan erkek çocuğu her yaşın getirdiği, yüklediği görevlerle pişiyor ve şahsiyetini oluşturuyor. Sonra, atını, eşeğini, ineğini, tarlasını ve  bahçesini sahiplenen bir kişi. Pişerek, öğrenerek, yaşayarak oluşan şahsiyet.

Evde de herkes yerini bilir. Evin en küçüğü su hizmetini, getir götür işini, yumuşu, yapacağı için “babışlığa (pabuçluk)” yakın bir yere oturur büyükler kendi aralarında konuşurken. Her yaş kendisini başköşeye yaklaştırır. Dede, baba, oğul sıralaması oturmada da gereklidir. Gidenin yerine oturmak onun sorumluluk ve görevlerini üstlenmektir.

Kız çocuklarının da ebe, anne, kız sıralamasıyla bir hiyerarşi içerisinde olduğu bilinmektedir. Onların da hedefleri bellidir. Genç kız olmak, gelin, anne, kayınvalide olmak. Bunların evdeki konumları da bilinir. Herkes sırasını bekler. Oturacağı yeri de görev ve sorumluluklarını da bilir.

Şehirleştik, hiyerarşide sıkıntılar oluştu. Görev ihmalleri devreye çıktı. Biz, bizim “bu bozuluştaki sorumluluğumuz nedir?” sorusunu kendimize sormadığımız için hep ”ah eski zamanlar, bizim zamanımızda …” ile başlayan cümlelerle geçmişi, kendi yıktığımız geçmişi özlediğimizi belirtiriz.

Şimdi şehir hayatında sorumluluklarla pişireceğimiz yavrularımız yok mu? Bakkaldan ekmek almaya neden anne veya  babalar  gidiyor? Büyüklere su ikramını neden küçükler zorluyor? Evin büyüğü gelince yerinden kalkan küçük neden yüz hatlarıyla rahatsız olduğunu belirtiyor? Çoraplarını neden ortaya atıyor, ayakkabılarını niye yerine koymuyor? Ertesi gün çorabını niçin annesi veriyor, kendi attığı yerde araması istenmiyor?

Evin tertibinde niçin her yaştaki çocukların kendi yaşlarına göre sorumluluk almıyor? Yeme içme, oturma kalkma, konuşma susma, girme çıkma, yatma kalkma gibi hususlarda niçin evin her bireyi sorumlu tutulmuyor?  Bunun sorumlusu hep küçükler mi?

Gereksiz ve abartılı merhamet,  aşırı sevgi ve ilginin de sorumluluk paylaşımında yanlışlıklara sebep olduğu görülüyor. Sorumlu olunan işlerin niteliği değişse bile, sorumluluk yok edilmemeli. Her yaşın getirdiği yükleri büyükler yüklemekten (aşırı sevgi ve merhamet sonucu), çocuklar da yüklenmekten(sevgi ve ilginin istismarı sonucu) kaçınmamalıdır. Şahsiyet sahibi olmayan çocuklardan şikâyet edenler, kendi sorumluluklarına bakmalı herhalde.

Geleceği emanet edeceğimiz çocuklara, gençlere sadece bilgi yüklemek ya da dünyevî hedefler göstermek gibi  hususlar görevi yerine getirmiş olmak değildir herhalde. Hayatın zorluklarından ve kendilerinin çektiklerinden  bahsederken çok zevk alan büyükler, küçüklere(!) sorumluluk verirken neden cimri davranıyorlar acaba? Çocukların kendilerini geçmesinden  mi korkuyorlar dersiniz?

Emaneti devredeceğimiz gençlerimiz sadece bilgi ile teori ile  yetinmemeli her yönüyle uygulamanın içinde olmalıdır. Hayat yaşanarak öğrenilir. Herkes kendi ayakları üzerinde durmalıdır. Kimse durduk yerde saçını süpürge etmemeli, okutmak için de ceketini satmamalıdır. Sahi büyükler bu sözleri fedakârlığımızın derecesini artırmak veya fedakârlık edilenleri teşvik etmek  için mi söylüyoruz? Her ikisi de diyorsak, onlara yaşlarının sorumluluklarını yerine getirmelerini sağlayacak vazifeleri de vermeyi ihmal etmemeliyiz. Acımasızlık kadar aşırı merhamet de zararlı olmaktadır. “Aşırı merhametten  maraz doğarmış.”

İbrahim ÇİFTÇİ

BÂB-I ADÂLET*

İstanbul’u bulmûş adam hiç çekme eziyyet

Saymakla da bitmez ki hiç mevcûd-i meziyyet.

Tek gülle perîşan olunmazmış ki be bülbül

Her bir tepe yetmiş gülün hep aşkına hasret.

Kılmış ve donatmışsın en hoşlar ile yâ Rabb!

Sordum ki bulunmâz imiş hiç böyle vilâyet.

Mihrap ki o, mihmandarın ervâhı* içindir

Gökkubbeye dillerle haykırdıkça tilâvet.

Misler misi her yer. Ve sen, elbet Ayasofya’m!

Miras mı kalır bunca ev. Evler ki kazûlet!

Çok imparatorluk gören ey şanlı seniyye*

Eyyüb gibi giryan* gömen topraklara Rahmet!

Bin belki de on bin adam aşkınla sınanmış.

Mecnunlara (binlercedir) sensin sebebiyet.

Hoştur diye çok kimsenin ilhâmına girdin,

Nesbel de girizgahta hem, bir bâb-ı adâlet.

mef û lü / me fâ î lü / mef û lâ tü / fe î lün

NESBEL

Bâb-ı Adâlet: Adalet kapısı  

Ervâh: Ruhlar  

Seniyye: Yüksek, çok kıymetli olan  

Giryan: çok gözyaşı dökmüş kimse


Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Haziran 2013

Sayı: 299

İlkadım Arşiv