Temmuz 2017 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Nüktedanlık ve Mizah

Nüktedanlık, insanın temel özelliklerinden biridir. Bu vasıf yek diğeri ile konuşmaya başladığı zamandan beri insan tarafından kullanılmaktadır. Belki de çıkarmaya çalıştığı ilk kelime için harfleri telaffuz etmeye yeltendiğinde beyninin başka bir bölümünde oluşmuş bir potansiyeldir. Nükte yapabilme özelliği muhataplarına yönelik nutuk özelliği barındıran âdemoğlunun zihninde oluşmuş başka bir fikrî jimnastik alanıdır.

Kişi günlük konuşmalarına, münasebetlerine, hal ve tavırlarına nükteyi dâhil etmeye başladığında aslında kendini tanıma aşamalarını hızlı kat ediyor demektir. Bu özelliği, ona güven sağlamaktadır. Eşine dostuna, konuşmalarına ek olarak nükte ile cevap vermesi güven izharı anlamına gelir. Çünkü normal yollarla kendini ifade etmenin dışında duygu ve düşüncelerini başka bir kanal ile aktarabilmek öz güven işaretidir.

Nükte yapabilen insanlar aslında karşısındaki hemcinslerini kabul ettiğini de ifade etmiş olmaktadır. Genellikle duyduğu herhangi bir cümleyi desteklemek veya eleştirmek için nükte yaptığından bu nükte sahibinin muhatabını kabul edip, ona kendi doğrularını ilka etme çabasında olduğunu gösterir. Kimi zaman yapacağı nükte sayesinde eleştireceği kişiyi tamamen reddetmeye çabalasa da zımnen o kişiyi bir kabul ediş mevcuttur. Kabul etmese zaten cevap verme ihtiyacında olmayacaktı. Böyle bir durumda da ders verici sonuç ortaya çıkmazdı. Tabi ki bu müsbet manada bir kabullenme anlamına asla gelmez. Mehmed Akif’in “Üstad ne bu hal! Maymuna dönmüşsün” diyen hasmına “Peki öyleyse” deyip, yüzünü muhatabından başka yöne çevirmesi bu kabilden enfes bir nüktedir.

Nükte ya da bugünkü karşılığı ile espri yapabilmek zekânın açılmış olması ile mümkündür. Nükte ile cevap verme incelik ister ve yapısından dolayı hazırcevaplılık gerektirir. Hazır cevaplılık ise, hızlı düşünmenin bir neticesidir. Ancak pratik zekâlılar hazır cevap olabilir. Tabi ki her nüktedan kişi her zaman hazır cevaplı olmayabilir. Bunun en önemli sebebi insanın, hayatının her alanında ve her muhatabın karşısında kendisini rahat hissetmeyişidir. Diğer bir anlatımla, güven bakımından eksik olduğu noktalarda nükte yapabilme özelliğini yitirir.

Mizahın geniş yelpazesinin bir bölümünü oluşturan nüktedanlık aslında doğallığın bir sonucudur. Edep ve hayâ sınırlarını çiğnemeden içinden geldiği gibi davranmak, olayları bu şekilde değerlendirebilmek nüktedanlığın başka bir anlatımıdır. Belki de gülmenin vakarlı olmayı ifna edeceği anlayışını yumuşatarak insanlık tarihi boyunca gülmeye ve biraz neşelenmeye yol açması da doğallığına leke getirmemektedir. Bu bakımdan nükte, toplumların hem düşünce hem dil bakımından zenginliklerine büyük oranda katkılar sağlamaktadır.

Esprilerin ana dayanağı gerçeklerdir. Öncelikle gerçek bir olgu ya da olay nükte yapmak için olmazsa olmaz şartlardandır. Gerçekliği olmayan bir espri yalan anlamına gelir. Nüktenin ya da esprinin dinen de meşru olmasının dayanağı bir nebze bile olsa gerçeklikleri beyan etmesinden kaynaklanır. Diğer taraftan muhatabı şaşırtan ve dinleyenlerin zihinlerinin bir anda toparlanmasına sebep olan hakikat ise olmayan bir şeyin ya da olabilir bir vakıanın nükteye konu edinilmesidir. Kendisine “Ya Rasulullah ben cennete gidecek miyim?” diye soran yaşlı bir hanımefendiye “Hayır, cennete gidemeyeceksin.” diyerek cevap veren Efendimiz aslında bir gerçekliğe dayanmıştır.

Bu gerçeklik, kadının mevcut hali ile o yaşında, değişime uğramadan cennete gidemeyeceği gerçeğidir. Ya da cennete tamamen değişime uğrayıp gençleşerek kavuşacağı gerçeğidir. Burada nükte yaş gerçeği ile sarmalanarak sunulmuştur. Esas nükte, hanımefendinin cennete gidemeyeceğini duymasıdır. Böyle beklenmedik bir cevabı ansızın duyması zihnini alt üst etmiş ve onu ağlamaya sevk etmişti. Buradan nüktelerin ağlatıcı özellikleri olduğunu da öğrenmiş oluyoruz. Tabi ki Peygamberimiz nüktedeki gerçekliği daha sonra açıklayarak onun gülümsemesine vesile olmuştur.

Nüktedanlığı besleyen en önemli damar, âdemoğlunun hiciv kabiliyetidir. Seçme ve seçilme özelliğini birlikte taşıyan her akıl sahibi eksikleri ve mükemmeliyetleri görme vasfını elde etmiş demektir. Ayrıca insanın yaratılışından kaynaklanan belli başlı hususiyetlerinden olan tekâmül etme olgusu eksiklikleri görme ve eleştirme kabiliyetini de geliştirir. Kimi zaman akıl ve mantık süzgecinden geçirilen tenkit konuları ince bir zekâ ile mükemmel nüktelere dönüşür. Sözün tam burasında meşhur mizah ustalarımızdan İncili Çavuş’un bir nüktesini hatırlayalım: İncili Çavuş, İran elçiliği görevini deruhte edip İstanbul’a döneceği sırada, İran Şahı görkemli bir uğurlama töreni hazırlar. İleri gelenlerin ve halkın hazır bulunduğu törenin sonunda Şah, İncili Çavuş’a bir at hediye etmiş ve: “Bu küheylan benim hediyemdir. Yolculuk esnasında binersin.” demişti. Ama bu öyle bir attı ki; uyuz mu uyuz, cılız mı cılız, zayıf mı zayıf. Üf desen yıkılacak. Ayakta zor duracak kadar yaşlı.

İncili Çavuş adeta kendisiyle alay edilircesine böyle bir at hediye edilmesi karşısında bozulmuş, ama bozuntuya vermeden ağzını atın kulaklarına götürerek bir şeyler söylemiş. Sonra da kulaklarını atın ağzına götürerek bir süre dinlemiş ve basmış kahkahayı. Başta Şah olmak üzere vezirler ve halk, şaşkın şaşkın bu manzarayı izledikten sonra Şah sormuş: “Atla ne konuştun? Sen ata ne dedin? At sana ne söyledi ki böyle kahkahayla gülersin?” İncili Çavuş şöyle demiş: “Ben ata sordum: Ey ruhumun ruhu! Tanır mısın Hz. Nuh’u?” Şah: “Eee! At ne dedi?” deyince İncili Çavuş: “Valla, at bana şöyle dedi: “Nuh da ne ki be gardaş, sırrımı kimseye etme faş, Ben Hz. Adem’e taş taşımışam, taş.”

Mizah her ne kadar, herkesin anlayış ve zekâ kudretine göre değişen lastikli ve kaypak bir mevzu olsa da nüktedanlık bizim topluma has kültür enstrümanlarından biri durumundadır. Ne var ki, daha düne kadar bir mizah edebiyatından bahsedebilirken, bugün bu özelliğimiz de yok olmaya başlamıştır. Halk arasında ağızdan ağza dolaşan Nasreddin Hoca ve Temel fıkraları da olmasa nükte bakımından fakirin fakiri bir hale evirilecek gibiyiz. Bir asır önce Karagöz, Âlem, Boşboğaz. Gıdık, Alay, Hayal, Kalender, Geveze, Perde, Falaka, Dalkavuk, Kalem, Cem, Aydede, Davul, Etek, Yuha, İncili Çavuş, Malûm, Gecekuşu, Nekregû, Guguk, Lâklâk, Zuhuri, Cingöz gibi yerli mizahın en güzel örneklerini sahifelerinde toplayan gazete ve dergiler[1] yerlerini bugün, yabancı dillerden aktarılan ya da internet sitelerinden devşirme müstehcen esprilere bırakmış haldedir. Bu hal nüktenin toplumsal barışa olan muazzam katkılarını yok etmektedir.

Nükte ya da espri ve genel olarak mizah tenkit vazifesini görmekle beraber, ciddî meselelerle uğraşmaktan yorulmuş dimağlara sükûn ve huzur verir. Komikliği ve tuhafı arayan mizah, iğneleme de olsa tenkit eylediği makamı, müesseseyi, şahsı darıltmaz. Hele hele her gün ekranlardan canlı kanlı ölüm görüntüleri yayımlanırken bir nebze de olsa nüktelerle, mizah unsurları ile zihni ayrı dünyalara götürmek en iyisidir. Evet biz de sözümüzü yemeyip yazımızdan yorulanları bir nükte ile dinlendirelim. Ünlü şair Nef’i kendisine “kelp” diyen Tahir isimli birine bakınız nasıl karşılık vermiş:

“Bana Tahir Efendi kelp demiş

İltifatı bu sözde zâhirdir.

Malikî mezhebim benim, zira

İtikadımca kelp tahirdir”

 


[1] Hilmi Yücebaş, Türk Mizahçıları Nüktedanlar ve Şairler: Önsöz yazısı.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Temmuz 2017

Sayı: 348

İlkadım Arşiv