Ocak 2015 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Ne İdik, Ne Olduk?

İlahi kanunlar insanın değişmesini kendi iradesine bağlar. Bu nedenle iyi ya da kötüye değişimin yegâne müsebbibi âdemoğludur. Kul ister, Allah yaratır; sonuçta toplum değişir. Değişimin iyiye doğru olması için yüreklerin topluca atması elzemdir. Tek sesle yükseltilen değişim talepleri cılız kalmaya mahkûmdur. Bu yüzden İslâm, cemaat ve cemiyeti öngörür.

Aslında hiçbir insan evladı bile bile kötüye dönüşümü arzu etmez. Ya birilerinin zorlaması ile kendini kötüye dönüşmüş bulur ya da yanılma sonucu kötüyü tercih ettiğinin farkında olmaz.

Allah’ın istediği bir hayatı yaşamak her inananın hedefi olmalıdır. Bu uğurda her mü’minin elinden geleni yapması inancının gereğidir. Aynı idealleri taşıyan mü’minler bir araya geldiklerinde değişim ufukta beliriyor demektir.

Ne var ki ufukta gözüken her değişim, hedeflenen değişim olmayabilir. Veya kendisine yaklaştıkça kişisel ve toplumsal tesirlerin etkisi ile sanrılaşan bir heyula da olabilir. Kim bilir! Şimdilerde, ellili yaşlarına merdiven dayayanlar “Kim bilir!” sitayişinin kimlerin zihnine bir ünlem attığını çok iyi bilirler.

Dahası “Ne idik ne olduk?” sorusunu orta yaşta olan dindarlar cevaplandırmalıdır. Hesap verme sırası onlardadır. Türkiye tarihinin en son inanç mücadelesinin verimli dönemine bu kesim şahit olmuştur.

Mevzuyu açalım ki, yeni nesiller de meselelere vakıf olsun. Konunun en can alıcı sorusu şudur: Daha çeyrek asır öncesinin gençleri hayallerini gerçekleştirebildiler mi?

Zihninizden geçen cevapları sorgulamıyorum; tabi ki kalkınma, modern nimetler ve kimi inanç özgürlükleri bakımından daha ilerde olduğumuz inkâr edilemez. Ancak bunlar bir iktidar olgusunun sonucudur.

Bizim ideallerimiz hayat buldu mu, yoksa inkisara mı uğradı?

Rad Suresi’nin on birinci ayetinin ifade buyurduğu “değişim” hangi tarafa doğru gerçekleşmektedir? Mutlak iyiye doğru bir değişim mi var ortada? Yoksa tersi bir değişim mi gerçekleşiyor? Kendimizi yoklayalım. Yaşamakta olduğumuz gerçekliklerimizi gözden geçirelim. Bunun için, yakın geçmişimize bir göz atalım ki hatalarımız, sevaplarımız ortaya dökülsün. Kimi itiraflarda bulunmaktan çekinmeyelim ki, gençler aynı hataları tekrar etmesinler. Ve Allah’a çok çok dua edelim ki, hafızamız zayıflamasın.

Ne kadar da çabuk unutuyoruz! Dostlar! Hep ileri, hep ileri bakmak, bizi tüketiyor. Geriye dönelim ve soralım. Örneğin, ümmet idealimize ne oldu? Evlatlarımıza bu ideali aktarabildik mi? Yoksa mazlum

Müslümanlar üzerinden sadece duygusal ümmet anlayışı mı zerk edeceğiz! Kötülüklerle savaşacak mücahitlerimiz nerdeler? Yedi güzel adamın arasına karışıp, güzel atlara binip, geçip gittiler mi?

Dertli ve meselesi olan insanlarla büyüdük biz. El yevm, derdi olmayan hasta müslümanların türemesine bir türlü mani olamıyoruz. Bize öğretilen “Lâ havle ve lâ kuvvete illa billah...” cümlesine inanarak güne başlar ve kendimizde güç vehmetmeden hayata devam ederdik. Son dönemlerde her şeyi başarabileceğimiz vehmi bu cümleyi dillerimizden ve kalplerimizden sildi sanki.

Nefis tezkiyesini öğütleyen irfan sahiplerine kulak vermeyi sevmiştik. Yarım asır geçemeden onların yerini, nefis takviyesini öneren bilim adamları aldı. Bir zamanlar herhangi bir faiz kurumunun önünden geçmeyi bile büyük günahlardan sayar; şimşek gibi fırlayıp günaha bulaşmaktan korkardık. Şimdi hangi bankanın ne kadar faiz uyguladığını satır satır ezberleyip, fakirlere yol göstermeye gayret eden dindarlarımız yetişti. Devletin kooperatiflerinden faizli diye gübre bile almayan ehl-i salât insanımız, faizli kredi kuyruklarında salâvat çeker hale geldi.

Makam istenmez; verilirdi. Şimdi tek istenmeyen, istemeyen oldu. Salih amel sahipleri, mansıp uğruna birbirlerine bir sövmedikleri kalan kişiliklere dönüştü. Daha düne kadar, önümüzde uygun görecek ya da “münasip değildir” diyecek büyüklerimiz vardı. El’ân, biz büyükler olduk lakin “münasip midir?” diye soracak nesiller yetiştirmeyi ihmal ettik.

Eskiden muvaffakiyet dilerdi dedelerimiz. Muvaffakiyetin kapsamında “Yaratıcının dilemesine uygunluk” vardır. Biz, henüz teşhisi yapılamamış, tedavisi olmayan, “başarı” diye bir hastalığı çocuklarımıza bulaştırdık.

Bizler bugünkü kadar hür insanlar değildik. Keyfe mâ yeşâ yaşayamazdık. Evlerimizde ayrı dünyaları yaşadığımız çalışma odalarımız yoktu. Derslerimize hane halkının gürültüsü ya da radyodan dinlediğimiz türküler eşliğinde çalışırdık. “Başaramazdık” ama başkalaşmazdık da. Şimdi, çalışma odalarında “başarıya” mahkûm ettiğimiz yeni nesil, bırakın başkalaşmayı git gide yabancılaştı bizlere.

Karışanlarımız vardı. Bizlerle hemfikir olmayan kişilerle bile iletişim kurabilirdik. Memleketin geleceği için saatlerce tartıştığımız muhaliflerimiz olurdu. Ya şimdi! Aynı musluklardan su içen arkadaşlarımızla para, ev, araba dışında bir şeyler konuşamaz hale geldik. Dost sohbetlerinde belki aferinler fazla değildi, lakin hatalarımız üslubunca söylenirdi. Alınmazdık.

Çünkü dostluktan, samimiyetten şüphe edilmezdi. Şimdi kimsenin işlerimize karışmasına tahammül edemez bir bencilliğin dehlizlerinde yaşıyoruz. Üstelik güvensiz, sahte dostluklar üretmekten geri durmuyoruz. Çok dostlarımız var, ama yalnızız.

Bir zamanlar, değişim isteği sadece ve sadece “adam olmak” tabiri ile dile getirilirdi. O vakit “adam olmak” her şeydi. “Adam gibi adam olmak” Efendimizin örnekliğinden başka bir şey değildi. Adam olmayı terk ettik. Evlatlarımıza adam olmak yerine mühendis, doktor, öğretmen, bürokrat, olmayı telkin etmeyi tercih ettik.

Âlimlerimiz vardı, dava uğruna uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüş. Şimdi, birbirine düşmüş, sınır tanımaz insanlardan feyiz almaya çabalıyoruz.

Hayallerimiz, ideallerimiz ve biz... Bir tezadın içinde gibiyiz. Doğru, umut bir yanımızı sarmış. Diğer yanımızda ahlaki yozlaşma dimdik ayakta bizi bekliyor.

Ne idik, ne olduk!

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ocak 2015

Sayı: 318

İlkadım Arşiv