Mecnun Juliet’i Severse, Romeo da Leyla’yı İstetir mi?
Ekim 2016 Sümeyye ÇİFTÇİ A- A+
A- A+

Mecnun Juliet’i Severse, Romeo da Leyla’yı İstetir mi?

Amr bin Luhay 5. yüzyılda Şam ziyareti sırasında putlara tapan bir kabile ile karşılaşır. Bunların ne işe yaradığını ve neden bu heykellere bu kadar saygı gösterdiklerini sorduğunda ‘Bunlardan yardım isteriz, yardım görürüz, yağmur isteriz, yağmura kavuşuruz.’ cevabını alır. Bunun üzerine Amr, Mekke’ye götürmek için put ister, talebi kabul edilir ve Hübel isimli put kendisine verilir. Luhay elinde Hübel ile Mekke’ye girer, halk görerek inanmanın dayanılmaz rahatlığının farkına varır ve artık putperestlik Mekke’de resmen başlamıştır.

Rotterdamlı Erasmus 15. yüzyılda elinde insan putuyla dünyaya sesini Hollanda’dan duyurur, ‘İnsan her şey için tek ölçüdür başka bir otorite, disiplin ve varlık aramaya gerek yok.’ sözü artık batının virdi olur. Bu sese en hızlı yankı İtalya’dan gelir, sonra İspanya, Fransa, İngiltere bu sese müzikle, resimle, heykelle cevap verir.

Çünkü onlarca yıl süren Haçlı Seferleri (1096-1204) kiliseye güven bırakmamıştı. Kudüs alınacak, doğunun zenginlikleri batının olacak, yoksul Avrupa halkı refaha kavuşacak diye çıkılan seferleri kim kazanırsa kazansın din hep kaybetmişti. Fransa ve İngiltere gibi iki Hristiyan ülke arasında toprak sebebiyle olan yüzyıl savaşları (1337-1453) batı insanına ‘Hangi Hristiyanlık?’ dedirtmişti Din adamları dışında kimse bilimle uğraşamazdı, kilisenin onaylamadığı bir fikir, bir icad, bir eser halka ulaşamazdı. Hıristiyanlık, Eflatun ve Aristo’nun görüşleri ile harmanlanıp hegemonya halini almıştı, eğer bir düşünce bu ideolojiye aykırıysa problem mutlaka bu yeni çıkan şeyde olmalıydı, kilise yanılamazdı.

Her yüzyılda halkın güvenini biraz daha kaybeden kilise adeta kaybettiği gücünü sert önlemlerle tekrar kazanmak istiyordu. Kilisenin konumunu sorgulayanlar için ENGİZİSYON mahkemeleri vardı. Bazen ‘Dünya kendi ekseni etrafında dönüyor.’ demek bile büyük günah olabiliyordu çünkü zaten tüm hakikatleri ruhban sınıfı biliyordu!

İdam edilemeyenler AFOROZ ediliyordu, yani muhalif şahıs dinden çıkarılıp toplumdan dışlanıyordu. ‘İsa nasıl hem tanrı hem insan olabiliyor, insan niye Adem peygamberin günahıyla doğuyor?’ sorusu önce aforoz sonra engizisyonla sonuçlanabiliyordu. Bir ülke, bir şehir ya da bir topluluk kiliseye itaatsizlik ettiği anda ENTERDİ (toplu halde dinden çıkarılmak) uygulamasına maruz kalıyordu. Pişman olanlar için tevbe kapısı hemen açılmıyordu, belli bir meblağ karşılığında kiliseden alınan ENDÜLÜJANS BELGESİ alınabilirse belki affa layık olunuyordu.

Böyle bir düzende tabi ki Erasmus’un insan putu hemen kabul gördü. Copernicus ‘Evrenin merkezi dünya değil Güneş.’ diyerek kiliseyi şaşırttı. Yani dünya evrendeki gezegenlerden birisi, insanda tabiatta ki canlılardan bir canlı idi. Zaten dünya dönüyordu, dünyadaki nesnelerin hareketi ile gökyüzündeki nesneler aynı yasa ile yönetiliyordu, demek ki tabiatta azizlerin anlattığı gibi pek de öyle olağanüstü şeyler olmuyordu. Leibniz ve Descartes’la artık evren matematik formülleri ile açıklanır oldu. Belki de yaratıcı fikri açıklanamayan doğa olayları için mecburen ortaya çıkmıştı ama artık buna ihtiyaç yoktu. Tanrı ya yoktu (ATEİZM) ya da evreni yaratıp ortadan kaybolmuştu (DEİZM). Bunca şeyi düşünen akla sahip olan insanın hiçbir otorite karşısında başı önde olmamalıydı, hatta belki de Tanrı’dan kalan boşluğu insan doldurmalıydı. (HÜMANİZM)

Fizikten sonra sıra edebiyattaydı; Dante, Cervantes, Shakespeare, Montaigne, Voltaire ve diğerleri yüzyıllarca kilisenin karşısında küçültülen insanı yücelttiler. Mancınıkla zorla geriye doğru itilen bir cismin serbest bırakıldığı an ilk olduğu yerden bile çok çok ilerilere gitmesi gibi, asırlarca papalık tarafından ebedi cehennem korkusuyla geriye doğru çekilen batı insanını fazlasıyla ileri götürdüler.

Sonra sırayı felsefe aldı; İmmanuel Kant Almanya’dan seslendi: ‘Aydınlanma insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu erginleşmemişlik durumundan kurtulmasıdır. Haydi insan! Artık aklını Tanrı ya da peygamber ya da bir başkasının kılavuzluğuna ihtiyaç duymadan kullan.’ Descartes Fransa’dan isyan etti: ‘Eğer gerçekten hakikati aramak istiyorsan, her şeyden şüphe et.’ İngiltere’den Bacon kilisenin akla ve kalbe sığmayan dogmalarına karşı, gözlem ve deneyin önemini vurgulayıp ‘bilgi güçtür.’ dedi ve herkesi etkiledi. Almanya’dan Martin Luther ‘Din insan içindir, tüm dini kurumlar ve din adamları insana engeldir, Allah kulunu cehenneme atmayacak kadar merhametlidir.’ diyerek ibadetsiz, taatsiz bir insanlık dinini müjdeledi.

Ancak hayat boşluk kabul etmiyordu, yenisi alınmadan atılan eskinin yeri başka bir eskiyle hatta bazen daha da eskiyle doldurulabiliyordu. Tarihi M.Ö. 6. yüzyılda Thales’e hatta Buddha’ya, Konfüçyüs’e dayanan Hümanizm’in tekrar dirilmesi gibi.

Hümanizm popüler kültürde insan sevgisi olarak bilinse de; insan merkezcilik demektir, bir fiilin değerlendirilmesinde Tanrı’nın hoşnutluğunu değil, insanın görüşünü önemseyen, kaderin olayların üzerindeki etkisini kabul etmeyen, insanı evrendeki en yüce ve tek değer kabul edip dinlerin insana verdiği aşkın yönü inkâr eden bir akımdır. Siyasette niteliğin değil, çoğunluğun iradesi, istişare değil demokrasi, sınıfta saygı duyulan bir öğretmen değil öğrenci ile eşit bir eğitici, aracısız, ibadetsiz direkt kutsal kitaptan alınan dini bilgi, bunlar hümanizmin bizde ki izleri. Tevfik Fikretler, Ziya Gökalpler, Abdullah Cevdetler, Nurullah Ataçlar da hümanizmin çıkış sürecini, nasılını, niçinini bilmeden sahiplenenleri… ‘Benim bedenim benim kararım, benim hayatım bana karışamazsın, cinsel tercihimi sorgulayamazsın.’ 15. yüzyılın bugüne kalan kırıntıları.

Bu akımın yücelttiği akıl coğrafi keşifleri, Fransız devrimini, Rönesans’ı, reformu, sanayi devrimini gerçekleştirmiştir ancak insanın sınırlı aklının ürettiği her sistem gibi 100 yıl bile geçmeden hümanist batılı insan daha önce uğradığı belanın daha fenasını insanlığa uğratmıştır. Çünkü Batı insanı özgürlüğü, adaleti, eşitliği kanıyla-canıyla kazanmıştır o halde insanlar eşittir ama batı insanı daha çok eşittir. Bilim şu anki konumunu Avrupa insanına borçludur, bu gelişmeye katkısı olmayan akıllara sahip topluluklar pek te insan sayılmasalar yeridir. O halde gelsin sömürge sistemi, işgaller ve soykırımlar... Sistematik olarak yapılacak zulümler evrensel yerleşik bir eğitim paradigması ile müfredat olarak süslü, güzel paketlerle sunulur, eğitilen beyinler hırsızı suçlamayacak şekilde düşündürtülür, herkes ev sahibinin ilkel ve geri kalmışlığına yoğunlaşır, artık katil masumdur.

Hâlbuki batının ilkel toplum olarak gördüğü doğu da yıllarca her meşrepten, her mezhepten, her dinden âlim bilgi üretmiştir. Harizmiler, Şiraziler, Firdevsiler, Uluğ Beyler ilmi bir ırmak gibi görüp bizim de bir katkımız olsun diye düşünmüşlerdir. Çoğu zaman bilimde devrim sayılan kitaplarını, teorilerini isimsiz yayınlamışlardır. 7. ve 17. yüzyıl arasında batı kendini ararken Müslümanlar kendilerini aşmıştır. Ne zaman ki doğu, mancınıkla çok gerilerden önüne düşen batı insanının buhranlarıyla kirlenmiş zihninden çıkan ama dışardan bakınca göz kamaştıran yenidünya görüşünü rehber yaptı kendine, o gün geri kalmaya başlamıştır.

İnsan ve Nas isminde sureleri bulunan, ‘Ya Eyyühel Kafirün’ diyerek kâfirleri bile muhatap alan bir kitaba iman eden Müslümanlar olarak yine yanlış reçeteyi sahiplendik. Batının yaşadığı geçmişi bir batılı gibi yaşamadan onların sonucuna imrendik. Mevlana’dan, Yunus’tan hümanist; Akşemseddin’den, Ebus Suud’dan dogmacı ruhban sınıfı; bazı ilahiyatçılardan da Martin Luther çıkardık.

Hâlbuki bizim hiç giyotinimiz olmadı ki, şeyhülislamın ağzından çıkan bir kelime ile soykırımlar yapılmadı ki, her yüzyılın başında Kur’an değiştirilip tanrı sayımız arttırılmadı ki, insan onuruna yakışmayan yasaklar-kurallar Allah’ın emri olarak sunulmadı ki, kadının insanlığı tartışılmadı, ten rengi farklı olanlar kafeslere koyulmadı ki.

Evet, Mevlana ‘İnsan’ dedi ama Allah’tan taşıdığı öze layık olduğu kadar insan, Yunus ‘İnsan’ dedi ama Allah yarattığı için insan, Hacı Bektaş-ı Veli ‘İnsan’ dedi ama eşref-i mahlûkat olmaya çalıştığı kadar insan.

Bir yazarın dediği gibi; ‘Mecnun, Leyla’yı görmek için çöllere düştü, sevdası dillere düşsün istemedi, başını Leyla’yı görmek için kaldırdığında Allah’ı gördü. Romeo, Juliet’in balkonunun altında serenat yaptı, tüm dünyaya aşkını duyurdu, başını kaldırınca Juliet’i gördü. Sevgi anlayışımız bile insanı aşıp ötelere giderken biz kimin hümanizmine imreniyoruz Ya eyyühen nas?

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ekim 2016

Sayı: 339

İlkadım Arşiv