MAVERADAN MACERAYA - Yılan mı, Yalan mı?
Ocak 2020 Hamdi ÖZ A- A+
A- A+

MAVERADAN MACERAYA - Yılan mı, Yalan mı?

Yılan; sürüngenlerden, ayaksız, ince, uzun, sinsi tabiatlı, hızlı hareketli, zehirli ve tehlikeli bir canlı varlıktır. Yılan gibi tabiri, sinsi ve hain anlamında kullanılan mecazi bir sıfattır. Arapça hayyetün kelimesi yılan demektir ve uzun yaşayan anlamındadır. Araplar uzun ömürlü kişilere hayye/yılan der. Yılancık hastalığı kemik veremidir. Yılanın sevmediği ot deliğinin dibinde biter. Rivayete göre karpuz bunlardan birisidir. Denize düşen yılana sarılır. Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır. Talihsiz hacıyı deve üstünde yılan sokar. Sevda geçer yalan olur, sonra sokar yılan olur. El eliyle yılan tutan, yarısını yalan tutar. Neme lazım zihniyetini benimseyen kişiler bana dokunmayan yılan bin yaşasın diye düşünür.

Hayat ve kutsallıkla, ölüm ve kötülükle ilişkilendirilen yılanın çıngıraklı, gözlüklü, engerek, kıraç, kara, kör, sağır, piton, boğa, deniz, katır, mercan, ağaç, ok, su, ejder vb. türleri vardır. Efsanelere göre yılanın; yer altında gizli ab-ı hayat, altın elma, hayat pınarı, ölümsüzlük bitkisi ve zengin maden yataklarına bekçilik yaptığı ileri sürülmüştür.

Kur’an-ı Kerim’de Araf suresinin 107 ve 117. ayetlerinde Musa aleyhisselam’ın elindeki asasını yere atmasıyla mucize eseri apaçık bir yılan şekline dönüştüğü ve sihirbazların oynattıkları hipnoz nesnelerini yutuverdiği nakledilir. Aynı hadise Taha suresi 20, Şuara suresi 32 ve Neml suresi 10. ayetlerinde Musa aleyhisselam ile Firavn’ın sihirbazları arasında geçen konuşma ve yaşanan mucizeler tekrar edilir.

Yılan zehrinin panzehir olarak kullanıldığı eski Mısır’da ülkenin en önemli sağlık merkezi Teb şehrinin totemi yılandı. Tıp kelimesinin menşei budur. Günümüzde hekimliğin ve eczacılığın sembolü olan çift başlı yılanlı asa motifi güya tanrıların ve insanların koruyucusu/kılavuzu kabul edilen bir simgedir. Bu semboldeki asa gücü ve hayat ağacını, yılanın biri gençliği ve yenilenmeyi diğeri de hayat ağacının koruyuculuğunu ifade eder.

Bir zamanlar bulaşıcı ve ölümcül bir hastalığa tutulan adamın birisi hekim ve tabiplere muayene için gider. Yapılan teşhis ve tetkiklere rağmen sadra şifa bir ilaç bulamaz. Nihayet eşi, evlatları ve yakınları tarafından tecrit edilince yalnız başına ölmek üzere küserek evi terk eder. Bir bahar günü dağa tırmanır. Hali perişan bir vaziyette sürünerek kendini yalçın kayalıkların zirvesine taşır. Oradan kendisini aşağı atıp intihar ederek hastalığın acısından kurtulmak ister. İşte tam bu sırada yanına dişi bir geyik ve kuyruğu güdük bir yılan gelir. Az sonra geyiğin memesine yapışan bu yılan onu emdikçe emer. Kalanını da cingitaşın üzerine kusar gider. Hasta adam gördükleri için önce hayret eder sonra da tamam der. Kalan zehri bir an önce ölmek için taşın üzerinden yalar, yutar. Derken bedeninde bir titreme meydana gelir, istifra eder, adeta içi dışına çıkar. Sonra acıktığını hisseder. Orda oğlakların yetişemediği taze otları ve burçları yayılmaya başlar. Üç gün içinde kendine gelir ve evine geri döner. Aile hekimi başta olma üzere herkes şaşırır, nasıl iyileştiği sorulur. Adam da yaşadıklarını baştan sona anlatır. Yaşanan bu hadise üzerine hekimler ve eczacılar o gün bugün yılan zehrini hastaların tedavilerinde kullanırlar.

İslam dini ile müşerref olmayanlar yılanı, şeytan ve kadın tipleriyle benzeştirerek ufak iken başını ezmek ve öldürmek gerekir demiştir. Bu günkü feminist kadınların sinelerinde kin ile besledikleri gen ve nüve, kadın hakları savunuculuğu değil mazinin derinliklerine dayanan erkek düşmanlığıdır. Ne var ki feministler bu düşmanlık, zulüm ve işkenceyi kendilerine reva gören sadist efendilerine değil de anaları baş tacı edinmiş, cenneti onların ayakları altına sermiş evrensel bir dinin mensuplarına reva görmektedir.

Ne var ki; kendilerini bir mal gibi pazara çekip haraç mezat satan beyaz kadınların, silah ve zehir tüccarlarına güçleri yetmemiştir. Kimin ipi kimin elinde, kimin eli kimin cebinde belli değildir. Aslında kadınları aile yuvasından koparıp sokağın ortasına çeken kıraç yılanları feminist kadınların arkasındaki saklı erkeklerdir. Oyun içinde oyun, koyun içinde koç vardır. Halkı Müslüman ülkelerde boy gösteren koç boynuzlu bazı otellerin ve sperm bankalarının köy boğası gibi beslenen jigolo erkekleri kime hizmet ederler? Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’daki sosyal hayata yönelik tüm hükümlerini bir kenara itip sadece işlerine geldiği için sosyal ve demografik şartlar dikkate alınmadan tek eşle evliliği tavsiye eden ifadeleri Roma hukukuna mezcedip yasaklayan zihniyet sahipleri, kendilerine her türlü zina ve cinsel sapıklığı reva görenler ve çocuk istismarında alageyik madalyası almaya layık kilise babaları, kadın hakları savunucusu olamazlar.

Vekalet savaşları, terör ve gerilla hareketleri ile toz dumana katılan dünyanın zavallı ve garip insanlarının, kadın ve kızlarının ırz ve namuslarına musallat olan piton yılanlarının yapıp ettiğine seyirci kalan Müslümanlar tecdid-i iman yapmalıdır. Akdeniz ve Okyanus’un engin sularında kaybolan, nerde oldukları hala bilinmeyen, hangi menfur emellere alet ve hizmete zorlandığı meçhul on binlerce bakire kızın, düşük yapmaya zorlanılan hamile kadınların, kirletilmiş damgasıyla yaşamaktansa ölmeyi tercih eden ve kendi elleriyle canlarına kıyan Salihaların hesabını kimler soracaktır? Bu hesaplar bugün değilse ne zaman sorulacaktır?

Sanal alemden çıkıp gerçek hayatın içine dalmalıyız. Hayata dokunmalıyız. Öyle ise haydi kalk gidelim. Sadece yalanın değil yılanın da belini kıralım. Doğruları okumak, yazmak, söylemek, savunmak yılanın kuyruğuna basmak gibidir. Yalan ve yılan aile ağacımıza tırmanıyor, yavrular can çekişiyor. Kadına evde şiddet hapiste biterse; sokakta ve her yerde şiddet de kodeste bitmelidir.

Yılan ile tilki hikayesi nasıldı? Bir zamanlar yılan ve tilki arkadaş olurlar ve birlikte yola düşerler. Önlerine bir ırmak çıkar. Karşı yakaya geçmeleri gerekir. Yüzme bilmiyorum yalanıyla yol arkadaşının boynuna dolanan yılan tam nehrin ortasında tilkinin boğazını sıkarak onu öldürmeyi düşünür. Tilki aklını kullanır ve yılandan son bir veda öpücüğü ister. Yılan ihanetinin farkında değildir. Öp bakalım deyip başını uzatınca tilki bir hışımla yılanın başını koparır ve “Arkadaş! Ben böyle eğri büğrü kıvrım kıvrım kırk düğüm bir dost istemem. İşte benim arkadaşım ta böyle dosdoğru olmalıdır.” der ve yılanın cesedini sahile uzatır. Yılanın ihanetinin cezası aleme ibret olur.

Yine böyle bir güz günü Çiftçi Ali dağa odun kesmeye gider. Ağacın kovuğuna kıvrılmış kış uykusuna çekilmiş yılanı saz çalan ayazdan korumak için merkebinin üstündeki heybesinin içine koyar. Odun kesmeye devam ederken yılan merkebin vücut ısısıyla uyanır, habis tabiatı gereği eşeği sokar, hayvanı öldürür ve bir kayanın yarığından kaybolur gider. Dönüşte vahim duruma hayret eden Çiftçi Ali’nin dilinden şu Arap atasözü dökülür: “İyilik yaptığın kişinin şerrinden sakın.”

Diyelim ki sizin evinizin köşesine gömeçlenmiş koca bir yılan ve yengeç büyüklüğünde akrepler varken rahat uyuyabilir misiniz? Bir ülkenin içindeki terör örgütünün varlığı da böyledir. Hepsi de kırılıp geçirilmeden bu millete uyku haramdır. Esas yılan hikayesi nasıl bitiyordu? Sizde bu evlat acısı bende bu kuyruk acısı varken asla dost olamayız. Diyarbakır annelerine selam olsun. Karayılan!..

Öyleyse Yaşasın Kıran 10! Yaşasın Sultan Soylu Süleyman!

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ocak 2020

Sayı: 378

İlkadım Arşiv