Ocak 2016 İbrahim ÇİFTÇİ A- A+
A- A+

Korkaklar

İnsan nisyan ile maluldür. Hatasız insan olmaz. Hatasız kul olmaz. Bu sebeple insan, Müslüman kendi dışından olumlu olduğu kadar olumsuz eleştirileri de beklemelidir. Bir kişi, bir kuruluş, oluşum eleştirilmiyorsa orada bir yanlışlık vardır. Geleneğimizin tenkit dediği, bir değerlendirmeden ziyade olumsuzlukları ortaya koymaktır. Eleştiri ise olumlu ve olumsuz değerlendirmenin adı olmuştur. Bu sebeple bir kişi, kuruluşun ya da oluşumun artıları söyleniyorsa (övgü-meth) eksilerini söylenmiyorsa iyilik değil kötülük yapılmış olur. Buna karşılık eksi ve artılar beraberce alınıp eleştiri yapılıyorsa bu bir değerlendirmedir.

Geleneksel özelliğimiz devam ediyor. Ya överek göklere çıkarıyor, ayakları yerden kesiyor ya da zem ederek yerin dibine batırıyoruz. Peki bunun ortası (yeryüzü) yok mu? Kişi, kuruluş, oluşum yeryüzünde yaşıyorsa -ki öyledir- onu göklere yükseltmek de yerin altına geçirmek de bir aşırılıktır (ifrat ve tefrit).

Eleştiri ya da tenkiti bilmeyen, bu konuda ölçüsü olmayanların hataları ön yargılı bir toplumu oluşturmaktadır. En olumsuzda iyi özellikler; en olumluda da kötü özelliklerin olması mümkündür. Güzelde çirkinlik, çirkinde güzellik aramak gerekir. Aranırsa görülür. Gören göz, fark eden kalp bunu bilir.

Neyin peşindeyiz? Niyetimiz ne? Ataların ifade ettiği gibi “maksat üzüm mü yemek, bağcıyı mı dövmek?” Maksat üzüm yemekse onu her zaman yiyebilir, faydalı bir işi de yapmış oluruz. Onun için ‘Ameller niyetlere göredir.” düsturu Müslüman kişiyi rahatlatıcıdır. Hiç kimse de niyet okuyuculuğuna çıkmamalı aksine yapılan işe bakmalıdır.

Değerlendirme yaparken amacımız ne? Niyetimiz ne? Karşıdaki insan, kurum, kuruluş ya da oluşumu değerlendirerek ona yanlışlarını hatırlatmak ve düzelmesini sağlamak mı? Yoksa yerden yere vurarak onu daha da batırmak mı?

Mesele burada düğümleniyor galiba? Hakiki dost değerlendirme yaparken objektif olmalıdır. Kırılır, dökülür gibi duygusallıkla hareket edip dostuna, sevdiğine kötülük etmemelidir.

Son zamanların iyi haberi bu olsa gerek. Başta iktidar mensupları olmak üzere daha önceki yazılarımla belirttiğim gibi öz eleştiri yapmamız şart. Bunun yanında dışarıdan gelen eleştirileri de çok iyi analiz etmek mecburiyetindeyiz.

Hiçbir menfaat beklentisi olmadan yapılan durum tespiti, eleştiriler ve analizler için ‘Ben ya da biz bundan ne alabiliriz?’ demeyi bilmeliyiz.

Yedi, sekiz arkadaş vekiller ile otururken ben “Sizlere birkaç hususta yapılması gerekenleri söyleyebilir miyim?” dedim. Vekilin birisi söz vermeden konuştu ve sonra ne dese beğenirsiniz? Kendi söylediklerini kasıtla “Hocam bunları diyecektiniz değil mi, buyurun” dedi. Tabii ben de “Madem ne diyeceğimi biliyorsunuz konuşmama gerek yok.” dedim ve konuşmadım. Bu üslup kimseye bir şey kazandırmaz.

Türkiye’de ters bir durum var: Yetki sahibi insanlar (bakan, vekil, genel müdür, müdür, başkan gibi) istişarî mahiyetteki veya özel toplantılarında kendileri konuşuyor ve karşıdakilere az söz veriyorlar. Sanki devlet geleneği olmuş gibi herkes de bunu kabullenmiş. Biz onlara diyoruz ki halkla yaptığınız toplantılarda halkı dinleyiniz. Onların her söylediğine de hemen cevap vermek mecburiyetinde hissetmeyin kendinizi. Bu dinlerken şartlanmaya ve cevap düşünmeye zorlar, o da dinlemeyi engeller.

Genel anlamda karşımızdaki insanı dinlemekte zorlanırız. Bu sebeple diyaloglarda sık sık “Sözümü kesmeyiniz, beni dinler misiniz…” gibi ifadeleri duyarız. İşin garibi bu uyarıyı yapanlar da aynı davranışı sergilerler. Toplum olarak dinlemeyi sevmiyor, konuşmayı seviyoruz. Ama yetkili olanlar bari bunu yapmasınlar. Müdür memurunu, imam cemaatini, baba çocuğunu, öğretmen öğrencisini, vekil halkını… dinlesin ve anlasın.

Biz eleştirilmekten değil eleştirilmemekten korkmalıyız. “Meyveli ağaç taşlanır.” sözünden hareketle bize şöyle ya da böyle ilgi gösterilmekten korkmayalım. Kişi olarak eleştiriden, kurum ve oluşum olarak ise denetlemeden çekinmeyelim. Eksiğimiz, yanlışımız yoksa neden gocunalım?

Bunun yanında biz de dilimizle, önümüze gelen her kişi, kurum ya da oluşumu tenkit etmek gibi bir alışkanlığı da edinmeyelim. Varsa terk edelim. Çünkü başkasının kusurunu çok arayan kişi kendine bakamaz. Hatta kendi kusur ve suçlarını örtmek için tenkide başvurur. Gözdeki çöp ve kalas meselesi. “En iyi savunma hücum etmektir.” düşüncesinde olanlar da tenkidi huy haline getirirler.
Sonuç

Müslüman kimliğine sahip insanlar çokça kullanılan ama uygulanmayan ‘yapıcı eleştirileri’ yapmak ya da yapanları dikkate almak zorundadır. Nebisini Allah’ın düzelttiği dinin mensupları düzeltilmekten korkmamalıdır. Hatasız insan günahsız kul olmaz. Hata düzeltilir, günahtan vazgeçilirse her şey yolunda demektir.

***

KUBBELER

Dün başlar seferber, eller seferber;
Kurşun eritildi, mermer çekildi.
Bunlar, bu kubbeler, bu minareler
Akçayla olacak işler değildi.

Böyle bir gemide yendi suyu NUH.
Ve bu yelkenlerde kanatlandı RUH.

Bulabildinse ey yolcu yerini
Hepsinin alnında altından bir ay.
Seyret İstanbul’un camilerini
Minare minare, kubbe kubbe say!

Allah’a giden yol buralardadır,
Kapılar açılır şerefelerden,
Buradan uğurlanır mübarek aylar,
Bayram burada başlar arifelerden.

Mihraplar, kemerler, kubbeler yapmış,
Sultanı, çerisi, piri, veziri,
Nesilden nesle götürsün diye
Kanatlar üstünde şanlı TEKBİRİ.

Kimi yıkanırdı şadırvanlarda
Tekbire HÛ HÛ katıyor kimi;
Beyazıt önünden güvercinlerin
İncidir yemi...

Söyleyin ey nazlı haber kuşları:
Tuna boylarından müjde geldi mi?

Uzaklarda kırık minarelerden
Gökte bir kapıyı vurur leylekler;
Bir gün açılacak o büyük kapı
Ve kanatlar yere inmeyecekler.

Böyle bir gemide, yendi suyu NUH...
Ve bu yelkenlerde, kanatlandı RUH...

ARİF NİHAT ASYA 1

1 Adana’nın kurtuluş günü olan 5 Ocak günü yazdığı ünlü ‘Bayrak’ şiirinden dolayı ‘Bayrak şairi’ olarak anılır. Bir tevafuk olarak yine bir 5 Ocak günü 1975 yılında vefat etmiştir. Vefatının 41. yılında şairimizi rahmetle anıyoruz.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ocak 2016

Sayı: 330

İlkadım Arşiv