Ocak 2012 İbrahim ÇİFTÇİ A- A+
A- A+

Kış ve Kar Üzerine

Şitaiyye. Kış nağmeleri. Kışa övgü şiirleri. Ama Cenap Şehabettin ondan şikâyetçidir. Ama benzetme müthiş: Karın uçuşu ve eşini kaybeden kuşun uçuşu.

Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş,

Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi karlar

Şimdi boş kaldı serteser yuvalar;

Yuvalarda -yetîm-i bî-efgân! –

Son kalan mâi tüyleri kovalar

Karlar

Ki havada uçar uçar ağlar.

Kış soğuktur; adıyla, hissedilmesiyle. Kış ile beraberliği, zaman aynılığı olan kar ise kış kadar soğuk, ürpertici değildir. Kar, beyazlığın; kar, temizliğin timsali. Kar için “ak” değil “beyaz” renk ismi kullanılır. Süt için “beyaz” değil “ak” kelimesi kullanılır. Alnımızın temizliği için “ak” der, “beyaz”  demeyiz. Genel anlamda “ak” hem renk hem de temizlik, paklık anlamında kullanılır. Kar da öyledir. O, temizliğin, beyazlığın sembolüdür. Ama rengi “ak” değil “beyaz”dır.

Hayatın kendi şartlarını, kendi içinde değerlendirmek, düşünmek gerekir. Kışın şartlarını Anadolu coğrafyasının değişik bölgelerine göre düşünmeliyiz. ”Yağmur duasına Batı Anadolu’da çıkılabilir ama kar duası olmaz. Doğu ve İç Anadolu’da hem yağmur hem kar duasına çıkılabilir.

Karın temizleyici özelliği ile ve soğukla kırılan hastalık yapan mikroplar da yok olur. Karın temizleyici özelliği ile toprak temizlenir. Toprağın zararlı maddeleri iner gider aşağılara doğru. Toprağı suya gark eder onu suya doyurur. Çok karlı geçen kışın arkasından toprak su fışkırır. Kaynaklar daha yoğun ve uzun süre akar. Bu yüzden kar berekettir. Azer Yaran’ın mısralarına bakalım.

Kar

fazlalıkları gideriyor

bütünlüyor noksanlıkları;

kar

ağrıları dindiriyor:

ülke uyuyor kardan bir yorganda

pürüzsüz--

teline dokunamazsınız!

“Kara basma iz olur. Beyaz giyme söz olur.”  Acaba muhatap fakir mi ki beyaz giymesi istenmiyor? Çünkü “Fakirin şaşkını, beyaz giyer kış günü” demişler ya. Yoksa bir kıskanma mı?“ Karda yürür izini belli etmez. Yani kar gizliliğin, yanlışlığın da düşmanıdır. Onun beyazlığı, aklığı, kirli ilişkileri art niyetleri kabul etmez.  

Daha orijinal atasözleri de var: Mesela, “Yazın gölge kovan, kışın karın ovar” veya “Abdala “kar yağıyor” demişler, “Titremeye hazırım demiş.”

Kar yağarken tozar.  Karın yağması kadar yağış şekli de çok önemlidir. Kar yağmıyorsa tozma da yoktur. Her şeyin bir zamanı vardır. Düğünde, dernekte hayır işlerinde harcamadan, yedirmeden, içirmeden korkmayacaksın. Harcanması gereken yerde harcamayı bileceksin. Ağalık bunu gerektirir. “Ağa da ölür apdal da.  Öyleyse gerektiği zaman “ağa” ol.”

“İncecikten bir kar yağar. Tozar Elif Elif diye.” Karın yağışında görülen harf elif, doğruluğun, dürüstlüğün, düzlüğün timsali. Lafza-yı Celal’in ilk harfi. Tasavvufta vahdeti, birliği ifade eder. Yunus “Elif okuduk ötürü.” diyor. “Elifi görse mertek sanır.” demiş atalar. Yani elif okumanın öğrenmenin de sembolü.

Eğer Karacaoğlan Elif’i kar yağışında görüyorsa ya Elif’in gönlünün karışıklığını karın tozuyla eşleştiriyor, ya da kendi gönlünün. Çünkü ince ince yağan karı tozutması insanı çok rahatsız eder. Birbirine değmeden yağan kar tanelerinin boşluktaki raksıyla “Deli gönül abdal olmuş, gezer Elif Elif diye” gönlünün abdalvari dolaşması arasındaki ilişkiyi kurması dikkat çekici.

Lapa lapa yağan karın letafetini tasvir mümkün değil. Onu anlatmaktan ziyade seyretmek, hele ışığı karşınıza alıp o ahengi akşam seyretmek gerekir. A. Muhip Dranas da “Gece, karanlık düşünce, mavi doğruluk” ve kar arasında latif ilişkilerle anlatmış hissiyatını.

Kardır yağan üstümüze geceden,

Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,

Ormanın uğultusuyla birlikte

Ve dörtnala dümdüz bir mavilikte

Kar yağıyor üstümüze, inceden

Esaretin beyazına can kurban demeliyiz, ekranların altındaki felaket içeren yazılara karşı. Biz aşkın, güzelin, imanın, iyiliğin esiri olmaktan memnun olur, haz alırız.

Ey hürriyet esir-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten.” diyen şairde memnuniyet mi şikâyet mi var?

Kar hatırlatır kimine olumlu ya da olumsuz geçmişi. “Yine yağmur yağacak seni benden alacak.” diyen söz sahibi yağmurdan değil geçmişinden korkuyor. N. Hikmet’in “Kar  Yağıyor” şiirinden alınan bölüm de öyledir.

Kar yağıyor karanlıklara.Kar yağıyor ve

ben hatırlıyorum.

Kar...

Lambayı yakma, bırak!

Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların

dilsiz olduklarını anlıyorum.

Kar yağıyor

ve ben hatırlıyorum 

Yahya Kemal, Rusya’nın bitmeyen karını seyrederken İstanbul’a gidiverir gecenin bir yarısı ve “Kar Mûsikîleri” ortaya çıkar.

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;

Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,

Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta

Birdenbire mes’ûdum işitmek hevesiyle,

Gönlüm dolu İstanbul’un en özlü sesiyle

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,

Uykumda bütün bir gece Körfez’deyim artık!

Bin yıllık Türk- İslam Medeniyetini hatırlatır ona kar. Mekanın ne önemi var; “İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar.”

Anlaşılması zor şairlerimizden Sezai Karakoç “Kar Şiiri”nde bunu bir kere daha vurguluyor: “Toprağı, karı, şiirini, şairini, her şeyi ancak “Kar”ı anlayınca anlayacaksın diyor anlaşılır mısralarında Üstad S. Karakoç.

Karın yağdığını görünce

Kar tutan toprağı anlayacaksın

Toprakta bir karış karı görünce

Kar içinde yanan karı anlayacaksın

Allah kar gibi gökten yağınca

Karlar sıcak sıcak saçlarına değince

Başını önüne eğince

Benim bu şiirimi anlayacaksın

Bu adam o adam gelip gider

Senin ellerinde rüyam gelip gider

Her affın içinde bir intikam gelip gider

Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın

Ben bu şiiri yazdım aşkın çeşidi

Öyle kar yağdı ki elim üşüdü

Ruhum seni düşününce ışıdı

Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın

**


SÖZ MEYDANI’NDAN

Köşemizi yazılarıyla ziyaret edenlere “Yazılarınıza yazım kuralı ve noktalama, cümle kurgusu ve edebîlik yönüyle de itina gösteriniz.” demiştim. Duygu, fikir ve hayallerinizi paslı teneke kâsede sunmayınız ki değeri kaybolmasın. Etrafınızda bu işi bilenlere yazı ve şiirlerinizi okuyunuz. Bu sayımızda Mehmet Tural’ın çok ilginç ve etkileyici önerisini içeren yazısını düzenleyerek yayınlıyor ve hatırlatmayı bir daha hatırlatıyorum. 

( İ.Ç ) 


SEVMELİYİZ VE SEVMEYİ ÖĞRENMELİYİZ

Sevmek lazım o insanı ve sevmeyi öğrenmek lazım menbaından. Sahip çıkmak lazım o insanın ismine ki zalim sistemler ve sistemlerin hizmetkârı olan zavallı bizim beyinler onu kirletmeye teşebbüs dahi edememeli. Bizler sevmeyi ve savunmayı öğrenmeliyiz O’nu. “Sevgili, en sevgili, ey sevgili” derken ciğerlerimizle seslenmeliyiz “ey sevgili” diye. Onu özlemeliyiz. Adını her duyduğumuzda bir burukluk oturmalı ve ondan konuşurken bir huzur dolmalı ta içlerimize ve dolmalı gözlerimiz şarıl şarıl yaşları dökmeden önce ve dökmeli yaşları yağmurca yere. Onun için ağlayabilmeli bu insanlar. İnsanlığını cüzdanına emanet eden ve Rasulullah’ı sevmeyi sadece kelimelerle ifade edenlerin sevgisine de ihtiyacı yok zaten Efendimizin.

Onu sevmiyoruz desem herkese, kimse kabul etmez ve dahi öldüreyazar beni. İtham etmedikleri suç bırakmazlar. Cahilimdir, sapığımdır, çokbilmişimdir, manyak manyak konuşuyorumdur, okudukça ve büyüdükçe deliriyorumdur.

Ama sorayım: Arkadaşlar kaçımızın sırf umreye gitmek için o toprakları ve o toprakların solmaz gülünü ziyaret etmek için ayırdığı küçükte olsa bozukta olsa kumbarada paraları var. Gidenleri sormuyorum gitmeye çalışanları soruyorum. Gitme ve O’nu bizzat evinde ziyaret etme hayalinde olanları soruyorum. İçinde hasret taşıyanları soruyorum. Onu sevdiğini ispat etmeye çalışanları soruyorum ki bu ispat bana veya bize değil Efendimizedir. Seviyorsak onu belli etmeliyiz ve fedakârlık etmeliyiz. Bu kumbara işi aklıma yatıyor, sizinkine yatıyor mu bilmem. Bir kumbara, kutu, çekmece, neyse ayıralım ve ona umreye gitme efendimizi ziyaret etme niyetiyle küçük büyük ayırt etmeden paraları veya paracıkları atalım. Ve bakalım umreye nasıl gidiliyormuş.

Seviyor muyuz onu yani Efendimizi? O zaman vakit, ispat vakti. Umre fonlarını oluşturalım ve bekleyelim bereketini vermesini Allah’tan ve bereketlendirmesi için az çok demeyelim, boş geçmeyelim umre kutusundan. Sesi hiç kısılmıyor ve bağırıyor sadece. Allah Rasülüne giden otobüs kalkıyor diyor arada bir de. Kulak vermek lazım bence. Ve ben kulak veriyorum.

Eeee?

Eee si şu: Hemen bir kumbara alıyoruz veya yapıyoruz. Ve onu sevdiğimizi ona kavuşmak istediğimizi hemen belli ediyoruz.

Sonuç: Medine’deyiz!!! 

Mehmet Tural

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ocak 2012

Sayı: 282

İlkadım Arşiv