Ağustos 2015 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Karmaşa - I

Zor bir dönemden geçiyoruz. Tarih boyunca İslâm Ümmetinin yaşamış olduğu sayısız fitne zamanlarından  birini daha yaşamakta olduğumuz gerçeği ile karşı karşıyayız. Dünya nüfusunun önemli bir kesimini oluşturmakta olan  biz  müslümanlar, malesef varlığımızın ağırlığını yansıtamaz bir dönemin şahitleri durumundayız. Yükü taşıyamaz bir hale evriliyoruz. Emanetin altında ezilir gibiyiz. Özümüzü yitirmek üzereyiz. Sadece form /şekil olarak varlığımızı sürdürme çabasındayız. Bu çabalar yeterli mi, o da malum değil.

Uluslararası arenada  potansiyelimiz büyük. Lakin bu potansiyelin  beynelmilel  sahaya yansıması oldukça cılız. Bizim bu cılızlığımız, aynı zamanda, biz olmadan dünyanın sahipsiz kalacağının bir göstergesidir. Şimdi mazlum kim, zalim kim belli değil. Adaleti hakim kılmak için sahip olduğu gücü kullanabilecek devletleri ve adil  yöneticileri mumla arıyoruz. Bu anlamda yavaş yavaş temayüz etmeye başlayan kimi liderler de her taraftan abluka altına alınmaya gayret ediliyor. Bu gayretlerin içerisinde “Gayretullah”ın ne olduğunu pek ala bilen kimi gayretli dindarların gayreti  de var? Din adına dindara mani olmak... Allah adına mü'mine çelme atmak...

El'an dünyadaki gidişata  dur diyebilecek otoriteden yoksunuz. İslâm-müslüman tabirleri barışı esenliği çağrıştırmıyor artık. Sırtımıza kambur edilen “terör”ü bir türlü atamıyoruz. Önceden küffara karşı kullanılan bütün terör taktikleri şimdi Ümmetin mazlumlarına uygulanıyor. Batı Aleminde mutlu günlerde, festivallerde, yılbaşı törenlerinde sevinçle atılan havai fişekler, bizim dünyamızda karşı müslüman savaşçılardan, bir şehir bir kasaba, bir köy geri alındığında gözyaşları ile havaya atılıyor. Göz yaşları sevinçten mi üzüntüden mi belli değil! Ne günlere kaldık ya rabbi! Ölüm üzerine havai fişekli kutlama...! Kimin ölümü!

Barışı, esenliği kendi  aramızda bile hakim kılamıyoruz. Dünya  İslâm Ümmetini hayretle izliyor. Muhtemlen bize gülüyorlardır. Kur’an’ın emri gereği iki mü'min topluluk birbirine girdiğinde aralarını bulacak başka mü'min bir topluluğun hazır bulunması olgusunu gözardı etmişiz. Şimdi, bırakın iki müslüman toplumun savaşmasını, uluslararası fitne odakları sayesinde ve ilahi olmayan çokça sebepten, neredeyse  kahır ekseriyetle, müslümanlar birbiriyle savaşır durumdadır. Ramazan demeden, namaz demeden, cami demeden, kutsal demeden, mü'min demeden birbirlerinin kanını akıtmaktan geri durmuyorlar. Üstelik Allah Rasülü’nün İslâm düşmanlarının çocuklarına ve kadınlarına reva görmediği uygulamaları, adı Mahmut, Muhammet, Ahmet olan  kişiler, müslüman hanımlara ve çocuklara reva görmekten çekinmiyorlar. İnsanın “Bu  mu müslümalık! Bu mu sizin gerçekleşmesine yardımcı olmaya çalıştığınız “Allah’aın vaatleri” diyesi geliyor!

Biz zamanlar, Fransadaki  edebe mugayir bir  tiyatro oyununun  sahnelenmesine  sadece “Şiiişt!!!  Gelirsem yanınıza...!” işmarı ile engel olmuş bir ecdadın torunları olarak, şu anki  hali pür melalimiz içimizi yakıyor. Haydi küffara karşı kılıcımız zayıf, cepkenimiz ince diyelim; bari Ümmetin arasına saçılmış fitne tohumlarından türeyen kendi çocuklarını adam edecek müesseselerimiz devam ediyor olsaydı! Onlara öfkelenerek, ”hişşt, ne yapıyorsunuz! Dölek durun! Oturun oturduğunuz yerde!” şeklinde hitap etme gücüne sahip uluslarası kurumlarımız olsaydı! Tam tersine “Herkes kendi Leylasına yanar” hesabındayız. (Tabi ki , kimi İslâm Ülkelrinin gerçekten kendi Leylasına mı yoksa başka Leylalara mı Mecnun olduğu  tartışma konusudur.) Maddi zenginliklerini modernite uğruna heba etmekte bir mahzur görmeyen milletler topluluğuna (pardon ne topluluğu, yığın), kendi despotizmini sağlamlaştırmak uğruna Yahudi rejimleri ile iş tutan rüceyllerin (adamcık) başında olduğu ülkelere, sadece kendi meşrebi için geniş alanlar hayal ederken her türlü  müslüman kanına  kalbi incimeden bakmaya alışmış, ağzı Kur’an’lı  yönetenlere sahip ülkelere bu gün İslâm Ülkesi demek zorunda kalıyoruz. Va esefa!
Yüzyıllardır insanlığa medeniyet ürünleri sunarken, bugün o güzellikleri sunan dinimizin terörle anılması yetmezmiş gibi, Ümmetin sefaletler içerisinde ne yaptığını bilmez bir halde savrulmalara düçar olması karmaşıklığın ne derece ilerde olduğuna işaret eden delillerden belki  de en önemlisidir.

Bugün ne ilmi varlığımızı derli toplu bir biçimde insanlığın hizmetine sunulabilmiş , ne de ıslah edici özelliğimizi sahip olduğumuz güç ile harmanlayabilme becerisini gösterebilmiş durumdayız.

Dünyanın en mutlu insanları Norveç’te yaşıyorsa, Hiç bir İslâm Ülkesi mutlu insanlar sıralamasında ilk üçe giremiyorsa (Bu arada bizdeki mutluluğu halinden memnun, şükrederek yaşamak olarak algılamak gerekir), Bu Allah’ın vaadlerinde durmadığı anlamına gelmez. Kur’an ortada, sünnet ortada iken, yani musluktan su akmaya devam ederken, bizlerde zehirlenme göze çarpıyorsa bunun sebebi suyun kaynağı  olmamalıdır. Ya, suya daha sonra başka şeyler karışıyor ya da suyu talimatlara uygun kullanmıyoruz demektir.

Uyuşturucu maddeler ve alkol ile ilgili, Allah’ın kesin hükümleri ortada iken, beş kuruşluk menfaat elde etmek uğruna  dünya uyuşturucu mafyasının oyuncağı  olmuş, sözüm ona ağzı Kur’an’lı, kalbi imanlı  insanlar  kimi temsil etmektedir? Bu zavallı kardeşlerimiz nasıl bu hale getirildiler?Bunların  beslendiği dini kaynaklar ile bizim kaynaklarımız aynı değil mi!

Biz, yeni nesillere “Asr-ı Saadet”i  nasıl anlatacağız? Ooo,  hocam çok kolay, açarız bir siyer kitabını, okuruz, anlatırız, yorumlarız olur biter diyebilirsiniz. İyi de karmaşayı nasıl açıklayalım? İslâm dünyası mutsuz (şükürsüz) insanların kümesi olmuş, kan gövdeyi götürüyor. Cihat kavramının ne anlama geldiği bilinmez hale gelmiş. Elinde “Lailahe illallah muhammedürrasulullah” yazılı siyah sancakla kelle kesen insanlar nasıl izah edilecek. Hz.Ali ve arkadaşları böyle mi yapıyordu? Hani mazlumlar için ağlayan sahabeler, hiç mi örnek alınmadı! Bunları örnek alan hiç mi  mü'min yetiştiremedik! Hem intihar saldırısı da nedir! Sakallı, cüppeli, dilinden kelime-i tevhit eksik olmayan  mü'min bir kişi vücuduna bombaları bağlayıp kendini camide patlatırken Hz.Peygamberin (S.A.S) hangi sözünden etkilendi de onlarca insanın ölümüne sebep oldu?

İsmini “Batı tarzı eğitim haram” anlamına gelen kelimelerden çatarak faaliyet yürüten örgüt neden masum kızları öldürerek bu amacına ulaşmaya çalışır? Bu insanları kim eğitti! Hiç bir tarz ortaya koymadan gençliğe/kendi öz kardeşlerine  hayatı zehir eden bu densizlerin Kitabı da Kur’an değil mi? Bunlar da yapacaklarını İslâmî bir gaye ile açıklamıyorlar mı? Eksiklik nedir? Tarihte  hangi medrese ya da mektep bunlar gibi, adam öldürerek, görüşlerini hakim kılmaya çalıştı?

Verdiğimiz örnekleri çoğaltmak mümkün. Bu karmaşa timsallerinin iki sonucu vardır: Birincisi durum gerçekten vahim. Karmaşalar her şeyi karmaşık hale getirebilir. Hak ile batıl birbirine karışabilir. Bu vahim durumu topyekün  ortadan kaldıracak kararlar alınmalı, Çalışıcak yeni alanlar ortaya çıkartmalı ve ilmihallerimize yeni önemli konular eklemeliyiz. İkinci sonuç ise: Fitne olarak da adlandırabileceğimiz İslâm Dünyasındaki bu düşünce ve eylem karmaşıklığı, bir zamanlar, etrafı, Yunan  Felsefesini savunan filozoflar, Batıniler, Dehriler (materyalistler) ve Naturalistler (ruhu ve ahireti inkar edenler)’in kuşattığı İslâm Ümmetinin,  bu kuşatmayı yarmak için Gazzali gibi büyük bir âlimi  çıkartması sonucuna benzer bir sonucun ortaya çıkmasıdır.. Öyle ya kul sıkışmadan hızır yetişmezmiş. İnşallah ikinci sonuç birinci sonucu da ortadan kaldırır. Lakin şunu da unutmayalım ki, alimleri toplumlar yetiştirir. Bu durumda da üzerimize, sorumluluk almaktan başka bir şey düşmez.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ağustos 2015

Sayı: 325

İlkadım Arşiv