KAPAK-Müslümanın “Mal” İle İlişkisi
Ocak 2019 Metin BAŞBUĞ A- A+ Sesli Dinle    |  
Sesli Dinle    A- A+

KAPAK-Müslümanın “Mal” İle İlişkisi

İSLAM TEVHİD DİNİDİR. Peygamberlerin ana görevlerinden birisi bozulan tevhidi anlayışın ve kulluğun yeniden ikamesidir. Allah rububiyetini, mülukiyetini ve ulûhiyetini bizatihi kendilerine veya diğer yaratılmışlara paylaştırdıkları (şirk) zamanlarda insanlara mutlak Rab mutlak Melik ve mutlak ilah olduğunu hatırlatan (zikir) mesajlar ve mesajcılar göndermiştir. Bu kapsamda gönderilen son nebi ve resul Hz. Muhammed’dir sallallahu aleyhi ve sellem.

Dünya hayatında gösterilen çabaların, yapılan faaliyetlerin karşılığının sadece Allah tarafından değerlendirmeye tabi tutulacağı, O’nun iyi olarak dilediği amellerin iyi, kötü olarak nitelendirdiği amellerin de kötü olduğuna inanmak, bu konuda başka bir otorite kabul etmemek de bu tevhidi anlayışın bir gereğidir.

Tevhidi anlayış Allah’ın iyi olarak ifade ettiği salih amelleri işlemeyi, bu amelleri sadece O’nun için ve karşılığını sadece O’ndan bekleyerek yapmayı gerektirir.

AHİRETE İMAN; geçici olan, dünya odaklı/amaçlı bir hayat değil, ahiret odaklı/amaçlı bir hayat sürmek de bu tevhidi anlayışın olmazsa olmazı olarak daima öne çıkarılmıştır. Dünya hayatı geçici, acele, peşin, oyun ve eğlenceden ibaret olarak nitelenmiş, bu hayatı talep edenler kınanmıştır. Sonsuz olan ahiret hayatında alınacak olan karşılıkların çok daha üstün olduğuna inanılması ve bu doğrultuda yaşanması tavsiye edilmiştir. Sonsuz olan ahiret hayatının ve nimetlerinin yanında ne kadar uzun ve çok da olsa sınırlı rakamlarla ifade edilebilen değerlerin “sıfır” mesabesinde olduğu her mantık sahibinin yapması gereken bir muhakemedir. Dünyayı ahiret karşılığında satın almak, ahirete tercih etmek akıllı işi değildir. “Sapmadır” ve akıl nimetine nankörlük “azabı hak ettirir”[1].

Müslüman bu tevhidi anlayışla Mülk’ün gerçek sahibinin/malikinin Allah olduğuna inanır. Kâinatın, insanın ve insan hayatının sahibi Allah’tır. İnsan bunları “Allah adına”[2] ve O’nun istediği şekilde idare/tasarruf etmekle halife olarak vazifelendirmiştir[3]. Sınırlı dünya hayatı müddetince bunlar insana emanet edilmiş ve ondan bu konuda ahit alınmıştır[4]. Bu emanete hakkıyla sahip çıkılması ve muhafazası oldukça zorlu bir vazifedir[5]. İnsan bu emanetin ifası için yeterli donanımda yaratılmış[6]ve yetkilendirilmiştir[7]. Bu, insanın taşıyabileceği bir yüktür, zira Allah insana gücünün yetmediği bir sorumluluk yüklememiştir[8].

Allah, yarattıklarının tamamının rızkını onlarla birlikte takdir etmiş ve yaratmıştır[9]. Rızıkların sahiplerine ulaştırılmasını ise hilafet görevi kapsamında insana emanet etmiş, bu hususta insanı sorumlu kılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette emanet edilen rızıkların sahiplerine ulaştırılması vazifesi hatırlatılmıştır[10].

İnsana kendi rızkını yani ihtiyacı kadar nimeti kendi nefsinin ihtiyaçları doğrultusunda kullanma-tüketme hakkı verilmiştir. Bundan fazlası “infak” kapsamındadır[11] ve emanetçiye “temiz” değildir. Kendisine emanet edilen ve kendisi için temiz olmayan bu nimetlerin tasarrufu imtihan amacıyla insan iradesine ve mesuliyetine bırakılmıştır.[12]

İhtiyaç miktarını kendisi belirleyecek ve seçimi ile ilgili hesaba çekilecektir. Nisab sınırlarının üzerinde tayin edilen bir miktar ise kendisine bırakılmamış, -gerekiyorsa zorla- sahiplerine ulaştırılmak üzere alınması emredilmiştir (Zekât: Türkçesi temizlik). Aksi durum şükürsüzlüktür, küfran-ı nimettir[13]. Müslüman bilir ki zenginin malında fakirin ve ihtiyaç sahibinin hakkı vardır[14].

İhtiyaç fazlası gelirlerin hak sahiplerine ulaştırılması için hem fertler hem de toplum teşvik edilmeli, gerekli çaba sarf edilmeli, gerekiyorsa bu doğrultuda çeşitli organizasyonlar teşekkül ettirilmelidir. Bu konuda gaflet göstermek Allah’ın dinini yalanlayanların bir vasfıdır[15]. Nimetlerin asıl sahibini unutmak ve emanet edilen nimette ayrıca mülkiyet iddia etmek tevhid anlayışıyla bağdaşmaz. “Allah bu malı bana verdi. İstese başkasına da verirdi. Allah’ın vermediğine ben de vermem demek” apaçık bir şaşkınlık ve sapıklıktır[16]. Allah peygamberimizi bu cahili anlayışı yıkmak için de göndermiştir.

Rabbimiz yarattığı insanın birçok zaafını Kur’an’da saymış, ebedi hayatta hüsrana uğramaması için uyarmış, sonsuz rahmeti dolayısıyla içinde kalması gereken sınırlar ve ölçüler hakkında elçileri vasıtasıyla hatırlatmalarda bulunmuştur. Bu doğrultuda konumuz ile ilgili olan bazı hususları -kabiliyetimiz ve anlayışımız ölçüsünde- sıralayalım:

Bir Müslüman kendi sorumluluğuna verilen “İHTİYAÇ FAZLASI GELİR”ini;

SATAMAZ. Allah alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Bu konuda birçok ilahi hikmetler sayılabilir. Alışveriş sayesinde ‘ihtiyaç fazlası gelir’den başka insanlar faydalanmaktadır. Bu yolla kazanılan ve emek mahsulü kar ise helaldir. Allah’ın karşılığını kendisinin vermeyi taahhüt ettiği şekilde tasarruf edilmeyerek ve dünyalık nimeti ahiret azığına çevirme fırsatı elin tersiyle itilerek faiz yoluyla dünyalık/acele/peşin bir kazanç elde etme gayreti ise hem dünyada hem de ahirette zarar anlamına gelen akılsızca bir çabadan ibarettir. RABB’in koyduğu bu kuralı ısrarla çiğnemek, bu yolla O’na ve Elçisine savaş açmak ebedi hüsran sebebidir[17].

SAVURAMAZ. Müslüman kendisine emanet olarak verilen nimetleri yiyebilir, içebilir, kullanabilir ama israf edemez[18]. İsraf, nimetin dünya ve ahiret için faydasız hale getirilmesidir. Kişinin kendi kullanım hakkı haricindeki gelir başka insanları ve diğer canlıları faydalandırmak için tasarrufta bulunması gereken kısımdır. Bu amaç dışındaki sarf kul hakkıdır, sorumluluğu gerektirir. Akli kusurları ve kişisel zaafiyetleri dolayısıyla bu sorumluluğu yerine getiremeyecek olanlara servet emanet edilemez[19].

İnsanların yararına olmayan, putlaştırılan, kutsallaştırılan hedefler doğrultusunda rızıkları israf edenler bunun hesabını vereceklerdir[20].

BİRİKTİREMEZ. Müslüman kendisine emanet olarak verilen nimetleri ihtiyaç harici amaçlar için biriktiremez, yığamaz. Hapsettiği bu nimetler kendisi için hayır değil cehennem yakıtıdır[21]. Malı asıl sahiplerine ulaştırmama ve sahiplenme hırsı olan cimrilik birçok ayet ve hadiste ifade buyrulduğu gibi cennete girmeye engel olan bir maraz, bir hastalıktır. Sosyal bünyeyi de hasta edebilecek olan bu hastalığın tedavisinden mü’minler topluca sorumludur. İnfak teşvik edilip yaygınlaştırılmalı, müesseseleştirilmeli, cimrilik ve mal yığma hırsı engellenmelidir[22]. Mülkün asıl sahibi Allah iken sahiplenme hırsı ile hak sahiplerinden esirgenen mallar bela ve musibetlere kapı açar[23]. İnsan çok malın kendisini ebedi kılacağını zannetmemelidir[24]. Çoğaltma ve dünyevi üstünlük gayesi ile yığılan mal, sahibi olduğunu zanneden kişiye bir yarar sağlamaz[25]. Cimrilik ve kötü ahlak asla bir mü’minde beraber bulunmaz.[26]

DAĞITABİLİR. Cimrilik ne kadar kınanmışsa cömertlik o kadar övülmüş ve tavsiye edilmiştir. Müslüman ihtiyaç harici gelirini dağıtıp başkalarının sorumluluğuna yönlendirebilir. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in kendi şahsı ve ev halkı için tercih ettiği, bazı yakın sahabelerine de tavsiyede bulunduğu yöntem/sünnet bu gelirin tamamını dağıtmaktır. Medine Dönemi’nin yokluk ve ambargo döneminde de, malın ve zenginliğin çoğaldığı, genel refah seviyesinin yükseldiği ikinci dönemde de Peygamber tarafından tercih edilmiştir. Bu dönemde genel refah seviyesinden pay talep eden annelerimize Efendimizin tutumu, ayrıca şiddetli ilahi ikaz ve tevbeye davet dikkat çekicidir[27].

Allah diğer hassasiyetler yanında ihtiyaç fazlası gelirleri Efendimizin ev halkının kullanmasını istememiş, bunu günaha-kirliliğe bulaşma riski saymış ve Ehli Beyt’in örnek/ideal, tertemiz bir hayat tarzının olmasını istemiştir[28]. Ümmetin kadın erkek hiçbir ferdi “o evde lüks ve israf vardı” diyememiştir. Efendimiz hem ihtiyaç fazlası şahsi malını hem de tasarrufundaki kamu malını en kısa sürede sahiplerine ulaştırma gayreti içerisinde olmuştur. Üzerinde birkaç dinarla Rabbine varmaktan son nefesine kadar teeddüp etmiştir. ‘İsteyen’e vermiş hatta bu amaçla, gelecek gelirine karşılık borçlandığı olmuştur. Bu hususta itidali öneren Hz. Ömer’in tavrından rahatsız olmuş, başka bir sefer kralların yaşantısını hatırlattığı zaman ise “İstemez misin ya Ömer? Dünya onların ahiret ise bizim olsun.” demiştir. Efendimizin kişisel, insani davranışlarına, zevaid sünnetlerine bile hassasiyetle uymaya ve uydurmaya çalışan bazı Müslüman kardeşlerin bu husustaki nebevi tercihi de göz önünde bulundurmaları gerekmektedir.

BORÇ VEREBİLİR. İhtiyacı olana karşılıksız kullandırabilir. Allah sadece kendi rızası için infak edilen malları ve verilen borçları kendisine verilmiş bir borç (karz-ı hasen) kabul eder, karşılığını kendi şanına yakışır bir şekilde kat kat fazlasıyla ödeyeceğini vaat eder[29].

Karşılığında başa kakma ve minnet olmayan; menfaat, mevkî, şan, şeref ve fâiz gibi herhangi bir dünyevi çıkar gözetilmeksizin, helâl maldan, sırf Allah rızâsı için verilen borç veya sırf Allah rızâsı gözetilerek yapılan yardım, bağış ve sadaka “karz-ı hasen” tabiri içine girer[30].

Hem borç veren hem de borç alan, “emanet” şuurunu taşımalı, Allah’ın tesis ettiği karz kurumuna zarar verecek tutum ve davranışlardan kaçınmalıdır. Alacaklı borçluyu, borçlu da alacaklıyı üzmemelidir. Aksi takdirde bu müessesenin günümüzdeki gibi zayıflatılmasından dolayı faize-günaha bulaşanların vebali buna yol açanların da üzerinedir.

Müslümanların bir araya gelerek karz akdi müesseseleri kurmaları ve ihtiyaç sahiplerinin buralardan karşılıksız faydalanmaları kendileri için sadakayı cariye olacaktır.

VAKFEDEBİLİR. Mallar Allah’a adanarak vakfedilmek veya vakıf müesseseleri kurmak suretiyle toplumun ihtiyaçları karşılanır. Müslümanlar bu yolla kıyamete kadar geliri sürecek sadaka-yı cariyeler kazanır. Tarih boyunca bu şuuru taşıyan, bu manevi rant yolunu bilen Müslüman zenginler camiler, çeşmeler, köprüler, yollar, okullar, hanlar, hamamlar, imaretler vb. yaptırmışlar hatta diğer canlıların ihtiyaçları için bile vakıflar kurmuşlardır.

ÇALIŞTIRABİLİR. Vekâlet ve emanet şuuruyla işletebilir. Toplumun ihtiyaçları doğrultusunda fabrikalar, işletmeler, ticarethaneler vs. kurabilir. Bu yolla işi olmayanlara (miskin) iş sahaları açılacak, insanların ihtiyaçları üretilecek ve kendilerine ulaştırılacaktır. Bunlar maddi kâra ek olan manevi gelir vasıtalarıdır. Üretim kalitesi, işçilerin alın terinin karşılanması, müşteri hakkı ve memnuniyeti gibi durumlar dâhil bütün safhalarda TAKVA elbisesinin korumasında olmaya dikkat etmek çok mesuliyetli bir kamu görevidir. Bu görevin yapılması ümmetin genel menfaati, İslam toplumunun gelişmesi, kâfirlere muhtaç olunmaması açısından da farz-ı kifaye kapsamında değerlendirilebilir. Allah’ın hakkı ve hududunu gözeterek, kul hakkı hassasiyetine riayet ederek bu emaneti yerine getirebilen emin-güvenilir ticaret sahipleri Nebiler, Sıddıklar ve Şehitlerle beraberdir[31]. Sadece, Allah’tan korkan, sözünde duran ve doğru sözlü olan tüccarlar azaptan kurtulacaklar aksi durumda müflis duruma düşeceklerdir[32].

NETİCE

Allah’ın istediği kıvamda “iyi” bir kul olmak isteyen, cenneti kazanmak isteyen bir kişi bilsin ki bunun yolu şeklen yüzünü Kudüs’e veya Kâbe’ye çevirmek değildir. Ama iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere iman etmek; mala olan sevgisine rağmen/sevdiği mallarından yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, isteyip-dilenene ve kölelere (özgürlükleri için) vermek; namazı dosdoğru kılmak, zekâtı vermek ve ahidleştiklerinde ahidlerine vefa göstermek, zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda sabretmektir. Allah’a “şehadet” üzere verilen söze sadık olmak, müttaki olmak böyle olur[33].

 

Efendimiz buyururlar ki: “Her ümmetin bir imtihanı vardır. Benim ümmetim de mal ile imtihan olunur.”[34] “Altını ve gümüşü hayatlarının gayesi yapanlar lanetlenmiştir.”[35]

Abdullah İbnu’ş-Şihhir radıyallahu anh anlatıyor: “Rasulullah aleyhissalatu vesselam Tekasür Sûresi’ni okurken yanına geldim. Bana: “İnsanoğlu malım malım der. Hâlbuki ademoğlunun yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden başka kendisinin olan neyi var?” buyurdu.”[36]

Akıllı Müslüman can boğaza gelip bacaklar birbirine dolandığında[37]“Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar ertelesen de sadaka verip sâlihlerden olsam...”[38] demez, bilakis kendisine emanet edilen yarım hurmayı bile zayi etmeden sahibine ulaştırarak azaptan korunmak için çabalar.[39]

 


[1](İbrahim, 3; Nahl, 107)

[2](Alak, 1)

[3](Bakara, 30)

[4](Mearic, 32; Mü’minun, 8)

[5](Ahzab, 72)

[6](Bakara, 31)

[7](Bakara, 34)

[8](Bakara, 286)

[9](Hud, 6; Ankebut, 60)

[10](Bakara, 3, 254; Nisa, 39; Enfal, 3; Ra’d, 22; İbrahim, 31; Nahl, 71; Hac, 35; Secde, 16; Talak, 7; Münafikun, 10; Fatır, 29; Yasin, 47)

[11](Bakara, 219)

[12](Bakara, 172; Maide, 88; Nahl, 114; Taha, 81)

[13](Nahl, 71)

[14](Zariyat, 19)

[15](Maun, 1-3-7)

[16](Yasin, 47)

[17](Bakara, 275-279)

[18](Araf, 31)

[19](Nisa,5)

[20](Nahl, 56)

[21](Al-i İmran, 180; Tevbe, 34-35; Mearic, 15-18; Fecr, 20; Leyl, 8-10; Hümeze, 2)

[22](Nisa, 37; Muhammed, 38; Hadid, 24; Tegabun 16; Fecr, 18)

[23](Kalem, 17-33. Bahçe sahipleri kıssası)

[24](Hümeze, 3)

[25](Leyl, 11; Leheb, 2)

[26](Tirmizi)

[27](Ahzab, 28-29-33-34)

[28](Ahzab, 33)

[29](Hadîd, 11; Müzzemmil, 20; Bakara, 245; Mâide, 12)

[30](Bakara, 262-264)

[31](Tirmizi)

[32](Tirmizi, İbn Mace)

[33](Bakara, 177; Al-i İmran, 92)

[34](Tirmizi)

[35](Tirmizi)

[36](Müslim, Nesai, Tirmizi)

[37](Kıyame, 29)

[38]Münâfikûn, 10)

[39](Buhari, Müslim, Tirmizi)

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ocak 2019

Sayı: 366

İlkadım Arşiv