Kasım 2022 Mikail USTA A- A+
A- A+

KAPAK - Mü’min Önce Gönül Eridir

Sözlükte “bir şeyi veya bir haberi ulaştırmak” anlamındaki teblîğ kelimesi ile “çağırmak, seslenmek, adlandırmak ve dua etmek” gibi anlamlara gelen “davet” kelimesinin sözlük anlamları ayrı olsa da uygulama ve kullanılış gayeleri bakımından yakın bir ilişki içerisinde oldukları söylenebilir. Kelâm ilminde ise tebliğ “peygamberlerin yükümlü olduğu görevi, onların vahiy yoluyla aldıkları bilgiyi insanlara ulaştırması” demektir. Mü’minlerin görevi ise Peygamberlerden aldıkları bu tebliğ vazifesini gönülden gönüle, kıtadan kıtaya ulaştırarak Müslümanların gönül coğrafyasını adım adım inşa etmektir.

İhlaslı olmayan amelin kula hiçbir faydası yoktur. Namaz, oruç gibi ibadetlerimizde zamanına, şekline ve ölçüsüne ne kadar dikkat ediyorsak bütün işlerimize, hayatımıza bir sorumluluk olarak üstlendiğimiz tebliğ vazifesine de çok dikkat etmeliyiz. Kendimizi doğru algılamalı ve anlamalıyız. “Kendini tanıyan Rabbini tanır” ikazını her an zihnimizde diri tutarak kendimizden insanı, yani muhatabımızı anlamalı ve tanımalıyız. “Yalnızca kulluk için yaratıldığımızı” öğrendiğimiz Zariyât suresi 56. ayet ve “Siz insanlık içinde çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten nehyedersiniz, Allah’a da iman edersiniz” buyurulan Âl-i İmran suresi 110. ayet ışığında sorumluluk alanımızı kavrayabiliriz. Buradan hareketle kendini doğru anlamak kısmına odaklanmalıyız. Çünkü biz de insanız ve bütün insanlar gibi etkilenmeye, fizyolojik ve psikolojik işleyişe sahibiz. İnsan ve insanın tanıtılması konusu Kur'ân'da geniş bir yer tutmaktadır.

Kur'ân'ın muhatabının insan olduğu ve hedefinin, insan hayatının amacına uygun olarak düzenlenmesi olduğu dikkate alınırsa, insan üzerinde bu kadar çok durulmasının tabiî olduğu görülür. Bu, aynı zamanda Kur'ân'ın kendi ifadesiyle, insanı en iyi tanıyanın Allah Teâlâ olmasının bir sonucudur. Kur'ân'ın insana bakışını anlamak için onda insanın yaratılışından ve yaratılış amacından bahseden ve psikolojik tahliller yapan ayetlerini iyi incelemek gerekmektedir. Çünkü Kur'an'ın tebliğ ve eğitim prensipleri bu temeller üzerine kurulmaktadır. Kur'ân-ı Kerim'de insandan bahseden pek çok ayette onun yaratılış sürecinden, fıtratının değişik yönlerinden, psikolojik hallerinden, insan fıtratının değişen ve değişmeyen yönlerinden bahsedilmektedir. İnsanın yaratılışı ve oluşum evreleri ile ilgili ayetler, insana kendisini kısmen tanıtarak ilgisini kendi varlığına çekerken, aynı zamanda insanın kendi yapısını ve özelliklerini tanımasının gerekliliğine de işaret etmekte ve onu buna teşvik etmektedir. Zira her yönüyle terbiye ve rehberliğe muhtaç olan ve bu görevin sorumluluğunu da kendi omuzlarında hisseden bir varlığın, kendisini veya hemcinsini tanımadan bu görevi gereği gibi yerine getirmesi ya da onun sergileyeceği hal ve davranışları, tutum ve tavırları anlaması ve anlamlandırması, yerine göre hoşgörüyle karşılaması mümkün değildir.

Kur'an, insanların yaratılmış olduklarından ve yaratılışlarından bahsetmekle, insanı bu konularda düşündürme amacını gütmektedir. Çünkü yaratılmış yani mahlûk olduğunun ve neden yaratıldığının bilincinde olan insan, Yaratıcıdan gelecek tebliğ ve davete daha elverişli ve hazır bir yapıya dönüşür. Böylece bir anlamda Allah ile insan arasında bir iletişim koridoru oluşur.

İnsanı anladığımız zaman tebliğ kısmına geçebiliriz. İnsanları davetimiz en nihayetinde Allah’a çağrıdır. Bu çağrı Kur’ân-ı Kerim’de “İslam’a çağrı” (es-Saf,61/7), “imana çağrı” (el-Hadid,57/8), “Allah yoluna çağrı (en-Nahl,16/125), “Allah’ın kitabına çağrı” (Âl-i İmran,3/23), “hayra çağrı” (Âl-i İmran,3/104), “kurtuluşa çağrı” (el-Mü’min,40/41) gibi ifadelerle zikredilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s)’in, tebliğe en yakınında bulunanlardan başlaması bize elbette yeterince önemli şeyler söylemektedir. Hz. Peygamber (s.a.s)’in tebliğdeki başarısının başlıca sebeplerinden biri de davet ettiği dine samimiyetle inanması, başkalarının inanmasını ve uymasını istediği ilkeleri bütün ayrıntılarıyla önce kendi hayatına uygulamış olmasıdır. Özellikle bugün gençlerimizin en çok şikâyet veya bahane ederek takıldığı meselelerden biri de söz ve hayatı birbirine uymayan kötü örneklerden yola çıkmaları ve yanlışa saplanmalarıdır.

Hz. Peygamber (s.a.s) muhataplarını tanımaya büyük özen göstermiş, duygularını, isteklerini ve ferdi özelliklerini dikkate almış, onlara değer vermiş ve bu verdiği kıymeti herkese hissettirmiştir.

“Mümin, başkasıyla hoş geçinen ve kendisiyle hoş geçinilen kişidir. İnsanlarla güzel geçinmeyen ve kendisiyle güzel geçinilmeyen kimsede hayır yoktur.” (Ahmed, Müsned, 2/400, 5/225) Böyle buyuran iki cihan serveri Peygamber Efendimiz aleyhisselâm böyle yaşamış ve böyle olmayı tembih etmişti. Üstün ahlaki vasıflarla donanmış olan Efendimiz aleyhisselam nebevi uyarıları yaparken ümmetine âdeta ilmek ilmek halı dokur gibi şahsiyetini, ahlakını inşa etmesini istiyordu.

Mümin, kolay geçinilmeye, yakınlık kurulmaya, yola çıkılmaya ehildir. O yüzden önce mümin, gönül ehlidir, sonra tebliğ ehli, tebyin ehli olur. Önce sevilir, kolay geçinilir sonra menba olur. Herkesin danıştığı, derdini anlattığı, dinlediği, öğrendiği rahmet menbâsı… İnsanlar, devamlı karşısındaki kişiye bir şeyler aktarmak ister. Öğretmen, öğrencilerine; patron, işçilerine; müdür, personeline; baba, eşi ve çocuklarına; devlet başkanı, halkına vs. Ancak her birinin sözleri karşı tarafta her zaman hayat bulamayabilir. Öyle değil mi? Yüzlerce sene önceden bizlere ulaşan nasihatler kiminde hayat bulurken kiminde soluyor. Sözlerin öznel olmasından, yanlış tarafı bulunabilir olmasından değil elbette bu. Sevmek, hoş geçinmekle alakalı bu. Tebliğde de böyle, hoş geçinilen ve sevilen birinin yaptığı tebliğ -karşı taraf inatlaşmadıkça- devamlı hayat bulur. Bazen hemen hayat bulur bazen ondan sonra gelen nesilde hayat bulur ama tıpkı ekilen bir çiçek gibi ya bugün ya da yarın hayat bulur. Zira bir ilkbahar yağmuru gibi rahmet yağmuru inmiştir o çiçeğe.

Hoş geçinmek ve hoş geçinilen biri olabilmek müminin şiarlarından bir tanesidir. Hatırlayalım Mekke dönemini, şiar kabul ettiğimiz ezan-ı şerif ile dalga geçen gençlerin başındaki Ebu Mahzure’ye “sesin ne kadar güzelmiş” diyen bir peygamber olmasaydı, Kâbe’de müezzin olabilir miydi Ebu Mahzure? Ebû Mahzure ısınmıştı karşısındakine, oturup dizinin dibine dinlemek istemişti. Ebu Zer El-Gıfari, Mekke’de dolaşırken Hz. Âli onu öyle gördüğünde misafir edip derdini dinlemesinden dolayı Ebû Zer hayatı boyunca Hz. Âli’ye hep vefa gösteriyordu. Hasılı sözlerimizin, duygularımızın, tebliğimizin, tebyinimizin, tebşirimizin karşı tarafta neşvünemâ bulmasını istiyorsak atacağımız ilk adım kolay ve hoş geçinilen biri olabilmek, birisinin aklındaki sorulara, gönlündeki sıkıntılara, maddi zorluklarına çare ararken ilk danıştığı, yanına koştuğu biri olabilmektir.

İslam’ı tebliğ çalışmalarında izlenmesi gereken yöntem ise şu ayetle ortaya konmuştur: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel şekilde tartış!” (Nahl 167125). İnanç hürriyetine büyük önem veren İslam dini, dinde zorlamaya başvurulmasını yasaklamış (el-Bakara 2/256), gerçeğin ortaya konulmasının ardından iman edip etmeme konusunda insanları kendi tercihleriyle baş başa bırakmıştır: “De ki: Hak, Rabbinizden gelendir. Dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin” (el-Kehf,18/29). Bu bağlamda Hz. Peygamber (s.a.s) insanlar üzerinde bir zorba olmadığı (el-Gaşiye 88/22) gibi, onun görevi de irşat, tebliğ ve davetten ibarettir: “Allah’a itaat edin, Peygamber’e de itaat edin ve onlara karşı gelmekten sakının. Eğer itaat etmezseniz şunu bilin ki elçimizin görevi açıkça tebliğ etmekten ibarettir.” (el-Maide 5/92) Fedakârlık ve gayret dolu hayat yaşayan Efendimiz (s.a.s) tebliğ konusunda öyle bir ömür yaşamıştır ki bugün bizleri kendimize getirecek ve gayretimizin sınırlarını yeniden belirlemeye yetecek hadiseyi ibretle okuyalım.

-Allah Rasûlü bir gazadan döndü. Mescide girerek iki rekât namaz kıldı. Seferden her geldiğinde mescide girerek iki rekât namaz kılmak hoşuna giderdi. Sonra Hz. Fatıma’nın halini sorar, sonra zevcelerine giderdi. Bir ara seferden geldi. Hanımlarının evlerine gitmeden önce Hz. Fatıma’nın yanına vardı. Fatıma onu kapıda karşıladı. Onun yüzünü (bir rivayete göre ağzını), gözlerini öpüyor ve ağlıyordu. Rasûl-i Ekrem:

“Niçin ağlıyorsun?” diye sorunca Hz. Fatıma:

“Ey Allah’ın Rasûlü! Seni rengin solmuş ve elbiselerin çürümüş olarak görüyorum. Bundan dolayı ağlıyorum” dedi. Resûl-i Ekrem, ona:

“Ey Fatıma! Ağlama, Cenab-ı Hak senin babanı öyle bir işle vazifelendirmiştir ki yeryüzünde çamurdan yapılmış hiçbir ev, kıldan yapılmış hiçbir çadır ve hiçbir otağ kalmayacaktır ki Allah o işle oraya ya izzeti veya zilleti sokmasın. Öyle ki gecenin vardığı gibi o noktaya varacaktır.”

Mümin; cana yakındır, sever, sevilir ve sözleriyle hem kendi hayatında hem başkalarının hayatında filizler diker.

Ne mutlu insanlarla iyi geçinen ve insanların da kendisiyle iyi geçindiği kimselere…

Rabbimiz, cümlemizi insanlarla iyi geçinen ve kendisiyle de iyi geçinilen sâlih kullarından eylesin!

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr