KAPAK- İnsanın Kıymeti ve Aklın Yönlendirilmesi
Kasım 2020 Rauf DENİZLER A- A+
A- A+

KAPAK- İnsanın Kıymeti ve Aklın Yönlendirilmesi

Allah azze ve celle, varlık âlemine ‘’Hani rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti.” ilahi fermanı ile o zaman diliminde var olanlardan farklı olacağını fark ettirecek şekilde bütün varlık âleminin dikkatini bu yaratılacak ‘’Halife’’ üzerine çekmişti. Ve nihayet yaratılan Halife yani ‘’insan’’ daha ilk anda farklılığını, meleklerin Allah’a sığınmış olduğu soruya verdiği cevapla, gördüğü/algıladığı eşyanın isimlerini sayarak ortaya koymuştur.

Konu ile alakalı bir âyet-i kerîme’de Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sonra ona düzgün bir şekil vermiş ve ruhundan ona üflemiş; sizi kulak, göz ve gönüllerle donatmıştır. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” (Secde, 32/9) buyrularak insanoğlunun diğer bütün canlı mahlûkattan farklı yaratılışa sahip, ilahî ruhun tecelligâhı, en şerefli bir varlık olduğu ifade edilmiştir.

İnsan halife olmak sebebiyle sorumludur. Sorumluluklarımızın en önemli boyutunu Allâh’a karşı olan sorumluluklarımız oluşturmaktadır. İnsan, düşünme ve bilme yeteneği sayesinde kendi öz benliğini, çevresini ve Rabb’ini tanır. Böylece inanan bir varlık haline gelir.

İnsanın yaratılış gayesi tevhiddir. Tevhid ise Allah’a kulluk ve O’nu ibadette birlemektir. Kişinin namaz, oruç, kurban gibi ibadetlerini yalnızca Allah’a yapması ve bir bütün olarak hayatı Allah’ın şeriatına göre düzenlemesi, yalnızca O’nun yasa ve kanunlarına boyun eğmesidir. Yani onun namazı, her türlü ibadeti, hayatı ve ölümü âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. Böylece de insanî ve ahlaki değerlere bağlı olarak yaşayarak sonsuz hayata hazırlanmaktır.

Bu halife/insan öyle bir varlıktır ki var edilmiş bütün maddi âlem onun hizmetine sunulmuştur. Güneşin doğması ve batması, rüzgârların esmesi, yağmurların yağması hep bu halifenin/beşerin/insanın hizmetine amadedir. Böylece insan âlemin incisi konumundadır. O akıl ile bilme ve eyleme/inşa ve ihya sorumluluğuna sahiptir. Bütün eylediklerinde veya eylemediklerinde Allaha karşı sorumludur. "O'dur ki, O yüce Allah'tır ki bütün göklerde ve bütün arzlarda (hayat olan âlemlerde yarattığı) her şeyi katından sizlerin (insanların) emrine musahhar kıldı. Muhakkak ki bunda düşünen bir kavim için âyetler vardır." (Casiye, 45/13)

Resûlullah aleyhisselam buyurdu ki: "Allah, insanlar arasında akıldan daha üstün bir şeyi pay etmiş değildir. Akıllı insanın gecesini uykuyla geçirmesi, cahilin gece boyunca uyanık kalmasından daha hayırlıdır. İmam Gazali’ye göre akıl, göz gibi bir alettir. İnsana verilen aklın gayesi, bunu Allah’ın işaret ettiği şekilde ve kişinin kendi iradesinden de destek alarak kullanılmasıdır. İnsanın kendisini, kâinatı ve vahyi anlaması ancak aklını doğru kullanılması ile mümkündür. “İşte biz insanlar için böyle misaller veriyoruz. Fakat bunlar üzerinde ancak âlimler akıl yorar ve onlardaki gerçek manaları anlayabilir.’’ (Ankebut, 43)

İnsan için Allah iki menzil ortaya koymuştur. İnsan akli/iradi tercihleri ile yaptığı seçimler sonucu ya illuyyun’a (iyilerin yükseltileceği makam ya da mekân) ulaşacak ya da siccin’i (kötülerin indirileceği makam ya da mekân) boylayacaktır. ‘’İblis: Ben ondan hayırlıyım!’’ diyerek iradesini Allah’ın secde emrine karşı çıkma yönünde kullanarak ‘’aşağıların aşağına’’ indirilirken/kovulurken, iradeleri ile "Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz" itirafında bulunan ve tövbe eden Hz. Adem ve Hz Havva, illuyyuna ulaşabilmenin yolunu açmışlardır.

“Gönülden yalvararak, korku ile ve yüksek olmayan bir sesle, sabah ve akşam Rabbini zikret. Sakın gafillerden olma!” (A'râf, 205) ilahi fermanı insanı gaflete düşerek kaybedenlerden olmaması, daima uyanık kalması için uyarmaktadır. İnsandan istenen ve beklenen Allah’ı ve O’na olan andını hatırlaması, hattâ hiç unutmamasıdır. Ancak insanın fıtratında bulunan nisyân/unutma ve sehv, gaflete zemin hazırlamakta ve zaman zaman onu hem Rabb’inden, hem de O’na verdiği sözden uzaklaştırmaktadır.

Nisyânın ileri derecesinde bulunanları şöyle bir tehlike beklemektedir: Allah ile olan bağlarını kopararak, Allah’ın kendilerine, kendilerini unutturduğu bir duruma düşmek. Bu yüzden nisyândan kurtulmak için ilâhî zikre sıkı sarılmak gerekmektedir.

Haris el-Muhasibi (k.s) buyuruyor ki; “Kalbin Allah’tan gafil kalması bir kul için bela ve musibetlerin en büyüğüdür.” Çünkü gaflette kişinin aklı örtülür, bir uyuşukluk sarar. Muhakeme yeteneğini yitirir. Gerçek bilgiden uzaktır. Başına gelecek tehlikenin farkında değildir. Gaflet âdeta sinsi bir hastalık gibidir. Günahlar gafletin sivri başlarıdır. Nasıl ciğerdeki sinsi bir hastalık deride çıban şeklinde tezahür ediyor ise, gaflet de günah ve fısk şeklinde kendini göstermektedir. Bu sebeple, mü’min için büyük bir tehlike olan gaflet, imanın tesirini kıran, ibadetin huşuunu bozan çok sinsi bir düşmandır. Hedefi, imanı kalpten atmaktır. Âdeta dalaletin eşiği veya kapısı gibidir.

‘’Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttaki olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?” (Enam, 32) Dünya hayatının müddeti kısa ve lezzeti de geçici olduğu için o, bir aldanma ve oyalanmadan başka bir şey değildir. Akıllı kimsenin dünyaya aldanmaması, dünya sevgisine aşırı derecede kapılmaması gerekir. İnsan ömrü günü birlik ya da anlık zevklerden oluşacak kadar değersiz değildir. Hayat ancak Allah’ı bilme ve O’na kulluk etmekle anlam kazanır. Efendimiz bir hadislerinde akıllı insan için,“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölüm sonrası için çalışandır. Aciz kişi de nefsini duygularına tabi kılan ve Allah’tan dileklerde bulunup durandır (bunu yeterli görendir).” buyurmuşlardır. ‘’Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın. Sakın çok aldatıcı (şeytan), Allah hakkında sizi aldatmasın.’’ (Fatır, 5)

İnsanın fıtratında var olan merak duygusu onu yaşadığı ortamı/dünyayı/kâinatı/hayatı ‘okuma’, ‘anlama’ ‘tefekkür’ etmeye zorlar. Bu eylem insanı diğer varlılardan farklı kılan yönlerinden biridir. Tefekkür insanı ‘eserden’ ‘müessire’/yaratılandan yaratana ulaştırır. Hz. Aişe radıyallahu anha şöyle demiştir: “Rasulullah aleyhisselam bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda çok ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilal radıyallahu anh: “Ya Rasulallah! Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?” deyince, O: “Bu gece Yüce Allah bir ayet indirdi. Beni bu ayet ağlatmaktadır.” dedi ve ayeti okudu: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri arkasına gelişinde aklı başında olan kimseler için gerçekten açık ibretler vardır.” (Âl-i İmran, 190)

Bir sonraki ayet de; “Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (tefekkür ederler) ve Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz (derler).” şeklindedir. Ondan sonra Rasulullah: “Bu ayeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan, düşünmeyen kişilere yazıklar olsun.” dedi. Ve “Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler (düşünürler). Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!” (Âl-i İmran, 191) ayetini ilave etti. Onun için Yüce Allah Kur’an’da çeşitli hususları dile getirdikten sonra: “…Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) insanlar için ibretler vardır.” (Nahl, 11.) demektedir.

Yaratılış amacına uygun olarak aktif hale getirilmiş olan akıl insana bahşedilmiş en büyük nimettir.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Kasım 2020

Sayı: 388

İlkadım Arşiv