KAPAK-İlmî Duruş
Şubat 2019 Nurcan İrem ERDEM A- A+ Sesli Dinle    |  
Sesli Dinle    A- A+

KAPAK-İlmî Duruş

“Eğer mü’minseniz en üstün sizsiniz.” anlamındaki ayet-i kerimeyi genellikle; inanıyorsanız üstün geleceksiniz, diye anlarız. Bu doğru ama bunda şöyle bir mana da vardır: Eğer mü’minseniz en üstün olmak zorundasınız. En üstün olmanın sadece ahirette iman ciheti yok, dünyada maddeten güçlü olma yönü de var. Bugün güçlü olduğunu söylediklerimiz ne ile güçlüdürler? Zenginlikleriyle, bilimle, teknoloji ile. Bunların hangisi diğerlerinin sebebidir, hangisi sonuçtur? Baktığınız açıya göre değişir. Ama bunlar olmadan dünyada üstünlüğün olmayacağı da açıktır. O halde bunun anlamı, mü’minseniz en üstün olmanın bu sebeplerini elde etmek zorundasınız demektir.

Fıkıhta şöyle bir kural vardır: “Olması gereken bir şeyin olabilmesi için gerekli olan şey de gereklidir.” Tarih boyunca hiç bilgiden/ilimden daha büyük bir güç olmamıştır ve bu ilim sadece din ilmi değildir. Kur’an’ı Kerim’de bizi tabiatı, gökleri, yeri, hayvanları ve bitkileri anlamaya çağıran ayetlerin sayısı; namazı, oruç ve haccı anlamaya çağıran ayetlerin en az on katıdır. Bu oran bizim için bir mana ifade etmez mi? Bizim geleneğimizde bilgiye de bilime de önem verilmiş, bunların bir cüzü dahi eksik olunduğunda gelişme ve ilerleme olmayacağı tarihsel bir bütünlükle gözler önüne serilmiştir.

Özellikle son yüzyıla bu bütünlükle bakıldığında ilim, irfan ve medeniyet algısının ötesinde gelişim ve yenilikten uzak olduğumuzu görmekteyiz. Müslümanlar olarak tarihin tozlu raflarına hapsedilen kitaplarımız ve çağlara ışık tutmuş kütüphanelerimiz ne yazık ki yaşadığımız yüzyıla ışık tutmaktan uzak bir deveran içindedir. ‘En üstün Müslümanların/inananların’ asr-ı saadetin gerek hicret öncesi gerek hicret sonrası iç ve dış sorunlar içerisinde toplumda meydana gelen ensar-muhacir olgusunun yerleşik hayata geçmesindeki yaşanan tüm zorlukların bir cami ve bir ilim yuvası ile aşılmasının İslam tarihinde ilk inkılâp olarak yerini alması, daha sonra türlü türlü siyasi problemlerle uğraşan nice Müslüman devletlerin bu inkılâbı kanun kabul edip ilim ve irfan yuvalarıyla yükselmelerine yardımcı olmuştur.

Abbasilerde zirveye ulaşan, 9. yüzyılın başında Bağdat’ta Halife Harun Reşit tarafından kurulan ve onun yerine geçen oğlu Halife el-Me’mun zamanında zirveye çıkan ‘Bilgelik Evi’ (Beyt el-Hikme) bu konuda güzel bir örnektir. Bu ilim yuvasında Antik Yunan, Hint, Fars, Mısır biliminden, matematik, astronomi, zooloji, tıp, kimya ve coğrafya gibi alanlarda araştırmalar yapılmış, o dönem dünyada ne kadar bilimsel kitap varsa hepsi Arapçaya tercüme edilmiştir. Yine kimi meşhur filozofların felsefi metinleri de bu dönemde tercüme edilmiştir. Esasen bilgiye aç bir şekilde nerede ne bilgi varsa kullanma-öğrenme yoluna gidilmiş ancak bunun yanında kendileri de bu eserlere yenilerini eklemişlerdir.

Selçuklu döneminde kurulan Nizamiye Medresesi akademik bir serüveni başlatmış, bilim ve fende ‘En üstün inananların’ vizyonu ortaya konulmuştur. Osmanlı dönemi bilim faaliyetleri ise devletin ekonomik buhranları içerisinde dahi teknolojik gelişmelerden tutun -günümüz üniversitelerine büyük fark atabilecek- medreselerin gelişmesine kadar aralıksız devam etmiştir. Ve yine tarihe altın harflerle kazınmış bu irfan devletlerinin yükselmesine set çekenler ilk darbeyi kütüphanelerin yağmalanmasıyla, âlimlerin öldürülmesiyle, ilmî taşıyıcılık yapan bütün fiiliyatın yasaklanmasıyla, ‘üstün inananların’ hâkimiyetini sona erdirmek gayretiyle engellemeye çalışmıştır. Bu yıkımın örneklerinden olan, Moğol istilasıyla şehit edilen Feridü’d-din Attar’ın, Mantıku’t-Tayr kitabında gücü anlatan hikâyesi şöyledir:

Zamanın birinde Sultan’ın yolu bir harabeye düşer ve orada kendinden geçmiş, derdinden başını önüne eğmiş, dağ gibi yük belini iki büklüm etmiş bir meczup görür. Sultan’ı görünce ona; “uzak dur! Yoksa canına yüzlerce mızrak saplarım. Sen Sultan değilsin, gayret yoksunusun. Sen kendi saltanatın içinde Allah’ın bahşettiği ilme nankörlük etmektesin” dedi.

Sultan da ona; “Ben yüce bir sultanım, bana nankör deme! Bana sadece bir şey söyle, başka bir şey söyleme” diyerek cevap verdi.

Meczup ise; “Ey hakikatten habersiz padişah! Eğer ilimden uzak düştüğünü, nasıl perişan olduğunu bilseydin, ilmi devlet sayar, zerresini bile dinin kendisi bilirdin! Saltanat her zaman marifettir, sende gayret et de bu sıfatı elde edesin, irfan âleminde mest olup kendinden geçen kimse, tüm dünya halkına Padişah olur.” dedi.

Sultan’ın ve meczubun hikâyesi aşikâr olarak beliren bir hadiseyi anlatıyor; Cihan, inananların ilmiyle yükselmiş, irfanla hakikatini çağlara i’la etmiştir. Ayet-i kerimede geçtiği gibi “Allah içinizden iman edenlerin ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.” (Mücadele, 11) Bu irşat aydınlığının içerisinde faziletlerin en yücesine talip olanlar, asırlardır Kelamullah’ı yaymak adına ‘üstün inananlar’ olarak geride bıraktıkları eserleriyle, dualarıyla, miraslarıyla bizlere çağın karşısında ilmî bir duruş sergilemeyi öğretmişlerdir ve öğretmeye devam etmektedir.

Allah bizleri onlara layık eylesin. Amin.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2019

Sayı: 367

İlkadım Arşiv