Ocak 2023 Selim ARMAĞAN A- A+
A- A+

KAPAK - Bugün Mülk Kime Aittir?

Kur’an’da Mülk; güç yetirmek, hâkimiyet kurmak, sahip olmak, tasarrufta bulunmak; duyu ve varlık âlemindeki her şeyin üzerinde hükümranlık kurmak anlamındadır. Bu anlamıyla mülkte Allah’a ortaklık söz konusu değildir. Bütün mülk, Cenâb-ı Hakk’ındır ve onu dilediğine verir, dilediğinden alır.

Mülkte hükümranlık, Allah’ın mülkünden kullarına da vermesidir ki bu asla onları gerçek mülk sahibi yapmaz. Dünya imtihanı ile verilen dolaylı, sınırlı ve geçici bir saltanattır. Yukarıdaki ayet, bu gerçeğin kıyametin koptuğu gün çok daha net ortaya çıkacağını haber vermektedir: “Bugün mülk kimindir? Elbette hâkimiyetini her konumda geçerli kılan tek Allah’ındır.” (Mü’min: 16)

İnsanoğlu kabul etse de etmese de her şeyin yaratıcısı ve yaşatıcısı Allah Teâlâ’dır. Küçük büyük canlı ve cansız her şeyin sonu da yine O’nun takdirindedir. Asi insan, kullandığı eşyaların, emri altında çalışanların, dünyanın ve evrenin sahibi olduğunu iddia etse, hatta ilahlığını ilan etse, özünde bilir ki; bu kendi aklının ve maddenin kendisi ile bir oyunudur. Gerçekte o, kendini dahi kontrol edip yönetemeyen bir acizdir.

Dünyadaki varlığımız sınırlı, sorumlu kooperatifler gibidir. Başlangıcımız belli, sonumuzu Allah bilir! Sorumluluklarımızı da Yüce Kur’an’da bildirilmiştir. İster arı gibi çalışır ahiret balı yaparız, istersek ağustos böceği gibi bir zaman sefa sürer kâm alırız dünyadan. Ama unutmamalı ki; dünyanın sahibi olduğunu iddia eden “Firavun adamlarını toplayıp onlara: ‘Sizin en yüce rabbiniz benim!’ dedi.” (Naziat: 23-24) ama akıbeti ne oldu? İnanmadığı yolu tutup gitti. Bize ibretlik hayatı kaldı.

Malın mülkün gerçek sahibini unutup kendini her şeyin sahibi gibi görenler, etrafa şer öğütleyenler, şer emredenler, kendinin başıboş bırakıldığını zannederek başıboşlara imrenenler unutmamalılar ki; “Servet toplayıp onu sayıp duran herkesin vay haline! O, malının kendisini sonsuza kadar yaşatacağını zanneder.” (Hümeze: 3-4) Oysa durum öyle değildir. Ayetlerde, servetinin çokluğuna güvenip kibirlenerek insanlarla alay eden, helâl haram demeden mal toplayan, fakirlik korkusuyla cimrilik ederek hayır yolunda harcamaktan kaçınan, fakirin hakkını vermeyen ve servetinin kendisini ebedîleştireceğini sanan bencil, maddeci hatta kendi eş ve çocuklarının rızkını dahi vermemeye çalışan kimselerin ahiretteki acıklı sonlarına işaret edilir.

Evlerimizin hem temelinden hem de çatısından çatırtılar geliyor, ailemiz dağılıyor, evlatlarımız zor durumda, milletimiz ve ümmetimiz zorluklar içerisinde ve Allah’ın dinini tanıtmamız gereken milyarlarca insan var. Rabbimiz bunların hesabını da bizden soracak kaygısı içerisindeysek; dönüp dönüp saydığımız, kucağımıza bastırdığımız o mallarımız, kucaklamamız gereken ailemiz ve kardeşlerimizden değerli ise “kimi feda edelim?” dediğimizde önce ahlakımızı, İslam’ımızı, imanımızı, ailemizi ve para etmeyen her şeyi verip dünyaya razı oluyorsak! Rabbimizin geçici kullanımımıza verdiği mülkü bizim zannediyor ve yeri delecek gibi, dağlara ulaşacak gibi gururla yürüyorsak bilelim ki; “Dünya muhabbeti bütün hataların başıdır.”

Ankebût Suresi’nin 41. ayetindeki şu muhteşem misalle konuya bakalım: “Allah’tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi!”

Dikkat edelim, bu yolun sonu “Rabbimiz bizi dünyaya geri gönder de iyi işler yapalım.” diyeceğimiz pişmanlık yurduna çıkmasın. “Dost meclisleridir. Bu kadar çalıştıktan sonra kafamı dinliyorum” diye gittiğimiz yerler Allah’ın emirlerinin uygulanmadığı, bilakis isyanların yapıldığı mekânlarsa bu yerler örümceğin evi kadar dahi bizi korumaz. Tarihi kalıntı diye gezdiğimiz yerleri gönül gözü ile gezersek o kalelerde, bağlar ve bahçelerde, yıkılmış harabelerde, susuz kalmış kuyu etraflarında ne mücadeleler verilmiştir, görürüz. İşte Allah’ın rızasından uzak mücadeleler, dökülen terler ve kanlar dünyada kalmış, ahirete hiçbir şey taşınmamıştır. Tabi bunu imanı, kalbi, vicdanı ve aklıyla düşünebilenler görür. Asıl görmeyen, gözler değil gönüllerdir.

“Göklerin ve yerin mirasçısı Allah olduğu halde, Allah yolunda siz niçin sarf etmiyorsunuz? İçinizden Mekke'nin fethinden önce sarf eden ve savaşan kimseler, daha sonra sarf edip savaşan kimselerle bir değildirler, öncekiler daha üstün derecededirler. Allah, hepsine cenneti vadetmiştir. Allah, işlediklerinizden haberdardır.” (Hadid: 10)

Zorluk zamanında darda kalanlara yardım etmek Allah ve Resulü aleyhisselam tarafından övülmüş sevabı bol bir ibadettir. Bugün zorluk ve darlık, ümmetimizin hem açlıkla hem savaşlarla hem göçlerle imtihanıdır. Daha acısı, ümmetin gençlerinin kâfirlere hizmetçilik yapabilmek için denizlerde ve karalarda can vermeleri ve onların köhne örf ve adetlerine imrenip taklit etmeye karşı duydukları aşırı arzularıdır. Bütün bunların en acısı da “kendimize Müslüman” olmamız, ümmetin derdiyle yeteri kadar ilgilenmemizdir.

Dünya hayatına razı olup yaratılış nedeninizi unutmadan, bacaklarımız bacaklarımıza dolanmadan, kaçacak yer aramaya başlamadan ve keşke falancayı dost edinmeseydim demeden önce malı-mülkü, izzeti ve şerefi Allah’ın verdiğini, dilediği zaman da söküp alacağını aklımızdan çıkarmasaydık.

“Allah'ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O kendileri için bir şerdir. Cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Âl-i İmran: 180) ayetinden ibret alabilseydik.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr