Şubat 2016 Abdullah GÜLCEMAL A- A+
A- A+

Kaleminiz Kale’mizdi Be Gardaş

Dostlardan aldığım her acı haber,
Bağdaş kurar yüreğime oturur!
Öksüz kalır hâtıralar gönlümde
Dilim düğümlenir, gözyaşım kurur.
HASAN’A MEKTUP (2)




Gardaşım Hasan; Es-selâmü aleyküm. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Allah umduklarına nâil eylesin, korktuklarından emin kılsın.
“Dizinin dibine oturup, söylediklerini dinlemek istediğin.” Kâinatın Efendisi tutsun elinden… Gardaş, mutlaka hatırlarsın…
“İman kaynağımdır, Tevhid havuzum.
İslâm’ın dışında arama beni…
Muhammedül Emin tek kılavuzum,
Putların peşinde arama beni.”

Diyen, şahsiyet âbidesi Abdurrahim Karakoç ağabeyimizi, 8 Haziran 2012 tarihinde, bir mübarek Cuma günü, Ankara “Bağlum” mezarlığında kara toprağa vermiştik. Siz ise “11 Haziran 2012 Salı” günü köşeniz de “Artık ‘Hak Yol İslâm’ yazacak da yok, ‘Hasan’a Mektuplar’ yazacak da yok…” diye bir yazı yazıp vefanızı göstermiştiniz. Bunun üzerine size yani “Hasan’a Mektup” hitabıyla 12 Haziran 2012 tarihli ilk mektubumu gönderdim. 15 Haziran 2012 Cuma günü “AYNA”ya baktığımda:
“Karakoç ve Gülcemal… Dosttan dosta şiirler” başlığı altında; “Bugün köşemi ‘Dostumun dostu Abdullah Gülcemal’e ayırıyorum.’ ‘Abdullah Gülcemal de kim?’ diye soranlara derim ki; Abdurrahim Karakoç’un dostu bir şairdir. Ben kendilerini “Milli Gazete’li yıllarım”dan tanırım. 1980’li yıllarda, “Milli Gazete’de dörtlükleri yayınlanırdı.” diye, benim için “kıymet hükmü”nden büyük değer taşıyan ifadelerinizi gördüm. Mektubumu aynen yayımlamıştınız. Nereden bilecektim, 4 yıl sonra, dostum “Karakaya Hasan’a” 2’nci bir mektubu yazmak mecburiyetinde kalacağımı?
Aziz Dostum; “Ha Hasan’a, ha sana.” diye bize sürekli mektuplar yazan “kadim dostumuz Abdurrahim Karakoç”un yazdığı mektupları, içimizde en çok sen okumuş ve en iyi sen anlamışın demek ki… Hani, yazdığı 9’uncu mektupta diyordu ya:
“Çok oku, çok düşün, çok şeyler anla,
Aha bu mektubu alınca Hasan,
Mânâlar iplikten incedir amma,
Kelimeler biraz kalınca Hasan.” diye.

Sen okudun, düşündün, iplikten ince mânâları anladın ammaaa! Okumayan, anlamayan veya anlamak istemeyen “ebleh”ler sürüsüne ne demek lâzım, bilmiyorum! Hâlâ kafasını ve klavyesini Kan-dile kiralık vermiş, boyunlarındaki tasma halatlarının lif kalınlığıyla yılışan, köşe başlarında arş’a hırlayan, gelip mâbetlerimizin duvarlarına işeyen, kurt’a yoldaş olup koyun boğan itlere nasıl “hoşt, hoşt” deneceğini, vallahi sen bizlerden iyi bilirdin be dostum!

Karakoç onun için sana yazdı, o ibret dolu kıymetli mektupları. Okuyup anladığın için; kirletmedin vicdanını. Tefekkür ettiğin için “kendi gövden”in üzerinde,” kendi başını” taşıdın hep. Kalem’in “şeref” ve “haysiyet”ini bildiğin için; son nefesine kadar kiraya vermedin “irade”ni ve “kalem”ini. “Fikir fahişelerini” gördükçe “kalem”in “kılıç”laştı. “Namus” kavramının sadece “insan”a ve elindeki “kalem”e ait bir haslet, bir güzellik olduğunu gösterdin.

Kaleminiz; “Kale’miz”di be gardaş! Çorum Ulu Câmi avlusunda bir adam kalem satıyor ve bağırıyordu: “Demire de yazar, kömüre de yazar. Çuvala da yazar, tuvala da (duvara da) yazar. Hayrı da yazar! Şerri de yazar. Ne istersen onu yazar!” diye. Sen ne demire yazdın, ne de kömüre. Ne çuvala yazdın, ne de duvara. Sen hep “gönül”lere yazdın. Sen hep “iyilikleri”, “güzellikleri”, “doğruları” ve “gerçekleri” yazdın. Kalem’in hep ya “ELİF” yazdı ya da “MİM” yazdı. Zaten,“Elif”i, “Mim”i bilmeyen, Sen’i de anlamazdı! “Derdin” vardı. “Dâvân” vardı. Onun için hep “Derdi, dâvâsı”, “Dâvâsı, derdi” olanlarla birlikte yürüdün.

“Soysuzlar ‘taş’ atar mukaddesata;
Karşı duramazsak bizdedir hata.
Tahammül teşviktir böyle hayata;
Öl.. İnsan küçülmez ölünce Hasan.”

Soysuzlar mukaddesata “taş” atarken, sen o soysuzların gelmişine geçmişine “kalem”inle, kelimelerden “kurşun”lar attın. Ama geri adım atmadın! Teslim olmadın. Eğilmedin. Bükülmedin. Zâlim’e karşı, mazlum’dan yana olan bir dâvâ adamının ölmekle küçülmeyeceğini, aksine öldükten sonra büyüdüğünü gösterdin! “Ümmet”in sesi oldun, toplumun vicdanı. Dost’a köprü oldun, düşman’a duvar! Hep “AYNA”ya bak, “AYNA”ya, dedin. Ne güzel “Ayna”n vardı be Hasan Gardaş! Şu güzel ülkemde; “Kıble”si ve “kitap”ı yalan olanlar, “merhametsiz”,”muhabbetsiz”, “mayasız”, “münafık”, “maskeli medya maymunları”, “melânet”lerini “maharet” olarak göstermek için “makyaj aynası” kullanırken; sen hep “Hakk ve Hakikat aynası” tutup, maskeleri yırtarak, gizlenen çirkin çehreleri gösterdin.

Her kılığa girerek, her kelleye kep olan “yamuk”lar, ellerinde “çukur ve tümsek ayna”larla dolaşırken! Bu “Ümmet”in, bu “Millet”in “inancını” ve en ulvî “millî ve mânevi duygu”larını istismar edip, “Himmet”i “Zimmet”e çevirerek, hâlâ “Pensilvanya” propagandası yapan “Paralel piyonlar”; çantalarında, ceplerinde “dikiz aynası” taşırken! Sen; her türlü ihanete, her çeşit alçaklığa karşı hep “Vicdan Aynası”nı tuttun… Bir ömür tuttuğun “Vicdan ve Hakikat aynasına” sadece “Hakk’a karasevdalı, vicdan sahibi” olanlar baktı. Bize son olarak öyle bir “İbret Aynası” tuttun ki gardaş, helâl olsun sana.

Sen kalk; Cebrail’in “Vahiy” getirdiği, huzurun ve bereketin kaynağı Mükerrem Mekke’ye git. Kaldır at dünya’ya ait neyin varsa. Bembeyaz “ihram”a gir. Kâinatın kâlbi olan “KÂBE”nin etrafında pervane ol. Sa’yini yap. Koş oradan Münevver Medine’ye. Selât ve selâmlarla ziyaret et Sevgiliyi. Cennet Bahçesi’nde iki rekât namaz kıl. Rahmet deryasında yıkanarak temizlen. Ve tekrar günah kirine bulaşmadan, Habîbullah’ın ruhaniyet ikliminde, can emanetini Rabbine teslim et gel.

Fatih Cami’nin musalla taşında helâlleş, musalli kardeşlerinle, yol arkadaşlarınla… Tekbirlerle, dualarla git, “er kişi” olduğuna şehadet eden çile insanlarının omuzlarında. Edirne Kapı Şehitliği’nde yer ayırsınlar sana. Mehmet Akif’e komşu ol. Anasından ER DOĞAN bir “UZUN ADAM” Kur’an okusun kabrinin başında. Ölünce işte böyle güzel ölmeli be Hasan! Ölümüne imrendirdin bizleri. Allah sana rahmet eylesin. “Küfür cephesinin kölelerini” en çok korkutan; “İman cephesindeki Serdengeçtilerin ellerindeki Kalem’dir”. Sende o Serdengeçti’lerden biriydin gardaş. Sen şimdi, “gerçek dünya”da, “asli vatan”ındasın. Biz ise, “yalan dünya”da ve “gurbet”teyiz. Sen yüz akıyla çıktın bu “imtihan salonu”ndan. Biz ise hâlâ imtihandayız.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2016

Sayı: 331

İlkadım Arşiv