Şubat 2014 Abdullah GÜLCEMAL A- A+
A- A+

İthaf Olunur

İTHAF OLUNUR

Cumhuriyet tarihinde bir dönem, mason olmadık hiçbir kimse Dış İşleri Bakanlığı’na getirilmezdi…

Cumhuriyet tarihinde bir dönem, mason olmayan hiçbir kimse İstanbul Valiliği’ne getirilmezdi…

Ord.Prof.Dr.Fahrettin Kerim Gökay, o dönemin İstanbul Valisidir…Hani, boyunun kısalığından dolayı, halkın “mini mini valimiz, ne olacak halimiz” diye tekerleme şeklinde söz ettikleri Vali Gökay…

Gökay’ın Valiliği döneminde, Merhum Ömer Nasûhi Bilmen Hocaefendi de İstanbul Müftüsüdür.

Oldukça mütevazı, müttaki, inancından asla taviz vermeyen bir İslâm Âlimidir Bilmen Hoca…


BİR GÖRÜŞME VE KONULAN TAVIR

Vali Gökay bir gün müftüye telefon eder ve der ki: 

“Müftü Efendi, yarın birlikte Fener Rum Patriğini ziyarete gideceğiz.”

Bu emri vâki karşısında, zerre tereddüt göstermeyen Müftü Efendi anında cevap verir:

“Vali Bey ben gitmem.”

Vali; “Israr edersem?” deyince, Müftü Efendi; 

“O zaman istifa ederim.” der.

Bu tavır karşısında, Müftü Efendi’nin kolay yutulacak bir lokma olmadığını anlayan Vali Gökay: 

“Peki biz sana gelirsek?” diye sorunca Müftü Efendi de:

“O olur” der ve kararlaştırılan gün ve saatte görüşme gerçekleşir…

Yalnız, görüşmeden önce, Ömer Nasûhi Hoca hademesini çağırır. Vali ve Patriğin geleceği saati dikkatli bir şekilde takip etmesini, onlar gelirken kendisine haber vermesini sıkı sıkı tembih eder… 

Hademe: “Geliyorlar Efendim.” deyince, Ömer Nasûhi Hoca onlar gelmeden önce odasından çıkar… Vali ve  Patrik gelirler Müftü’nün odasına otururlar…

Biraz sonrada Müftü Efendi içeri girer. Haliyle, o içeri girince Vali ve Patrik ayağa kalkarlar…

İşte bugün Müslümanlar olarak muhtaç olduğumuz, ihtiyaç duyduğumuz tavırlar bunlardır. Ömer  Nasûhi Bilmen Hoca; bir gayri müslimin ayağına gitmektense istifa etmeyi tercih eden tavrını ortaya koyarak, hem İslâm’ın izzetini, hem kendi şahsiyetini korumuş, onların huzurunda ayağa kalkmamış, onları inancı için ayağa kaldırmış oluyor. 

Demek ki, Allah’ın nuruyla bakan Müslüman Âlim’in basireti böyle keskin oluyor.

Hoşgörü ve diyalog adına, Papa’nın huzurunda el pençe divan durup, saygıda kusur etmeyen zamane hocaefendilerine ithaf olunur…


ŞEYTAN SUÇU KABUL ETMEZ

Allah cümlemizi her türlü şerirlerin şerrinden muhafaza buyursun… Özellikle çağdaş şeytanların girmediği kılık, bilmediği dil, kullanmadığı metod yoktur. 

Günlerden bir gün şeytanın yolu Anadolu’nun bir köyüne düşmüş. Keyfi gayet yerinde…  Sırtını bir ağaca dayamış. İneğini sağan genç bir kadını uzaktan seyredermiş. Kadıncağız buzağıyı da ineğin yakınında bir kazığa bağlamış duruyor. 

Şeytan, kadını epeyce izledikten sonra yerinden yavaşça kalkıp buzağının ipini biraz gevşetmiş ve tekrar gelip yerine oturmuş…

Az ötede annesinin sağıldığını gören karnı acıkmış buzağı daha fazla dayanamamış, sağa sola, ileri geri debelenirken kazıktaki ipten çözülmüş. Koşarak annesini emmeye giden buzağı, bu sırada dolu süt kovasını da devirmiş…

Sağdığı o kadar sütün dökülüp ziyan olduğunu gören kadıncağız, sinirlenip eline geçirdiği bir odunla buzağıya vurunca yavru bağırarak yere yıkılmış ve ölmüş…

Yavrusunun gözünün önünde öldürülmesine dayanamayan inek; bir tekme iki boynuz darbesiyle vurup kadını öldürmüş… Olanları evinin balkonundan seyreden kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görünce içeriden tüfeğini kaptığı gibi inmiş aşağı o da vurarak ineği öldürmüş…

İçeride uyumakta olan koca, silah sesine uyanıp da dışarı çıktığında; karısının yerde cansız yattığını, babasının elinde de tüfek olduğunu görünce tabancasını çekip babasını öldürmüş. 

Olaydan kısa bir süre sonra, görgü şahitlerinden gerçeği öğrenen genç adam, aniden gelişen bu kadar acıya dayanamayıp intihar etmiş… 

Bütün bu olayları bir kenardan keyifle izleyen şeytan: 

“Şimdi bunlar bütün suçu yine bana yükleyecekler. Hâlbuki ben buzağının ipini azıcık gevşetmekten başka ne yaptım ki?” der.

Şeytan suçu kabul etmez. İplerini bilerek-bilmeyerek, şeytanın ve şeytani güçlerin ellerine teslim eden kim veya kimler varsa cümlesine ithaf olunur…


DUVARIN YIKILDIĞI TARAF

Büyük Allah dostlarından olan, Behlûl Dânâ, sık sık gelip geçtiği yol üzerindeki bir viranenin yıkılmak üzere eğilmiş duvarına bakıp, âkıbetini tefekküre dalarmış.

Yine bir gün endişe ile o meyilli duvara ibretle bakarken, duvar birden yıkılıvermiş. 

Behlûl Dânâ Hazretlerini öyle bir sürur, öyle bir sevinç kaplamış ki sormayın… Gözlerinin içi gülüyor…

Onun bu sevincine manâ veremeyen yanındaki insanlar, büyük bir merak içerisinde sebebini sorduklarında; 

“Duvar meyilli olduğu tarafa yıkıldı.” demiş Behlûl…

“Bu gayet normal, bunda şaşılacak ne var yani.” dediklerinde, Mübarek şu hikmetli cevabı vermiş: 

“Madem dünyadaki her şey, sonunda meylettiği tarafa yıkılıyor, benimde meylim Hakk’ka doğrudur. O halde ben de ölünce Hakk’ka varırım. 

“Ey ahâli, rükû ve secdelerimizle Hakk’ka meylimizi artıralım ki, başka yönlere yıkılmayalım…”

Rabbimiz buyuruyor ki : “Zalimlere meyletmeyin.” 

Herkes kalp ibresinin nereyi gösterdiğine dikkat etmeli… 

Arpa ekilip de buğday biçilmez. Üç günlük dünya için, Batı’ya ve bâtıla meyleden seyyar kıblelilere ithaf olunur… Yıkılacağınız yer meylettiğiniz taraf olacaktır.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2014

Sayı: 307

İlkadım Arşiv