Şubat 2015 İbrahim AYDEMİR A- A+
A- A+

İslamofobiyi Anlamak

Fobi sözlükte ‘korku’ anlamındadır. İslamofobi de İslam korkusu. Yani bir yandan İslam’ın yeryüzünde yayılmasına ve özellikle Batı’da hem göç yoluyla hem de yerli halklardan ihtida edenlerin sayısının gittikçe artması neticesinde Müslümanların bu toplumlarda belirleyici bir güç haline gelmelerini ifade ederken, diğer yandan 11 Eylül ve sonrasında küresel “İslami terörden” duyulan endişe anlamına gelmektedir.

Bu endişenin sebeplerini; bir grubu tarihsel olarak Müslümanlara karşı beslenegelen ön yargıyı, -Müslümanlardaki nüfus artış hızının  Hıristiyan toplumlara nazaran yüksek olmasının da etkisiyle- seçimlerde belirleyici hale gelecek ve hatta çoğunluğu ele geçirecek olmaları, Batılı genç nesillerin İslamizasyonunun hızlanması, İncil’e inananların ve İncil okuyanların oranı azalırken Kur’an’ın bu toplumlarda popülaritesinin artması, Batı’da son yıllarda işsizlik artarken Müslüman göçmenlerin işgücü piyasasında kendilerine rakip hale gelmesi gibi sosyo-ekonomik nedenler oluşturmaktadır.

Yine bu gruptan addedilmesi gereken bir başka sebep de Batı toplumlarında yerleşen ve başarılı şekilde varlıklarını koruyarak ikinci ve üçüncü nesle taşıyan Müslüman toplulukların bu ülkelerin yaşam biçimlerini değiştireceğine/ bozacağına dair endişedir. Batı’nın kültürel kodlarında tek tanrıcılık, adalet, hakkaniyet, paylaşımcılık gibi kavramlar tarihin hiçbir döneminde uzun zaman başat unsurlar olamamıştır. Batı medeniyeti bireycilik ve maddi rekabet üzerinde yükselir. Bu sebeple kapitalizm Batı’da çok kolay neşv ü nema bulmuştur.

Müslüman Doğu toplumlarında ise hem coğrafi-kültürel kodlar hem de özellikle İslam’ın etkisiyle bireyden ziyade grup, rekabetten ziyade paylaşım, adalet, maneviyat gibi unsurlar kültürün belirleyici unsurlarıdır. İşte günümüz Batı toplumları, Müslüman nüfus arttıkça bu ikinci grup değerlerin kendilerine hâkim olmasından ciddi anlamda rahatsız olmaktadırlar. Şahıslar bazından teker teker sorulduğunda bu itiraf edilmeyebilir veya gerçekten kendilerince de fark edilmeyebilir; fakat derin toplumsal benliklerine ve belleklerine bu yerleşmiş durumdadır.    

Yukarıda saydıklarımıza nazaran daha yüzeysel ve muvakkat/ geçici olmalarına rağmen daha çok ön planda olan diğer bir grup faktör ise uluslararası siyasal sebep başlığı altında yer alan radikal İslam ve/ veya İslami terör algısı/ değerlendirmesidir. Bu algının başlangıcının İran etkisindeki Hizbullah’ın bu ülkenin bölgesel bir aktörü olarak Lübnan’da ortaya çıkmasıyla ve Filipinler, Rusya gibi diğer bazı bölgelerde yaşanan direniş/ özerklik mücadelesiyle olduğu bir vakıa olsa da 11 Eylül 2001’de ABD’deki ikiz kulelere yapılan terör saldırısından sonra ivme kazandığı bir gerçektir. Her ne kadar bu saldırının kim tarafından yapıldığı ve arkasında kimlerin olduğu henüz tatminkâr şekilde aydınlatıl(a)mamış olsa da Batılı devletlerin ve medyanın algı operasyonları ile bu cinayetin suçu Müslümanlara başarılı şekilde yıkılmış vaziyettedir. 

Gazetelerden, ulusal ve küresel yayın yapan meşhur televizyon kanallarına kadar ana akım medyanın büyük kısmının Yahudilerin elinde olması ve/ veya Yahudi lobisinin etkisine açık olması bu operasyonda en büyük rolü üstlenmiştir. Körfez savaşında Irak’ın bombalanmasını canlı yayınlarla aktaran ve bunu yaparken insanların hayatlarına/ ölümlerine asla mercek tutmayan, üstten bir bakışla düşen bombalar eşliğinde Amerikan zaferini pazarlayan medya, 11 Eylül’de de rolünü oynamış, ifrat noktasında bulunan ve ümmetin genelini hiçbir şekilde temsil etmeyen El-Kaide terör örgütünden yola çıkarak meselenin içine tüm Müslümanları dâhil etmeyi yavaş yavaş ve çaktırmadan başarmıştır.

Öyle ki Müslümanların büyük bir bölümü de olup bitenden bireysel olarak suçluluk hissetme noktasına gelmiştir. Kimse şöyle bir durup “Bir an için El-Kaide ile ABD arasındaki bağları ihmal etsek ve bunun tamamen İslam topraklarından neş’et eden bir ur olduğunu varsaysak bile, biz Almanya’da neo-nazilerin yaptıklarından tüm Almanları sorumlu tuttuk mu?” veya “Ku Klux Klan’ın meş’um eylemlerinden tüm Amerikalılar sorumlu tutuldu, Hıristiyanlığın tabiatı tartışıldı da mı bugün bir avuç cahilin eyleminden biz İslam âlemi olarak suçluluk duyalım?” sorularını sor(a)madı. Diğer yandan, bu olgudan bağımsız olarak Ortadoğu’da ifrat unsurlarının, radikalleşmenin ve teröre eğilimli grupların/ kitlelerin varlığında kayda değer bir artış olduğu da gerçektir. Bu nokta, çuvaldızı İslam dünyası olarak kendimize batırmamız gereken noktadır.

Bunun kanaatimizce en temel ve önemli sebebi yetersiz ve yanlış eğitimdir. Devlet tarafından verilen dini eğitimin yetersiz olması, dindarlık bilincine sahip gençleri alternatif eğitim kaynakları aramaya itmektedir. Bu ihtiyacı gönüllü ve organize biçimde karşılayan gruplar da genellikle Selefi-Vahhabi çizgisindeki aşırılığa meyilli, cihad kavramını terörü de içerecek biçimde yorumlayan oluşumlardır. Bu “eğitim” süreçleri sonucunda ortaya İslam’ı bir bütün olarak kavrayamayan, irfandan yoksun, yaşadıkları topluma yabancılaşmış, robotlaşmış sözde cihadçılar, canlı bomba adayları olarak ortaya çıkmaktadır. Ülkemizin de bu trendden pay aldığı dikkat çekmektedir.

Diğer bir neden küresel gelir dağılımındaki eşitsizlik ve şekil değiştirerek süren siyasal ve ekonomik emperyalizmdir. İslam ülkeleri dünya petrol rezervinin %80’ine ve diğer enerji ve maden kaynaklarının da çoğuna sahip olmalarına rağmen sosyo-ekonomik gelişmişlik ve hayat standartları bakımından bu ülkelerin büyük çoğunluğu alt sıralardadır. Geleneksel kuzey-güney eşitsizliğinin kırılamaması bir tarafa, İslam dünyasının kendi içinde de ciddi uçurumlar mevcuttur.

1900’lü yılların başından itibaren ortaya çıkan ve artık kangrene dönüşen Filistin meselesinin de bir türlü çözülememesi, İsrail’in radikalizminden taviz vermeyen tavrıyla bir çıbanbaşı gibi Ortadoğu’da varlığını sürdürmesi, BM kararlarını ısrarla çiğnemeye devam etmesine rağmen ABD’nin bu ülkeyi ekonomik ve siyasal olarak çok ciddi biçimde desteklenmeye devam etmesi bu aşırı grupların zuhuruna çanak tutmaktadır. 

İslam ülkelerini idare etme makamında olanların halkların çıkarlarından ziyade eski sömürgeci güçleri razı etme yolunu izlemeleri, halka rağmen sürdürdükleri politikalar ve kalıcı kalkınma hamleleri yapmamaları da bir diğer sebeptir. Bunların kendi iktidarlarını korumak ve pekiştirmek için ne denli güçlü bir iktidar aygıtı kurdukları ve Batı’nın da bunların demokratikleşmesi yönündeki söylemlerinin ne denli ikiyüzlü ve sahte olduğu Arap Baharı dalgası sonunda acı şekilde anlaşılmıştır. Mısır’da seçimle işbaşına gelen cumhurbaşkanı darbe ile devrilmiş, Batı açıkça duruma sessiz kalmıştır. Dolayısıyla bu ülkelerde demokratik yolla değişimin söz konusu olamayacağı kozunu kullanan selefi/tekfirci söylemler daha da yaygınlaşmış ve daha fazla taraftar toplamaya başlamıştır. Aslında değişim yalnızca bu ülkelerdeki Müslümanların talebi/ problemi de değildir. Dezavantajlı tüm gruplar kendilerini çaresiz ve sıkışmış hissettiklerinde terör örgütlerince devşirilmeye açık hale gelmektedir. 

Elbette IŞİD, El Kaide vb. oluşumların arkasında hem finansal ve askeri destek sağlayan hem de bunları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirerek kullanan Batı aklı/ Batılı devletlerdir. Bu anlamda kendileri bir yandan İslamofobi’ye sebep olan faktörleri bizzat doğuran, diğer yandan ise kendilerini bunların mağduru konumunda gösteren bir kısır döngü içindedirler. Fakat İslam toplumlarına düşen, başta eğitim olmak üzere diğer içsel sebepleri ortadan kaldırmak için planlar yapmak ve diğer taraftan da aralarındaki birliği İİT ve benzeri çatılar altında sağlayarak bahsedilen uluslararası faktörlerin de ortadan kaldırılmasını temin için mücadele etmektir.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2015

Sayı: 319

İlkadım Arşiv