Ocak 2022 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

İMBİK- Pantik Ağa

Okuduğu mihrabiyelerin “huvallahüllezi” ve “amenerrasulü” hariç tamamı “inne” ile başlıyordu. En çok da “inne fi halkıssemavativel ardı” ile başlayan Âl-i İmran suresinin sonlarındaki aşırı okumayı severdi. Bu kısmı makamlı okurken hocasının sesine meftun olmuştu. Kendisi Cer’e çıktığı günlerde birçok köyde bu aşr-ı şerifi okuya okuya kulaktan ezberleyenlerin sayısını artırmıştı. Her geldiğinde de Demirci’nin Eski Cami’sinde öğle namazlarından sonra okuduğu için bu aşr-ı şerife kulak aşinalığı fazlalaşmıştı. Neden böyle olduğunu kendisine sorduğunda, Dobada Medresesinden icazet alan hocası Hafız Hamdullah’a öykünme isteğinin, cevap şıklarından ilkini oluşturduğuna kani oldu.

Hafız Hamdullah’ın hoşgörülü tutumları, etrafında bir muhibbîn halesi oluşmasını sağlamıştı. Kur’an’ı güzel okumasına ek olarak temel islâmî ilimlere ve Arapça ’ya vukufiyeti, savaş sonrası yoksullaşan, yalnızlaşan ve manen duygusallaşan halk tarafından dikkate alınarak ihtiram vesilesi kılınmıştı. Hamdullah hocanın nüktedan olması, derslerinde, sohbetlerinde fıkralar anlatması, anlattıklarını yaşanmış acı hikâyeler ve tarihi kıssalarla süslemesi birçok talebe tarafından örnek alınmaya çalışılan hususiyetlerinden idi. Hamdullah Hoca, Memiş için de bir üsve-i hasene olmuştu. Memiş’in hayatında bariz bir şekilde bu örnekliğin yansımaları göze çarpıyordu. Okuduğu aşr-ı şeriflerin hep “inne” ile başlaması da bundandı.

Demirci Köyü’nde Mulla Mustafalar sülalesinin önde gelenlerinden Derviş’in oğlu Memiş’in düğün yemeğinden sonra Hafız Hamdullah, toprak damda toplanmış altı sofralık köylü vatandaşa güzel bir konuşma yaptı. Önce düğün sahiplerine teşekkür etti. Zenginliklerini savaş nedeni ile yitirmiş olmalarına rağmen düğünde yemek vermelerinin ne kadar önemli olduğuna dikkat çekti. Bunun bir sünneti diriltmek olduğundan bahsetti. Derviş’e oğlu Memiş ile ne kadar gururlansa az olacağını söyledi. Talebesi Memiş’in derslerdeki muvaffakiyetlerinden bahsetmekten geri durmadı.

Ana konuya geçti. Tarihte İslâm Âleminin yaşadığı kıtlık, yokluk ve harp sonrası oluşan harabiyetlerden bir bir örnek verdi. Kimi zaman insanların başlarına gelen felaketler nedeni ile ümitsizliğe kapıldıklarını, ancak bunun bir çare olmadığını ifade etti. Moğol istilasından sonra da Müslümanların neredeyse dinlerini unutacak bir merhaleye geldiklerini üzgün yüz ifadeleri ile belirtti. Son kertede İmam Gazali gibi bir âlimin/müceddidin parlayan bir yıldız gibi ortaya çıktığını ve dini ilimleri yeniden derleyerek “İhyau Ulumiddin” adlı eserini yazdığını, böylece Moğol istilasından sonraki karamsarlığa son verdiğini, mütebessim bir çehre eşliğinde, kendisini dikkatlice dinleyenlere aktardı. Cemaat “vay anasına” der gibi başını sallayarak hayretlerini izhar etti. Hakikaten etkilenmişlerdi. Kendileri de “el menziletü beynel menzileteyn” yani ümit ve ümitsizlik arasında yaşıyorlardı. Harp bitmiş, lakin belirsizlik tahtından bir türlü inmiyordu.

***

Yıllar yılları kovaladı. Memiş, hafızlık eğitimini tamamlamıştı. O zamanki siyasi atmosfer ne yazık ki bir hafız-ı Kur’an’ın devlet kurumlarından herhangi bir görev alması ihtimali taşımıyordu. Bu arada bir oğlu ve iki kızı oldu. Sevip hürmet ettiği hanımı Ayşe ile istişare ederek oğlanın adını Hamdullah, kızların adını Elif Gül ve Sude Naz koydu. Doğar doğmaz çocuklarının sağ kulağına ezan; sol kulağına kamet okudu. Her defasında hanımı da yanında idi. Hamdullah için diş bulguru pişirdikleri gün babasını kaybetti. Hocası da Sude Naz’ın emeklemeye başladığı günlerde vefat etti. Hocasının vefatı kendisini oldukça sarsmıştı. O’nu hiç unutmadı. Şahsiyetinin oluşmasında Hafız Hamdullah’ın katkılarını gün be gün daha iyi fark etti.

İmam ya da müezzin olmayınca, babasından kalan on beş yirmi dönüm arazi, birkaç dönüm bağ, bir öküz, bir merkep ile çiftçiliğe devam edip geçinmeye gayret etti. Arazinin bir kısmını nadasa bırakırken, diğer kısmına nohut ve buğday ekiyordu. Bağdan hasat ettiği siyah üzümleri kurutup satıyor; beyaz üzümlerden pekmez kaynatıp eşe dosta, fakire fukaraya dağıttıktan sonra akrabaları vesilesi ile şehirde satıyordu. Demirci’nin pekmezi meşhur olduğundan müşteri sıkıntısı çekmiyordu. Allah’a şükürler olsun, geçinip gidiyorlardı.

Oğlu okula başlama yaşına geldiğinde Memiş Hoca, memleketin gerçeklerini rüyadan uyanırcasına aynel yakîn fark etti. Günlerce kafasını iki elinin arasına alıp düşündüğü oluyordu. Din ve dünyasını birlikte öğrenebileceği medreseler ilga edilmişti. Ülkede sistem değişmiş, köprülerin altından çok sular akmıştı. En kötüsü ise, son yıllarda Kur’an okuyanların takibe alınmaya başlanması idi. Çocuklarına nasıl bir tahsil yaptıracaktı? Bilemiyordu. İlkokul tamam ama daha sonrası? Daha sonra dini eğitimin eksiklerini tamamlayacak iyi bir tedris yapılmazsa gelecek nesillerde iman zafiyeti ve ibadet noksanlığı zuhur edecekti.

Derken, Hamdullah İlkokulu bitirmiş yeni harflerle okuma yazmayı öğrenmişti. Memiş Hoca, Arap harfleri ile okuma yazmayı terk etmemiş; yeni harflerle okumayı da okuma-yazma kurslarına giderek öğrenmişti.

Üç yıllık ilkokulu bitiren Memiş Hoca’nın oğlu, her nedense sert yapılı, asık suratlı bir insan olma yolunda ilerliyordu. Kendisinden çok emindi. Bu değişik şekillerde tezahür ediyordu. Mahalle kavgalarında umumiyetle diğer çocuklara üstün geliyordu. Bilgiç bilgiç konuşuyor, büyüklerine bile laf yetiştirmekten geri durmuyordu. Velakin her şeyden öte asık suratlı olması Memiş Hoca’nın kafasını karıştırıyordu. Ayşe Hanım, oğlu Hamdullah’ın dedesi Derviş efendiye değil de öbür dedesi Ahmet Çavuş’a daha çok benzediğini düşünüyordu.

Babasının ısrarlarına dayanamayarak evde Kur’an okumayı öğrenen Hamdullah, yakın köyün birisinde gizli gizli yapılmakta olan hafızlık eğitimine katılmayı kabul etmedi. Tek oğlan olması annesinin sık sık “bi caz oğlan! Varsın o da hafız olmasın, hem hafızları kim niniyor!” demesine sebep oluyordu. Ailede bir soğukluk baş göstermeye başladı. Evde çıbanbaşı olmak istemeyen Memiş Hoca günlerce suskun kalmayı yeğledi. Ayşe Hanım ve kardeşleri baskın geldi. Memiş Hoca ısrarlarının fayda etmediğini gördü. Oğlunun hafız olması yerine ortaokulda okuması tercihlerine ses çıkartmadı. Üstelik ortaokulda okuyabilmek bile her çocuğa nasip olmuyordu. Belli bir variyet ve zahmet gerektirmekte idi. Demirci’de ilkokul bile dört yıllık kısa bir tarihe sahipti. Ortaokul için her gün Ağaçlıköy’e yürüyerek gitmesi gerekiyordu. Yeni nizamda ortaokul mezunları, ilkokullarda eğitmen olarak görev alabiliyordu. Hamdullah için de böyle bir imkân doğacaktı.

***

“İnanmaz ki gayri” dedi. Cümleyi söyledikten sonra boğazından -gittikçe yavaşlayan- hırıltılar gelmeye başladı. Hızlı hızlı soluklanıyordu. Gözlerini ahşap kaplamalı tavana dikti. Sanki ağaç örtülerin arasındaki hasırların kıvrımını sayıyordu. Ağanın vücudu titredi birkaç defa. Başını sağa, sonra sola çevirdi. Tekrar tavana bakmaya başladı. Hırıltılar arttı. Hırıltı sesleri daha bir yükseldi. En son, zor çıkan bir hırıltı sesinden sonra Pantik Ağa’nın nutku tutuldu. Gözleri bir yere bakar gibi sabitlendi. Kafası hafif sola devrildi. Eski Camii imamı İbrahim Hoca “İnnalillahi ve inna ileyhi raciun” dedikten sonra göz kapaklarını kapattı. Odada bir kadın çığlığı duyuldu. Bu çığlık, Pantik Ağa’nın karısı Emine’nin peşi sıra ağlama musluklarını açtığı ilk feryadı idi. Elif Gül ve Sude Naz da gözyaşlarını tutamadı. Ağlama sesleri feryada dönüşerek yan odaya yayıldı.

İbrahim Hoca ve arkadaşları Pantik Ağa’nın amansız bir hastalık nedeni ile ölüm döşeğinde son nefesini vermekte olduğunu haber alınca, belki iman eder diye son bir çaba ile tebliğ yapmak için, Pantik Ağa’nın evine gelmişlerdi. Ağa son nefesini verirken perişan ve halsizdi. Ama hafızasını kaybetmemişti. Dinliyor, anlayabiliyor ve zor da olsa cevap veriyordu. Bu sebeple anlatırken zorluk çekmediler. O’na gençliğini, orta yaşlılığını hatırlattılar. Demir tüccarlığı yaparken kantarda hile yaparak harama bulaşıp zengin olduğunu izah ettiler. Dinsiz, imansız, secdesiz bir hayat yaşadığını söylediler. Ama bütün bunların bittiğini, birazdan ölüm meleğinin gelip canını alacağını dile getirdiler. Öte dünyaya göçmekte olduğunu birkaç defa hatırlattı İbrahim Hoca. İman etmesinin faydalı olacağını bildirdi. Bir kaç defa kelime-i şehadet getirerek Pantik Ağa’nın da tekrar etmesini istedi. “Haydi, Pantik Ağa, iman et! Buyur! Eşhedü en lailahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve rasuluhu diyelim.” diye diye dilinde tüy bitmişti. Lakin istediği cevabı alamadı.

***

Memiş Hoca, ahirete irtihal ettiğinde oğlu Hamdullah askerliğini yapmış yirmi beş yaşlarında bir delikanlı idi. Babasından kalan tarlaların bir parçası ve Ahmet Çavuş dedesinin hibe ettiği Ağaçlıköy yolundaki arsayı yüksek bir meblağa sattı. Ortaokuldan arkadaşı Düğüzlü Cemil ile sermayesini birleştirip, şehirde demir alım satımına başladı. Vesaitin çoğalması ve çeşitlenmesi ile her gün şehre gidip geliyordu. İlk zamanlar Kızılırmak’tan şehre kum çeken kamyonlarla yolculuk yaptı. Sonra kendisine Zuk marka bir kamyonet aldı. İhtiyarlamakta olan annesini köy hayatından koparmamak için Demirci’den ayrılmayı düşünmedi.

Ülkenin kalkınma hamlelerinin yapıldığı ellili yıllarda demir tüccarı olmak oldukça kazanç getiren bir uğraştı. İş ahlakı bakımından yeni, yepyeni bir ahlak yapısına sahip olan Hamdullah kısa sürede zengin oldu. Bu sahip olduğu yeni iş ahlakı anlayışında haram-helal yerini; kazanma, nasıl olursa olsun kazanma anlayışına terk etmişti. Bu sebeple kantar hilelerini bil fiil uygulamaktan çekinmedi.

Babasının örnekliğinden hiç etkilenmedi Hamdullah. Nasihatlerine kulak tıkadı. Kimi zaman onu geri kafalılıkla suçladı. Hafızlığın boş olduğunu söyledi. Dinin terakkiye mani olduğunu dile getirerek babası ile tartıştığı anlar oldu. Hamdullah, para kazanmadaki titizliği ve hırsı nedeni ile “Pantik” lakabını almıştı. Malı mülkü çoğalıp çevresi genişlemeye başlayınca dostları ona “Pantik Ağa” demeye başladılar.

Pantik Ağa, ortaokul bitirmiş olmanın getirmiş olduğu kültürlü sayılma avantajını kullanmaktan geri durmadı. Şehirdeki bir takım kulüplere gidip gelmeye başladı. İçki âlemlerine katılmayı alışkanlık edindi. Kumar oynamayı zevk olarak algıladı. Daha da ilerisine gitti. Dost meclislerinde yaptığı konuşmalarla Allah’ın varlığının tartışmaya açık olduğunu savundu. Kâinatın bir tesadüf eseri var olduğunu iddia etti. Bu görüşleri Demirci halkı arasında yayıldıktan sonra, Pantik Ağa kendi köyünde de bu aşırı fikirlerini hararetle savunmaya başladı. Köylünün bir kısmı tabi ki garipsedi. Mulla Mustafaların Derviş’in torunu, Hafız Memiş’in oğlu nasıl bu hale gelmişti! Köydeki sülalelerden bazıları ise hükümet karşıtı olduklarından Pantik Ağa’yı -her konuda olmasa da- desteklediler.

Nispeten dindar insanlar ve köyün imamı İbrahim Hoca, yıllarca Pantik Ağa ile mücadele ettiler. İbrahim hoca nispeten daha ılımlı bir tebliğ dili kullanırken, Pantik Ağa’nın akrabaları zaman zaman sert cümleler kullanarak dinsiz Ağa’nın görüşlerini çürütmeye çabaladılar. Karşılıklı mücadele hep sürdü. Lakin Pantik Ağa son nefesini vermeden önce İbrahim Hoca’ya söylediği son cümleye kadar inatla Nuh dedi; peygamber demedi.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr