Haziran 2022 Nuri ERCAN A- A+ Sesli Dinle    |  
Sesli Dinle    A- A+

İMBİK - Güzelliğin On Para Etmez

Ve nihayet istediği oldu. Komşu kızı Nazlı ile evlendi -Ne kadar hayal kurmuştu, Allah bilir.- Nazlı’nın güzel ve alımlı olması kendisini zorlamıştı. Nazlı, zihninin bir köşesinde, ulaşılamaz bir dağ zirvesi gibi dururdu. “Güzel, nazlı olur” derler. O’nun güzeli de nazlı idi zaten. Taliplisinin çok ve köyün en güzeli olması nedeni ile umutsuzluğa kapılıyordu. Geceleri döktüğü gözyaşlarını, gözyaşı şişelerinde biriktirseler, şişeler dolup taşardı. Vuslatın gerçekleşmeyeceğini düşünüp sevdiğinden vazgeçerek diyar-ı gurbete gitmeye bile niyetlenmişti. Lakin her şeye rağmen “Allah kerim” diyerek Nazlı’ya talip oldu.

Köyün saygın kişilerinden Hacı Durmuş’u dünürcü başı olması için ikna etti. Nazlı’nın biraz nazlanması sürecin uzamasına sebep oldu. Normalde bir hafta süren kıza danışma ve karar verme müddeti on beş güne uzadı. Sonuçta Nazlı, aşığı Ömer ile evlenmeye razı geldi. Her neyse, gönlünü zor etse de yârine kavuşmuştu işte. “Allah’a ne kadar şükretsem azdır” diye düşünmeden edemedi. Şükrediyordu da. Beş vakit fiili şükürden sonra “Ya rabbi şükürler olsun sana” demeyi ihmal etmiyordu. Geçmişi unutmalı ve -Allah ömür verirse- önündeki uzun bir hayatı yârânı ile birlikte yaşamaya gayret etmeli, doğacak güzel çocukların hayallerini kurmalıydı.

Nazlı güzel ve çekici olduğunu daha ilkokul çağlarında etrafındaki erkeklerin ilgisinden anlamıştı. Gözlerinin güzelliğini, yakınları dışında akrabaları ve komşularıda sık sık söylerdi. “Bu gözlerin var ya, çok gönül yakar!” diyenleri dinleye dinleye büyümüştü. Annesinin konu komşuya hitaben “Nazlı’mın kaşı gözü iğdeden, dünür gelirler Niğde’den” cümlesi çok hoşuna giderdi. Daha ortaokulu bitirir bitirmez dünürcüleri kapılarını çalmaya başladı. Tabi ki köy yerinde genç bir kızın evlilik konusunda öne atılıp “evet” ya da “hayır” demesi ayıp sayılırdı. Aile efradının münasip görmediği damat adayları, ilk ziyarette uygun bir dille reddedilirdi. Ebeveyn, talipliyi uygun bulursa durumu kızlarına sorar ve onun cevabına göre dünürcülere “evet” ya da “hayır” denilirdi.

Nazlı, yakışıklı bulduğu, beğendiği taliplilerinden birkaç tanesini istediği halde ailesine ters düşmemek için sükût etti. Bir süre iç dünyasında -sonu olmayan bir heves olarak- onların hayalleri ile yaşasa da kısa sürede unuttu. Ömer’i mahalleden biliyordu. İyi çocuktu. Ahlaklı, kendini bilen, ağır oturup batman kalkan birisiydi. Çok yakışıklı değildi. Lakin yine de yüzünün gözünün düzgün olması hemen reddedilecek biri olmasını engelliyordu. Çocukluktan beri Nazlı’ya vurgun olduğunu cümle âlem biliyordu. Bu Nazlı için olumlu bir saikti. Nazlı, ailesinin teklifine, mutlu olabileceğini de düşünerek “evet” dedi. Nişan yerine söz kesimi ile yetinildi. Köy yerinde bir genç kız ne istiyorsa Ömer’in babası da o kadar mehir belirledi. Nazlı itiraz etmedi. Bir hafta süren anlı şanlı bir düğün yapıldı.

Evliliğin ilk ayları iyi geçti. Kocası ilgisini ve sevgisini esirgemiyordu. Ömer’in ailesi de Nazlı’yı baş tacı etmişti. Nasıl etmesin, hem güzel hem evin bir gelini olmuştu. Konu komşu da Ömer ile Nazlı’yı yan yana gördüklerinde “maşallah maşallah” diyerek birbirilerine yakıştıklarını izhar etmekten geri durmuyordu. Gel zaman git zaman Nazlı’nın içine yerleşmiş, yer etmiş güzellik anlayışı kendisini yavaş yavaş bir boşluğa itmeye başladı. Evlendiğinde de öteden beri aşina olduğu “çok güzelsin” lafı kulağına geliyordu. Ne var ki şeytanın iğvalarından bir türlü kurtulamıyordu. Hele hele son zamanlarda Ömer bana layık mı diye düşünmeden edemiyordu. Bu sebeple kendi güzelliğini kocası ile mukayese etmeye başladı. Ara sıra haset kadınlardan duyduğu “Sen Ömer’e gidecek kız mıydın?” cümlesi de işin tuzu biberi olmuştu. Her türlü ilgi ve alakayı görmesine, Ömer’in sevgi lafızlarını sık sık işitmesine rağmen bunları yeterli bulmuyordu. Bu tavrını eşine hissettirmemeye çalışırken, yalnız anlarında kulaç atmaya başladığı duygu okyanusunda kaybolmaya başlamıştı.

Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçmemişti ki köylünün dilinde bir hafta sonra yapılacak olan “Karaören Bağbozumu Şenlikleri” dolaşmaya başladı. Daha ziyade “Pekmez güzeli kim olacak, pekmez yakışıklısı kim seçilecek.” tartışmaları mevzu bahis ediliyordu.

Annesi Nazlı’nın bu yarışmalar katılması gerektiğini düşünüyordu. Güzeldi, endamı yerinde idi. Ela gözleri yedi düvele nam salmıştı. “Neden olmasın!” dedi, kendi kendine. Allah vergisi güzelliğini kulların da takdir etmelerinde ne sakınca olabilirdi. Kendisi de güzel olmasına rağmen kocası tarafından pek ilgi görmemişti, ama kızı böyle olmamalıydı. Evet, Ömer, Nazlı’yı beğeniyordu, âşıktı ama Nazlı bu yarışmaya katılırsa Ömer’in sevgisini daha çok kazanabilirdi. Birbirilerini daha çok sevebilirler diye kızını teşvik etmeye karar verdi.

Babası Nazlı’nın yarışmalara katılmaya meyilli olduğunu hissediyordu. Lakin girse de girmese de onun için önemli değildi. Ona göre Nazlı’nın mutlu bir hayat sürmesi her şeyden önemli idi. Hatta “Pekmez Güzeli” seçilmesi Nazlı için hayırlı olmayabilirdi. Zihninde yeni düşüncelere kapı açabilir, bu da evli bir kadın için uygun olmayabilirdi. Bu iş, genç kızlara daha uygundu. Lakin yarışmaya girmesine engel olmamaya karar verdi.

Ömer, Nazlı’nın güzellik yarışmasına katılma teklifine önce sessiz kaldı. Daha sonra münasip bulmadığını söyledi. Nazlı bu cevabı duyunca suratını asarak yatak odasına geçip kapıyı arkadan kilitledi. Birkaç saat, Ömer’in bağırıp çağırmasına aldırmadan odadan çıkmadı. Ömer naçar kaldı. Nazlı’nın güzellik yarışmasına katılmasına kerhen razı oldu. Kapının önünde taltif cümleleri söyleyerek Nazlı’nın odadan çıkmasını sağladı.

Karaören köylüleri hane-i saadetlerinde günün yorgunluğunu sohbet eşliğinde içmekte oldukları tavşankanı çaylarla atmaya gayret ederken, köyün hemen kenarındaki çayırlık alanda kurulmuş olan birkaç çadırda da benzer konular konuşuluyordu. -Bu çadırlar her sene yaz aylarında köye gelen kalbur, gözer, elek gibi köylülerin ihtiyaçlarını üretip çarşaf, nevresim, entarilik kumaş gibi ihtiyaçları pazarlayarak geçimlerini sağlayan Roman ailelere aitti.- Çadırın birinde ise daha farklı bir sohbet vardı. Bu çadırda başkahraman yakışıklılığı ile öne çıkmış “Çingenoğlu” lakaplı Hakan idi. Aile, Hakan’ın “Pekmez Güzeli” yarışmasına katılmasına ittifakla karar vermişti bile. Konu, birincilik ödülü olan beş Cumhuriyet altınının nasıl değerlendirileceğine evrilmişti.

Hakan boylu poslu, kara gözlüydü, güzel bir fiziğe sahipti. Köyün kızlarından bir kısmı Hakan’ı, Kadir İnanır’a benzetiyordu. Bu vakıa Hakan’ın kulağına kadar gelmişti. Karaören Köyü’nde konar-göçer olmalarına rağmen kendisiyle evlenmek isteyen birkaç kız, Hakan’ın annesi ile haber göndermişlerdi. Hakan gururlanıyordu. Lakin evlilik için Karaörenlilerin geleneklerine uygun düğün yapabilecek ekonomik gücü yoktu. Üstelik kızlar isteseler de aileleri bu evliliğe karşı çıkabilirdi.

Hakan yatağına girip uyumaya hazırlanırken şenliklerde güzellik yarışmasına katılacak olmasından dolayı bir hoş oldu. Çocukluğundan beri her yaz geldikleri bu köyde -kalbur pazarlamak için uzak bir köyde olmasından dolayı- geçen yıl katılamadığı yarışmaya katılması duygularını iyice kabarttı. Öyle ya, sırtında kalbur çıkını ile dolaşıp durduğu köyde halkın huzuruna çıkacak, endamını gösterecek, köyün kadınları, kızları Hakan’ı seyredecekti. Her delikanlıya nasip olmayacak bir nimetti bu.

***

Nazlı, “Pekmez Güzeli” seçildiği ilan edildiğinde oldukça heyecanlandı. Yıkılmamak için ablasına sarıldı. Hüngür hüngür ağlıyordu. İşte güzelliğini cümle âlem tescil etmişti! Ne yapacağını bilemedi. Etrafa bakındı, kendini toparladı. Hemen yanında sandalyede oturmakta olan annesinin elini öptü. Tebrikler yağmur gibi yağıyordu. -Bu arada kocası Ömer’i unutmuştu.- Ömer durumu fark etti. Nazlı’ya yaklaştı. Gözlerine bakarak ”Seninle gurur duyuyorum.” dedi. Ödül töreni, bir gün sonra yapılacak olan erkekler arası güzellik yarışmasından sonra yapılacağından, topluluk, kimi hüzünlü kimi sevinçli bir halet-i ruhiye ile tören yeri olan çayırlıktan evlerine doğru yol almaya başladı.

Ertesi günü, köy halkının heyecanla beklediği erkekler arası yarışmanın sonuçlarını jüri açıkladı. Çingenoğlu Hakan birinci, Topal Rıza’nın İdris ikinci, Çöt Yusuf’un Ali üçüncü olmuştu. Dereceye girenler tebrikleri kabul ederken Nazlı’nın içerisine bir merak düştü. Bu Çingenoğlu Hakan nasıl birisiydi? “Yakışıklı” derlerdi ama şimdiye kadar dikkate almamıştı. Fırsatını buldukça Hakan’ı incelemeye gayret etti. Bir ara Hakan’ın bakışları da Nazlı’nın bakışları ile kesişti. Nazlı bakışlarını bir süre sonra zor ayırdı. “Gerçekten yakışıklıymış.” dedi, içinden. Kara yağızdı. Gözleri yüzüne ayrı bir cazibe katıyor, kaşların gözlere uyumluluğu çekiciliğini artırıyordu. Kara gözlülerden pek hoşlandığını hatırladı. Uzun boylu, geniş omuzlu, çıkık göğüslü olması da Nazlı’nın yağlarını eritti. İçinden bir “ah” çekmesini engelleyemedi.

***

Son zamanlarda bohçacı Roman kadınlardan Meliha, Nazlı’ya sık sık uğramaya başladı. Eve gelip oturup Nazlı ile sohbet ediyor, Nazlı’ya güzellemeler takdim ediyordu. İltifatların bini bir para idi sanki. Nazlı ilk zaman şüphelenmedi. Sonraları Meliha’nın Hakan’ın elçisi olduğunu anlamakta gecikmedi. Bohçacının laf arasında “Sen de Hakan da köyün en güzeli seçildiniz” falan demesi Nazlı’yı işkillendirmişti. İlk zaman masumluğa vurarak Meliha’nın taltiflerini kabul eder gözükmedi. Velâkin şeytan, Nazlı’yı kışkırtıyordu. “Hakan’ın selamı var” cümlesini duyduğunda tepki gösterdi. “Hakan da kimmiş, öyle şeye olmaz!” dese de içi, dışı gibi değildi.

Ömer’in tarlada olduğu bir sabah vakti, Nazlı’nın Çingenoğlu Hakan’a kaçtığı haberi köyde bomba etkisi yaptı. Ömer’in ve Nazlı’nın ailesi, beyinlerinden kaynar su dökülmüş gibi apışıp kaldı. Ömer ne yapacağına karar veremedi. Resmi kanallar yoluyla müdahale etmek istedi ise de Nazlı ile resmi nikâhlarının olmayışı elini kolunu bağladı. Ömer’in babası yine de jandarmaya ihbar etti. Ne var ki Nazlı’nın “Kendi isteğimle kaçtım” ifadesi bütün çabaları boşa çıkardı.

***

Roman vatandaşlar, kasım ayı başlarında göç hazırlıklarına başladı. Nazlı mutsuzdu. Hakan’dan umduğunu bulamamış bir halde kara kara düşünmekten kendini alamadı. Yakışıklılığın, pekmez güzeli olmanın pekmez kadar kıymeti olmadığını daha ilk haftalarda anladı. Üstelik hiç düşünmediği kalburculuk mesleğini yapmak nefsine çok ağır geldi. Bir de köyden, anadan, babadan, akrabalardan ayrılmak var. Son pişmanlık fayda etmez, lakin “Umut fakirin ekmeği.” derler. Nazlı bir plan yaptı. Sırtına kalbur çıkınını yüklendi. Bir zamanlar aşığı Ömer ile güzel günler geçirdiği eski evine doğru yürümeye başladı. İçinden “Ya Rabbi, beni Ömer ile karşılaştır.” diye dua etmekteydi. Niyeti, Ömer’e pişmanlığını gösterip tekrar evine dönebileceğini arz etmekti. Bir zamanlar mutluluk yuvası evinin sokağına girince, sesini yükselterek “Kalbur var, elek var” demeye başladı. Evinin önünde atının hamudunu onarmakta olan Ömer, yabancı olmadığı bu sesin sahibine döndü. Nazlı, Ömer’in karşısına gelince hüzünlü gözlerini eski aşığına çevirip bir süre -bakışı yalvarışından daha beter bir bakışla- baktı. Ömer hiç aldırmadan şöyle dedi:

“Güzelliğine aldanma, bir gün çarkına tükürür felek,

Bundan sonra ister kasnak sat, istersen elek”

Nazlı başını yere eğip aheste aheste yürüyerek oradan ayrıldı. Bir daha da kendisinden haber alınamadı.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr