Ağustos 2016 Mehmet ŞENTÜRK A- A+
A- A+

İhanet, Kısas ve İdam

İslam dini ihaneti (hainliği) haram kılmış ve yasaklamıştır. Hainlik yapanlar insanlar tarafından ve Hz. Allah tarafından sevilmediği gibi Kur’an-ı Kerim’de de lanetlenmiştir. Ahde vefa, sözde sadakat namustur. Bu ise ancak kalb-i selim olan Müslümanlar tarafından yapılabilir. İhanet eden, hainlik yapan kimsenin kalbi nifak hastalığına tutulmuş ve İslam’dan uzaklaşmıştır.

İhanet eden kimseye ‘hain’ denilir. İhanet, birisine kendisini güvenilir tanıttıktan sonra, o güveni bozmak ve hakka aykırı iş yapmak demektir. İhanet, İslâm ahlâkında münafıklık özelliği olarak sayılmış ve haram kabul edilmiştir. Çünkü Müslüman, herkesin malı, canı ve namusu konusunda kendisinden güvende olduğu kimsedir. Emanet ve ihanet malda olduğu gibi sözde de olur. İhanetin zıddı ‘emanet’tir. Bir kimsenin; yurduna, doğup büyüdüğü veya vatandaş olarak bağlandığı ülkesine hainlik yapmasına “vatana ihanet” denir.

“Ey inananlar! Allah’a ve Resulüne ihanet etmeyin; bile bile kendi emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz. Bilin ki, mallarınız ve çocuklarınız birer fitne (imtihan)’dır. Allah’a gelince, büyük mükâfat O’nun katındadır.” (Enfâl, 27-28) Allah Teâlâ hıyaneti yererek şöyle buyurmuştur: “Kendilerine hainlik edenleri savunma; zira Allah, daima hainlik yapıp günah işleyen insanı sevmez! (Kötü fiillerini) insanlardan gizliyorlar da Allah’tan gizlemiyorlar. Oysa geceleyin O’nun istemediği şeyi kurarlarken O, onlarla beraberdir. Allah, onların yaptığı her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir şeyi O’ndan gizleyemezler.) (Nisâ, 107-108)

İslam’ın korunmamasını hedeflediği beş temel esas vardır. Din, akıl, nesil, can ve mal. Bir insanın hayatına saldıranın, canına kastedenin bunu hayatıyla ödemesi; birinin vücudunu yaralaması, kendi bedeninde bunun karşılığı kadar zedelenmeye uğramasını gerektirir. Bu, insana ve onun haklarına bir saygıdır. Öldüreni affetmek, ölenin hakkına tecavüzdür. Kur’an, öldürenin (katilin) bağışlanmasını tavsiye etmektedir. Ancak bu af yetkisi yalnızca ölenin yakınlarına aittir. Onlar dilerse affederler, dilerse diyet (kan bedeli) alırlar. Ama affetmezlerse, suçlunun cezası verilmelidir. Bu cezayı da ancak Müslümanların işlerini yürüten yetkililer (İslam devletinin yöneticileri) yerine getirebilir.

Arface b. Şurayh, Allah Resulü’nün şöyle dediğini nakletmiştir: “İşiniz toplu ve düzenli iken size biri gelir de topluluğunuzu dağıtmak isterse onu hemen öldürün.” (Müslim, İmare, 59). Müslim aynı hadisi şu ifadelerle rivayet etmiştir: “Nice fitne ve fesatlar vuku bulacaktır. Bu ümmet toplu iken bir kimse onun hâlini perişan etmek ve onları dağıtmak isterse, kim olursa olsun onu hemen kılıçla öldürün.” (Müslim, İmare, 60). Bu hadisler, bir ülkede Müslümanların bir kimseyi Emirü’l-Mü’minîn seçerek etrafında toplamalarına rağmen, bazılarının isyan edip bu seçilen zatın aleyhine başkaldırmaları halinde bunların ölüm cezasını hak ettiklerini gösterir.

Âlimlere göre; bâğîleri öldürmekten dolayı, meşrû devlet başkanına tabi Müslümanlara günah ve keffâret gerekmez. Onlar telef ettikleri şeyleri de tazmin etmezler (eş-Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, VII,169). Çünkü onlar, bu savaşı emir üzerine yapmışlardır. Diğer yandan âsîlerin canları bile diyet veya kısasla tazmin edilmeyince, malları öncelikle tazmin edilmez (es-Serahsî, el-Mebsût, I, 128; el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanâyi; VII,141; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, IV, 414; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid, II, 448; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 220; İbn Kudâme, el-Muğnî, VIII, 113). İbn Ömer, Hz. Peygamber’in şöyle dediğini nakletmiştir: “Her kim bize karşı silâh taşırsa bizden değildir.” (Buhârî, Fiten,7, Diyât, 2; Müslim, İman, 161, 163; Fiten, 16; Nesaî, Tahrim, 26; Tirmizî, Hudûd, 26; İbn Mace, Fiten, 11). Burada silâh taşımak, harb etmek anlamındadır.

Ebu Hureyre’den, Allah elçisinin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Her kim, İslam devlet başkanına itaatten çıkar ve İslam cemaatinden ayrılır da ölürse, onun ölümü cahiliye ölümüdür.” (Buhârî, Fiten, 2; Ebû Dâvûd, Sünnet, 27). Bu hadis, bir kimse cemaatten ayrılır, ancak o cemaate karşı harb etmezse; bizim de kendisi ile muharebe edemeyeceğimize delildir. Çünkü Hz. Peygamber, onunla muharebe etmemizi emir buyurmamış, yalnız onun ölüm hâlinin cahiliyet ölümüne benzediğini haber vermiştir. Şu halde o, bu fiilî ile dinden çıkmaz, demektir. Hz. Ali’nin Hâricilere söylediği şu sözler de bunu gösterir: “İstediğiniz tarafta olun, sizinle aramızdaki hukuk, haram kan dökmemeniz, yol kesmemeniz ve hiçbir kimseye zulüm etmemenizdir. Eğer bunları yapacak olursanız size harp ilân ederim.” (Ahmed b. Hanbel, Taberânî ve Hâkim)

Kısas, Kur’an’ın tespit ettiği bir cezâdır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bunu hem uygulamış hem de tavsiye etmiştir. Bütün İslâm âlimleri bu konuda fikir birliği/icmâ etmişlerdir. Akıl yönünden de bu cezanın gerekliliği ortadadır. Bir yanda suçlu, bir yanda ise haksızlığa uğrayan taraf vardır. Suçlunun ceza alması, haklının da hakkının ödenmesi gereklidir. “Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın öldürülür. Ancak kim kardeşi tarafından affedilirse kısas düşer. Bundan sonra ma’rûfa/iyiye uymak, öldürülenin velîsine (gereken diyeti) güzel bir şekilde ve tam olarak ödemek gelir. O halde söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra saldırıya kalkışırsa, muhakkak onun için elem verici bir azap vardır. Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki prensiplere uyar da kendinizi (kötülüklerden) korursunuz.” (Bakara, 178-179)

Öldüren ve öldürme emrini veren katilin yaşama hakkı, öleninkinden (hele bir de masum ise) daha kutsal değildir. Kısasta insanlar için hayat vardır. Hem ahlâk yönünden hem sosyal barış yönünden hem caydırıcılık yönünden hem de merhamet yönünden en tutarlı yol kısastır. Allah, insanları bu konuda akıllı davranmaya çağırıyor. Kötülüğün cezası, yapılan kötülük kadardır. Ancak affedip barışma yolunu seçenlere Allah mükâfat verecektir (Şûrâ, 40). İslam’da, ne zulmetmek vardır ne de zulme uğrayınca sessiz kalmak. Kur’an-ı Kerim, haklının hakkını ortaya koyduktan sonra, hak sahibini affetmeye çağırır. Bu da tam bir denge, adalet ve merhamettir. Kısas cezasını uygun ve gerekli gören bizzat Allah’tır.

Her şeyi bilen Rabbimiz insanlar hakkında şüphesiz en hayırlısını bilir. Kimin hak sahibi olduğunu en iyi O gösterir. Doğruyu ve yanlışı O’ndan daha iyi kim bilebilir? O’nun hükmüne karşı çıkanlar ya bilgisiz cahillerdir ya da çok cüretli kibirlilerdir. Onlar Allah’ın Rabliğini yeterince bilemeyen ve kabul etmeyenlerdir. Kısas cezasının uygulanması için birtakım şartlar aranır.

1. Kısas, cinâyeti (suçu) kim işlemişse ona uygulanır.
2. İnfazı ancak Müslüman otorite sahipleri yerine getirir. Herhangi bir kişi veya topluluk bunu yapamaz. (Böylece kan davası da önlenmiş olur.)
3. Bir cinâyeti birkaç kişi beraber işlemişse, kısas hepsine uygulanır.
4. Cinâyetin işlendiği tam kesin olmazsa, yani şüphe halinde kısas uygulanmaz.
5. Suçlulara bu cezâ uygulanırken makamlarına göre ayrım yapılmaz. Halk ile devlet başkanı arasında bile fark yoktur.
6. Suçun, kasten yani bilerek işlenmesi gerekir. Hatalı öldürme ve yaralamalarda başka cezâlar uygulanır.
7. Öldürülenin vârisleri veya yaralananın kendisi ‘diyet’ isterse veya affederse, kısas uygulanmaz.
8. Kısas, kendi dengine göre uygulanır, aşırıya gidilmez.

İslam’ın bütün hükümlerinde ve ölçülerinde insanlar için hayırlar ve faydalar vardır. Kimi cahiller bunu görmese de bu böyledir. Çünkü o, yerin ve göklerin sahibi Allah’ın dinidir. Yaralamalara ve organlara verilecek zararlara karşı, onların dengi bir ceza, yani bir diyet uygulanır. İnsanlar arasında adalet, ancak Allah’ın koyduğu hükümlerin uygulanmasıyla sağlanır.
İslam hukukunun ana kurallarından biri olan kısas, suçluya, işlediği suç kabilinden ceza vermektir. Kasten ve haksız yere bir insanı öldüren kimseye hapis cezası vermek, aklın kabul edeceği bir şey değildir. İslam’da hapishane yoktur, tutuk evi vardır. Suç işleyen bir kimse ya öldürülür ya para ya da sürgün cezasına çarptırılır; hapse atılmaz. İslam’da af da büyük bir yer işgal eder. Suçundan dolayı öldürülmesi gereken kimse, hak sahibi tarafından affedilirse, cezası paraya dönüşür. Meşrû müdafaa yaparken öldürmek gibi, ilk öldüreni cezalandırmak için öldürmek yani kısas, hayata kastetmek değil; tam tersine hayata hizmettir.

Kısas hükmü, bazılarına çok ağır bir ceza gibi gelse de ulü’l-elbâb/akıl sahipleri kabul ederler ki, bu adaletin gereğidir, kangren olmuş bir uzvun kesilmesiyle vücudun kurtarılmasının sağlanması gibi hayat sağlayan bir yaptırımdır. Çünkü kısas, dini veya nefsi müdafaa gibi meşrû bir sebep olmadan bir adamı zulmen öldürenlere uygulanır. Birisinin yaşama hakkını yok yere, kaba gücüne dayanarak elinden alan kimseye, kendisinden daha güçlünün var olduğunu bildirmek, onun da elinden hayat hakkını almak lâzımdır.

Birisini haksız yere öldürdüğü takdirde kendisinin de öldürüleceğini bilen insan, kimseyi öldürmeğe cesâret edemez. Böylece toplumda öldürme olayları çok azalır. Arada sırada gözü dönmüş katiller çıkarsa, onlar da Allah’ın kanunuyla ortadan kaldırılınca topluma tam bir huzur havası egemen olur. Sonra zâlimler öldürülünce mazlum olarak öldürülen kimsenin yakınlarının kalbinde kin ve intikam hissi kalmaz.

Hak yerini bulacağı için, fertler intikam hissine kapılıp kendileri ceza vermeğe kalkmazlar, kan davaları olmaz. Belki birkaç yılda bir kişi kısas olarak öldürülür ama kendisinin kısas yapılarak öldürüleceğini düşünen kimse, başkasını öldürmeye kalkmaz, toplum yaşar. Her gün yüzlerce insanın çeşitli cinayetlere kurban gitmesi yerine saldırgan bir insanın öldürülerek toplumda güvenin sağlanması daha iyi değil midir? “… Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki, prensiplere uyar da kendinizi (kötülüklerden) korursunuz.” (Bakara, 179) “Kısasta hayat vardır” sözü, gerçekten îcaz bakımından mûcizevî özellikler taşıyan ve çok dikkate değer bir ifadedir. Çünkü kısas tatbik edilirse bir kişinin öldürülmesiyle pek çok kimsenin yaşaması sağlanır, kan davaları böyle önlenir.

Bir insanın hayatına kast eden zalimi affetmek için, öldürülen mazlumun hakkını gasb etmek, merhamet ve insanlık değildir. Toplumun hakkını ferdin affetmesi mümkün olmadığı gibi, bir ferdin hakkını da toplum veya onlar adına düzenlerin affetme hakkı ve yetkisi yoktur. Katilin toplum veya kanunlar tarafından affedilmesi veya Allah’ın koyduğu cezanın dışında hafif cezalara çarptırılması, merhamet değil; zulümdür. Mazluma karşı, onun yakınlarına karşı, insanın yaşama hakkına, can emniyetine ve dolayısıyla insanlığa karşı bir zulümdür. Elbette katilin de idam edilmesi, ölenleri geri getirmeyecek. Ama biz Müslümanlar olarak, Allah’ın koyduğu bu hükme dair aksi görüş belirtme hakkına sahip olamayacağımızı aklımızdan nasıl çıkarabiliriz?

İslam Hukuku, idamı da kapsayan bu ceza için “kısas” kavramını kullanır. İslam’ı eleştirmek isteyenler, kısası ‘el kesmeye’ indirgeyerek, akıllarınca alay ederler… Oysa tarihte, hırsızlık fiili nedeniyle ‘el kesme’ gibi cezaların verildiği hüküm sayısı iki elin parmağını geçmeyecek kadar istisnadır. Bir hırsızın elinin kesilebilmesi için, devlet ve toplumun tüm sorumluluklarını (zekât/sadaka/karz-ı hasen gibi) kâmil manada yerine getirmiş olması gerekir. (Bugün kendisini İslamî devlet olarak gösteren despotik su-i misaller misal değildir) Oysa kısas, toplumsal adalet ve huzurun tesisi için kaçınıl(a)maz bir ceza. Kısas; bir kişinin katledilmesinin ve sonrasında meydana gelen ‘kan davası’ gibi gayriinsanî davranışlar için caydırıcı bir ceza. Rabbimiz Mülk suresi 14. ayetinde “Yaratan bilmez olur mu?” diyerek, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de hadislerinde insanlığın yararına olanın ne olduğunu açıkça ifade etmektedir.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ağustos 2016

Sayı: 337

İlkadım Arşiv