Nisan 2012 İbrahim ÇİFTÇİ A- A+
A- A+

İçtikçe Bereketlenen Kaynak

Yesrib’i Medine yapan bir peygamber. Medine; sözde, harekette, davranışta daha iyi, daha güzel ilişkinin, medenîliğin sembolü. Bedevî kabalığının, medenî insan nezaketine dönüşmesinin sembolü. Medine, medenîliğin başlangıcı, oluşacak İslam Medeniyetinin ilk işaretleri. Yani İslam, kaba-saba bir din, inanış olmadığı gibi onu tebliğ eden Allah Rasulü de alelâde bir insan değildi. Aksine hem tebliğ ettiği dinin hem de onu tebliğ eden nezaketin, güzelliğin, hassasiyetin, mükemmelliğin… ifadesidir.

Güzel sanatlar, güzellik ve zevkle ilgilenen sanatlar için kullanılır. Günümüzde daha çok, klasik veya akademik sanatla bağlantılı olan geleneksel görsel sanatlar anlamına gelir. Edebiyat, resim, mimari, tiyatro…

Necip Fazıl’ın cümleleri çok çarpıcı:

“İslâmın güzel san’atları himayesi, bütün güzel sanat şubelerinin teker teker kendi kemâl ve aslîyet çilelerine eş olarak, onların en büyük sırdan, mücerredin sırından haberci olmak ve kendi kemâl ve aslîyetine yaklaşmaktaki hisselerine bağlıdır. İslâm, her gerçek ve ulvî san’atın, o san’atı kendi kemâl ve aslîyetine irca eden büyük himayecisidir.”

İşte bu çerçevede “Allah güzeldir güzeli sever.” anlayışı her alanda bir temel prensip olmuştur. Allah’ın yarattığı kâinat eseri hem güzellik hem mükemmeliyet yönünde Müslümanlardaki güzellik duygusunu hareketle geçirmiş, güzel sanatlar alanında harika çalışmalara ilham kaynağı ve vesile olmuştur.

Hz. Peygamber İslam’a ve insana hizmet eden sanata izin vermekle kalmamış, onu övmüştür. Eğer bir sanat, (şiir, mimari, musiki…) Allah’a, İslam’a uygun değil ve insanlara fıtrata uygun ilhamlar kazandırmıyorsa boştur, malayani ile uğraşmaktır. Ama içi olumlu yönde doldurulursa bu sanat övülür teşvik edilir.

Şiir örneğinden devam edelim. İyi ve güzel şiirleri teşvik ettiğini ifade eden bazı olay ve hadisler şöyledir:

Bir bedevînin dikkat çekici ve etkileyici konuşmasına binaen: “Muhakkak bazı sözlerde sihirli bir güç vardır, Bazı şiirler de hikmet mevcuttur.” Peygamberimizin şair Hassan’a mescitte şiir söylemesi için imkân vermesi onun söylediklerini ilham olarak nitelemesi ve içeriğini önemsemesi şiir ve sanata yaklaşımının net bir örneğidir.

Önce Peygamberimize hiciv (yergi)  sonra da affedilip canının bağışlanması için kaside yazan Ka’b bin Züheyr kasidesinden:

“Muhakkak ki Allah’ın elçisi, Allah’ın nuruyla hak ve hidayete ulaşılan keskin kılıçlardan bir kılıçtır.” beytini okuyunca Peygamberimiz çok duygulanmış, “bürde” denilen çizgili Yemen hırkasını şaire hediye etmiştir. Bu sebeple Ka’b’ın methiyesi,“Kasîde-i Bürde” adıyla anılmaktadır.

Bu hadisi şeriflerden anlaşılacağı gibi güzel olan şiiri övmüş, beğenmiş, dinlemiş hatta şairlere yanında özel yer vererek onlara olan sevgisini göstermiştir. İslam, Allaha ve dine küfretmeyen, insanı günaha teşvik etmeyen sanata karşı çıkmaz. Hz. Peygamber ağızdan çıkan sözün hem sanatsal değerine hem de içeriğine önem vermiştir. Bu yüzden güzel olan şiiri övmüş, kötü olanı ise reddetmiştir. Bu temel prensip ve teşvikin sonucu Allah Rasulü’nden sonra İslam Medeniyeti tüm dünyayı hayran bırakan İslamî özgünlüğe sahip eserler oluşturmuşlardır.

 Mimaride halen sırları çözülememiş özellikleri ile camii, medrese, türbe, köprü, çeşme, şadırvan… gibi harukülâde eserler meydana getirilmiştir. Bu eserler şu andaki durumları ile de onları teşvik eden Allah Rasülü’nü haykırmaktadır. Kitabelerindeki “Hamdele, salvele” de bunu göstermektedir.

Prof. Dr. Emine Yeniterzi makalesinde şunları açıklıyor:

“…Hz. Peygamber’i konu edinen esmâ-i Nebî, sîre, mevlid, mirâc-nâme, mucizât-ı Nebî, gazavât-ı Nebî, hilye, ahlâku’n-Nebî, hicretü’n-Nebî, vefâtü’n-Nebî, şefâat-nâme, kırk hadis, yüz hadis, bin hadis gibi manzumeler, dinî edebiyatın çeşitliliği ve zenginliği konusunda yeterli fikir vermektedir. Özellikle Hz. Peygamber’in hayatının her safhasını ve O’nunla ilgili bütün hususiyetleri konu edinen türler; Peygamber Edebiyatı diyebileceğimiz bir zenginliğe sahiptir.”

Hemen hemen her eserin başında İslamî kitap yazma kültürünün klişesi gelenek olarak yerleşmiştir. ‘Besmele, hamdele, salvele’.  Salvele, Peygamberimize salâvat olarak dînî ya da dînî olmayan tüm kitapların başında yer alır. Bunun yanında yukarıdaki paragraftaki bilgide belirtildiği gibi müstakil Hz. Peygambere hasredilen eserlerde de O bütün özellikleriyle anlatılmıştır. Mesela naat geleneğinde yürüyelim.

Naat yazmayan (kısa veya uzun) şairimiz hemen hemen yok gibi. Şairlerimizi asırlar boyunca naat vadisine sevk eden, binlerce naatin kaleme alınmasındaki tertip hususiyeti dışındaki asıl sebepler Hz. Peygamber’i övmekte Cenâb-ı Hakk’a uyma arzusu, O’na duyulan sınırsız sevgi ve O’nun şefaatine nail olma ümididir. Bu yüzden şairler naat yazmadaki amaçlarının Cenâb-ı Hakk’a uyma arzusu olduğunu açıkça belirtirler. Şeyh Galib’in,

Senin medhinde şirket eylesem Mevlâya ma’zûrum

Bu bâbda cürm ü isyâna bakılmaz yâ Rasûlallâh

Beyti bu meyandadır. Peygamberimiz Allah’ın habibi (sevgilisi)dir.  Onun sevdiğini ümmeti sevmez mi? Ümmetin şairleri sevmez mi? O halde sevgilinin sevgilisine şiir yazılmaz mı? Naatlerin içeriğine bakıldığında bu da net görülür.

Naatlerde şairler özentili, süslü ifadelerden kaçınmış ve içtenliklerini sergilemişlerdir. Ayrıca şairlerin esasen methiyeye yönelik bir tür olan naatlarda; tahkiyevî (öyküleyici) üslûbu değil, hitabi tarzı kullanmayı tercih etmeleri; bir yandan lirizmi artıran bir özellikken diğer yandan da Hz. Peygamber’e duyulan sevgiyi ve O’nun tebliğ ettiği din ve en büyük mucizesi Kur’ân-ı Kerim’le ebediyen diri olduğuna dair inancı desteklemektedir.”

Dest-bûsı arzûsiyle ger ölsem dostlar,

Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su.

Eşsiz beyt-i rananın sahibi Fuzulî’nin Su Kasidesini ilk sıraya koyarken Nabî’nin Medine’ye girerken hikayesi meşhur “Mustafa’dır bu” redifli naatini ikinci sıraya Şeyh Galip’inkini üçüncü sıraya koyabiliriz. Fehîm-i Kadîm, Yahyâ Nazîm, Vahîd Mahtûmî, Neşâtî, Receb Enis Dede ve İzzet Molla gibi şairleri de sıralamada yerini almışlardır. Klasik Edebiyatımızda daha nice isimler bu sıralamada yer alırlar.

Ziya Paşa, Muallim Naci, Makbule Leman, İsmail Safa, Mahmud Celâleddin Paşa. Recâîzade Mahmud Ekrem, Trabzonlu Muallim Cûdî, Mehmed Akif Ersoy, Ali Ekrem Bolayır, İbnü’l-Emin Mahmud Kemal İnal, Yahya Kemal Beyatlı, Kemal Edip Kürkçüoğlu, Necip Fazıl, Faruk Kadri Timurtaş, Enver Tuncalp, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Feyzi Halıcı, Sezai Karakoç, Ali Ulvi Kurucu, Ahmet Efe, Muhsin İlyas Subaşı, Mustafa Ruhî Şirin ve isimlerini sayamadığımız daha birçok şair naat zincirini devam ettirmiş ve halen devam ettirmektedirler.

Rasulullah sevgisini en güzel hikâye eden türlerden birisi de “mevlid” diye bilinen mesnevîlerdir. Türk Edebiyatı’nda 63 mevlid yer alır. En önemlisi, Süleyman Çelebi tarafından 15. yüzyılda yazılmış olandır. Diğer mevlitlerin hemen hepsi Süleyman Çelebi’nin mevlidine naziredir. Yalnızca Süleyman Çelebi’den önce yaşamış olan Erzurumlu Mustafa Darir’in “Tercümetü’d Darir” adlı dikkat çeken eseri vardır ki o da İbn-i İshak’ın “Siret’ün Nebi” eserinden çeviridir

Hamdullah Hamdi’nin ve Şemseddin Sivasi Efendi’nin yazdığı mevlidler, başarılı örneklerdendir. Ancak hiçbir eser Süleyman Çelebi’nin yazdığı mevlidin seviyesine erişememiştir.

Bahse konu eser, Süleyman Çelebi tarafından 1409’ta yazılmıştır. Asıl adı “Vesîletü’n Necât” (Kurtuluş Vesilesi)’tır. 16 kısım ve 770 beyitten oluşur. Süleyman Çelebi, eserini yazarken, referans aldığı eserlerin, Âşık Paşa’nın “Garipnâme”si, Erzurumlu Darîr’in “Siyerü’n- Nebî”si, Eb’ul Hasan Bekrî’nin “Siyer”i ve Muhiddîn-i Arabî’nin “Füsûs-u Hîkem”i olduğu tespit edilmiştir.

Halk arasında geleneksel olarak okunan mevlid Süleyman Çelebi’nin yazdığı bu eserdir. Günümüze kadar gelen besteyi Bursalı Sekban isimli bir müzisyenin 17. yüzyılda bestelediği sanılmaktadır. Bir beste olmaktan ziyade, her bir bölümün hangi makamda nasıl seslendirileceği konusunda rehber niteliğindedir. Halka mal olmuş bir müziktir; ülkenin değişik bölgelerinin kendine özgü bir mevlid tavır ve üslubu gelişmiştir.

Peygamberimizin doğum günü 12 Rebiülevvel’dir. İslam dünyası her yıl bu günü Mevlid Kandili olarak kutlar. Mevlid günlerinde oruç tutulması, geceleri Kur’an-ı Kerîm, ilâhiler, kasîdeler ve Mevlîd-i Şerif okunması, dua ve sohbet edilmesi, gibi ibadetler ile kutlama yaygındır.

Mevlid kutlaması, Osmanlı’da 1588’de resmî bir devlet protokolü haline getirildi. Sarayın önceleri Ayasofya Camisi’nde, daha sonra Sultanahmet Camisi’nde düzenlediği törenlere devletin ileri gelenleri ile birlikte halk da katılırdı.

Kandil olarak nitelendirilen önemli dînî gün ve gecelerin dışında, çocukların 40’ı çıkınca, bir müslümanın vefâtının 40’ıncı gününde, adak ve nikâh törenlerinde, hacıların dönüşünde, sünnet merasiminde, asker uğurlama gibi vesilelerle Süleyman Çelebi’nin Peygamberimizin hayatını çok samimi ve coşkulu duygularla anlattığı mevlidin (Vesîletü’n Necât-Kurtuluş Vesilesi) okunması özellikle Anadolu’da gelenekselleşmiştir.

Hz. Peygamber’e duyulan samimi sevginin göstergesi kabul edilen, başta naatlar olmak üzere O’nunla ilgili türler dolayısıyla, bütün dünya edebiyatlarında istisnasız başka hiçbir şahıs, hiçbir din veya müessese etrafında böyle asırlar boyunca devam eden zengin bir edebiyat teşekkül etmemiştir. Bu konuda Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem tektir, müstesnadır.

Not: Makalenin yazımında Prof. Dr. Emine Yeniterzi’nin naatlarla ilgili  kıymetli çalışmasından faydalanılmıştır.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Nisan 2012

Sayı: 285

İlkadım Arşiv