Eylül 2012 Abdullah GÜLCEMAL A- A+
A- A+

Huzur İkliminde Ramazan

Taa Âdem’den beri devam ediyor,

Huzur ikliminde öze yolculuk…

İnsan nerden gelip nere gidiyor,

Neyi anlatıyor bize yolculuk? …

Hayatın anlamını kavramak, yaratılışın gayesini anlamak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerin birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gider. Bilgenin yaşadığı evde tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gören gezgin genç; evi dikkatle gözden geçirir. Yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalye… Başka hiçbir eşya yok…

Genç merakla sorar bilge kişiye;

 “Niçin hiç eşyanız yok sizin? Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz… Onlar nerede sahi ?”

Bilge kişi; bu soruya karşılık olarak gezgin gence şöyle bir soru sorar;

 “Senin de yalnızca sırtında taşıdığın küçük bir çantan var yavrum…” der. “Peki, senin eşyaların nerede?”

Gezgin genç, kendini savunurcasına bilge kişinin sorusunu şöyle cevaplar;

 “Ama görüyorsunuz… Ben yolcuyum…”

Ünlü bilge gence hak verircesine güler ve der ki;

 “Ben de öyle yavrum, ben de öyle…”

Evet… Hepimiz birer yolcuyuz ve hayat bir yolculuktan ibarettir.

İnsanın bu yolculuğu aslında öze yolculuktur.

Ervah-ı âlemde, Rabbimiz’in; “Elest-ü bi rabbiküm” suâline muhatap olduğumuz andan itibaren başlıyor bu yolculuk… Mevlâ yaratılış gayesini unutmadan, yolunu şaşırmadan, menzil-i maksûduna kavuşanlardan eylesin bizleri…

16 Temmuz 2012 Pazartesi günü çıktığımız Umre yolculuğunu tamamlayarak 26 Ağustos 2012 Pazar günü döndük Isparta’ya…

25 günümüz Mekke-i Mükerreme’de 15 gününmüz Medine-i Münevvere’de olmak üzere 40 günümüz Rabbimiz’in Kur’an’da zikrettiği bu iki kutlu beldede geçti elhamdülillah…

Mekke !... Rasullullah’ın (s.a.v.) dünyaya teşrif ettiği mübarek şehir..

Mekke !... Ümmül Kura diye anılan şehirlerin anası…

Mekke !... Bağrında kıblemiz olan Kâbe’yi taşıyan şehir…

Bu şehir mükerrem… Bu şehir kutlu…

Gördüm ki insanlar burada mutlu…

Bir huzur iklimi sarmış ruhları…

Herkes yarınından daha umutlu…

Mekke’nin mübarek Ramazan Ayı’ndaki o huzur iklimi, güzellikler adına ne varsa hepsini sinesinde taşıyor… Ve insan o huzur ikliminde, o emin beldede, her vakitte ayrı bir mutluluğu ayrı bir güzelliği yaşıyor…

Hayatımın en güzel Ramazan Ayı’nı burada idrâk ettim. Ömrümün en güzel günlerini burada yaşadım…

Çünkü bu kutlu şehirde Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın misafirleriyiz…

Nahîfî der ki;

 “Kime ki Kâbe nasib olsa Hûdâ rahmet eder,

Her kişi hanesine sevdiğin davet eder…”

Mekke ve Medine Ramazan Ayı’nda bir başka güzel…Ramazan da Mekke ve Medine’de bir başka güzel…

Bir derde müptelâyım, bir derde giriftârım,

Yârdan başka kim bakar feryâdıma, âhıma,

İlk teravih, ilk sahur, ilk oruç, ilk iftarım,

Nasip etti Kâbe’de, çok şükür Allah’ıma…

Bir başka güzellikte öyle bir mekânda güzel dostlarla karşılaşıp, o güzellikleri birlikte yaşamak, o mutluluğu birlikte tatmaktır.

Kâbe’de, Nevşehir’de Öğretmen Şifa Yolveren ve Mustafa Aydemir Kardeşlerle karşılaşmamız, birlikte bulunduğumuz süre içerisinde bize adeta rehberlik yapmaları, Kahraman Kalkan adındaki kardeşin gözlerindeki mutluluk, ne gibi bir hizmet olsa fedakârca koşuşturmaları unutamayacağım hatıralar olarak kalacaktır.

Bir gerçeği burada itiraf etmek mecburiyetindeyim !...

Doğup büyüdüğüm köyüm, Anadolu’nun ortasında küçük bir ada gibidir… Dört taraftan köprüyle girilir köye… Her taraf su… Bütün samimiyetimle söylüyorum ki; suyun ne demek olduğunu bunca yaşıma kadar anlamamışım… Evet anlamamışım…

Suyun ne büyük bir nimet olduğunu, bu Ramazan Ayı’nın ilk gününde, Kâbe’nin üst katında Şifa Kardeşle iftarı beklerken ve ezan okunup da zemzemle orucumu açtığımda anladım…

Bu gafletimden dolayı bir yandan tövbe ederken, diğer yandan suyu yarattığı için hamdettim, şükrettim Rabbime…

Mekke ve Medine… Sevginin, şefkatin, merhametin bütün sıcaklığıyla sizi kucakladığını ancak buralarda görebiliyor, buralarda hissediyorsunuz…

Mutluluğun, huzurun, sevincin gözlerden damla damla aktığı zaman dilimleri…

İftar saatlerindeki o tatlı telaş. Aman Ya Rabbi…

Birazdan akşam ezanı okunacak… Zemzem ve hurma ile açılacak oruçlar…

Dudaklar, yürekler kıpır kıpır…

Âminlerle birlikte kanatlanıp uçacak gökyüzüne dualar…

Ve ezan “Allahuekber, Allahuekber” diyecek siz sofra başındayken…

Şükredeceksiniz Allah’a…

Bir bardak soğuk zemzem içeceksiniz… Sonra bir daha… Sonra bir daha….

Ve tıpkı damarlarınıza bir kan gibi yürüyecek…

O huzuru, o mutluluğu başka hiçbir yerde tadamayacaksınız siz…

Allah’ın misafirleri olarak orada bulunan değişik ülke, değişik renk ve değişik dildeki kardeşler hep birbirlerine sevgi ikram edecekler…

Din kardeşliğinin hazzını iftar sofrasında başka, sahurda başka, tavafda başka, say’da başka ve el bağlayıp namaza durduğunuzda başka yaşayacaksınız…

Sıkıntılar, zorluklar “Allah” de “Hayy” de geçer…

Zaman, kıyâm, tilâvet, tavafta, say’da geçer…

Bir kez daha inandım, iman ettim Allah’ım…

Bu mekânda her nefes anında kayda geçer…

Evet orada her nefes, her niyet, her amel anında kayda geçmektedir… İnsanın hangi mekânda, nasıl bir zaman diliminde ve kimin misafiri olarak bulunduğunun idrâki içinde olması gerekiyor… Rabbim gafletten uyandırsın bizleri…

Mekke’deki misafirlik süremiz doldu… Ramazan’ın 22’si… Günlerden Cuma… Mekke’den Medine’ye hareket ediyoruz… Rasulullah’ın (s.a.v.) misafiri olmak için… Yani Bir Güzel’den Bir Güzel’e intikâl…

Kâbe’ye veda etmiyoruz… Tıpkı Medine’den ayrılırken Ravza’ya, Rasulullah’a (s.a.v.) etmediğimiz gibi… Buralara veda etmek başka anlamlar taşır çünkü…

Bundan dolayı yüreğimizi oralarda bırakarak, hasretimizi, özlemimizi daha da büyüterek yeniden ziyarete gelmek üzere izin istiyoruz sadece…

Medine’deyiz… Nur Şehri Medine… Burada daha farklı güzellikler yaşıyoruz. Rasulullah’ı (s.a.v.) ziyarette selât-ü selâmlarımızı arz ediyoruz… Duygular yoğunlaşıyor… Rabbimiz’in adıyla birlikte adını andıkça dilimiz damağımız tatlanıyor… Kırık dökük bir şeyler dökülüyor dudaklarımızdan…

Allah murad ederse, sonralar önce olur,

Gül mevsimi gelince, duygular ince olur…

Seni Rahman gönderdi, âleme rahmet için, 

Bir teveccüh buyursan dikenler gonca olur…

O’nun bir teveccühü, bir nazarı çölleri gülistana çevirmedi mi ?

Mescid-i Nebevî’de bu sefer de Nevşehirli kâdim dostlardan Derviş Sak, Mehmet Çetin, Derviş Uluçay ve Cemil Usta Hocamla karşılaşıyor ve hasret gideriyoruz… Mescidin üst katında bir Allah Dostunun da bulunduğu güzide bir cemaatin içinde aynı safta sabah ve bayram namazını birlikte kılıyoruz Cemil Hocayla…

Sol yanımda bulunan rengi siyah, yüreği beyaz bir kardeş veriyor bana namazdan sonra ilk bayram şekerini… Bayram sevincini orada bir başka yaşıyorum…

Cemil Hoca Bayramın birinci günü, Hal-Sati Plaza Otelde çok özel bir sohbet yaptı…

Kulluk şuuru üzerinde duruyor, asıl bayramların ecel yastığında yapılması gerektiğine dikkatlerimizi çekiyor… Şeytanını generallerinin de, paşalarının da orada olduklarını, eğer bir şeyler kazanmışsak anında elimizden almak için boş durmayacaklarını, buradan ayrıldıktan sonra da ihramda imiş gibi bir hassasiyet içinde yaşamanın önemine vurgu yapıyor Cemil Hoca. Allah kendilerinden razı olsun…

Ve nihayet her kavuşmanın bir ayrılık vakti olduğu gibi, Medine’den de boynu bükük ve yaşlı gözlerle 25 Ağustosta ayrılıyoruz Rabbimizden tekrar ziyaretler nasip etmesini dileyerek…

Huzur iklimine olan yolculuğumuz bu yıllık böyle dostlar…

Birisi Mevlâna’ya uzunca bir mektup yazmış : “Sen ne biçim Müslümansın? Dinin de bir izzeti var. “Müslümana gel, yahudiye gel, mecusiye gel, tövbeni bozsan yine gel” diyorsun.” Hiç öyle şey olur mu meâlinde bir mektup…

Mektubu sabırla okuyan Mevlâna şu cevabı gönderir ; “Sen de gel…”

Evet… Sen de gel… Huzur iklimindeki tüm güzellikleri birlikte yaşayalım ne olur …


Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Eylül 2012

Sayı: 290

İlkadım Arşiv