Mayıs 2006 Nureddin SOYAK A- A+
A- A+

HİZMETE ADANAN BİR ÖMÜR 

Fani hayatın, baki hayat için kurulmuş bir tuzak olduğunu anlayanlar, fani hayatın alâyişine kapılıp hayat sermayelerini oyun oynaşla geçirmezler. Her türlü meşakkat ve sıkıntıyı göze alarak, ilâhî program dâhilinde hareket ederler.

Hayata Kuran ve sünnet penceresinden bakabilenler, hayatı ve hayatın gerçek gayesini anlarlar. Hayatın fırtınalarından kendilerini koruyabilir. Ruh âleminde itminanı, huzur ve sükûnu yakalarlar. Hayatın fırtınaları onların ruh dinginliğine asla zarar veremez. İlâhî iradenin kendilerine bahşettiği, cüz’i iradelerinin tasarrufunu başkalarına bırakarak, hayat sermayelerini süflî işlerle tüketip bitirmezler.

Onlar, fırtınalı denizde seyreden ağır tonajlı gemi gibidirler, fırtınalar onların rotasını değiştiremez; onlar güdümlü füzeler gibi hedefe kilitlenip, gayeye vasıl olurlar. Onlar İslam medeniyetinin insanlığa bahşettiği yıldızlardır.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem büyük meşakkatlerle yetiştirdiği ashabı başta olmak üzere, İslam medeniyeti güzel insanlar yetiştirmiştir. Onlar yerine göre hayatı önemsemek, yerine göre onu hafife almak arasında o kadar şuurlu hareket etmişler ki onların bu başarılı hareketleri, onları medeniyet basamaklarının zirvesine taşımıştır.

Halid bin Velid radıyallahu anhın cihad meydanlarında düşmanlarına söylediği şu söz bu gerçeği ne güzel ifade etmektedir:

“Size, sizin hayatı sevdiğiniz gibi ölümü seven bir toplulukla geldim.”

Hayat, onlarla oynayamamış onlar hayatla oynamışlardır. Hayatın dizginlerine tam sahip olmuşlardır.

Bu hayat anlayışı o zamanda kalan bir anlayış değildir. İslam tarihi boyunca bu hayat anlayışını günümüze taşıyan nice âlimler, arifler, mücahitler gelmiş ve gelmeye devam edecektir. Fakat bu âlimler, arifler, mücahitler kendiliğinden yetişmiyor. Belli bir emek ve gayret gerekiyor.

Yakın zamanda, ayrılığı ile mahzun olduğumuz muhterem babamız, üstadımız Zeki Soyak Hocaefendi yetişmesini bakın nasıl anlatıyor:

“Aziz kardeşim! Çocukluğumdan beri, peygamber kıssalarına özellikle peygamberimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin hayatına, mücadelelerine, genel olarak tarihe, tarihî hadiselere, geçmiş medeniyetlere, tarihî eserlere; tek kelimeyle geçmişimize karşı ilgi duyarım.

Bu ilgimi besleyen sebeplerden biri doğup büyüdüğüm Süksün kasabasında ecdadımız tarafından misafirhane olarak yaptırılan, Fazlıoğlu konağındaki candan sohbetlerdir.

Kasabamız, Kayseri’ye 20 km mesafede, Kayseri-Ankara yolu üzerinde olduğu için misafirhanemiz yolcu ve misafirlerle dolup, taşardı. Bilhassa uzun kış gecelerinde, kasabanın imamı siyer-i nebi okur, kalpler huzur veren çok anlamlı sohbetler yapılırdı. Ailenin en küçüğü olarak ben de, babamın yanı başında bu sohbetleri büyük bir huşû içinde dinlerdim.

Bu sohbetler ruhumda çok derin izler bıraktı, zaman zaman da rüyalarımı süslerdi. Anlatılan hadiselerin, kıssaların, savaşların kahramanlarına göre;

Yeri gelir bir âlim,

Yeri gelir bir arif,

Yeri gelir bir mücahit,

Yeri gelir bir serdar olmayı bilseniz ne kadar isterdim. Onun için bütün hayatım boyunca sohbetleri çok önemsemişimdir. Sohbetlerde yetişmeyen bir kişinin her zaman noksan kalacağına inanmışımdır. Bir hayat boyu edindiğim tecrübeler de bunun böyle olduğunu ispatlamaktadır.

Ancak, sohbetlere âdet kabilinden gidip gelmekle de arzu edilen faide sağlanamaz. İstenen netice alınamaz.

Aç ve susuz insanın yemeye ve içmeye iştiyakı ne ise, müslümanın sohbete iştiyakı da öyle, hatta daha fazla olmalı.”

Yaş itibariyle en büyük çocuğu olduğum için, onun 67 yıllık hayatının büyük bir bölümüne şahit oldum. O, hayatını iman ve cihad üzerine bina etme gayretinden hiçbir zaman fevt etmedi. İslam’ı öğrenme, yaşama ve yaşatma yolunda bir ömür çalıştı.

O, çocuklarına ve talebelerine sürekli şu tavsiyeleri yapardı:

“Allah eri gerçek müminler, Allah yolunda hizmet ederken gevşeklik ve zaaf göstermezler. Düşmana asla boyun eğmezler. Sabr-ü sebat ederler. Hata ve kusurları için tevbe ve istiğfar ederler. Nefislerine asla taraf olmazlar, muvaffakiyeti Rablerinden bilirler.”

Hedefi açık ve net olarak gösterirdi.

“Gaye Allah’tır. İslam’ı önce kendi içinde, sonra da bütün toplumda, hayatın bütün safha ve sahalarında hâkim kılmak için çalışın. Bu gayeye ulaşmak için, İslam’ı doğru öğrenin, doğru yaşayın, doğru tebliğ edin, hayatı bir cihad yapın. Gerektiğinde malı ve canı Allah yolunda feda edin. Bütün bunları Allah rızası için yapın.

İslam’a bir bütün olarak bakın, bir bütün olarak yaşamaya çalışın, vasıtaları gaye edinmeyin, mezhep, meşrep ve meslek taassubu göstermeyin. İtidal üzere olun, işleri istişare ile yapın” der. Kendisi de hayatını bu Kur’anî ve Nebevî ölçülerle dengeli tutmaya gayret ederdi.

Sürekli, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin, ashabın ve selef-i salihinin güzelliklerini, güzel ahlaklarını örnek almaya, onlar gibi yaşamaya, onları dini anlayışına sahip olmaya çalışırdı.

“Çalışmalıyız ki;

Yeni bir asr-ı saadet heyecanı duyalım, yeni bir asr-ı saadet anlayışı geliştirelim, yeni bir asr-ı saadet imanına ve teslimiyetine sahip olalım.

Yeni bir asr-ı saadet yaşantısı yaşayalım. Yeni bir diriliş nesli yetiştirelim.” derdi.

Her müslümanın sürekli şu soruları nefsine sorarak, iç dinamiklerini harekete geçirmesini tavsiye ederdi.

Nasıl daha iyi bir insan olabilirim?

Nasıl daha iyi bir müslüman olabilirim?

Nefsimi kötülüklerden nasıl arındırabilirim?

Müslümanlara nasıl daha faydalı olabilirim?

Şu kötülükleri nasıl önleyebilirim?

Şu yapılan hizmetlere nasıl daha fazla katkıda bulunabilirim?

İslami hakikatlerin insanlara ulaşması için daha ne yapabilirim?

Yaptığım hizmetlerin yetersizliği malum, daha gayretli olmak için ne yapmalıyım?

Bu anlayışı ona ömrünün sonuna kadar hizmet ve gayretle bir hayat sürmesini muvaffak kıldı.

Hasta yatağına mahkûm olduğu dönemde bile hizmet heyecanından hiç bir şey yitirmeden şöyle dua ediyordu: 

“Yarabbi şu anda yirmi yaşındaki gencin hizmet heyecanını taşıyorum, eğer ömrüm varsa sıhhat ve afiyet istiyorum!”

Görebildiğim kadarıyla hastalık dönemindeki en büyük sıkıntısı hizmetlerden geri kalmaktı.

Samimi kişi ve ortamlardan hoşlanır, yapmacık tavırları asla tasvip etmezdi.

Gençliğinden itibaren nerede bir hizmet varsa oraya koştu, hizmetin sadece lafının edildiği yerlerden, gayr-i samimi ortamlardan uzak durdu.

Hizmetlerin ve hizmet edenlerin aşığıydı. Bu zaman zaman şiirlerine de yansımıştır.

 

Hak yolunda her hizmetkâr,                   

Kalbimde bir kır çiçeği,

Açarlar gönül bahçemde,

Bilen bilir bu gerçeği.

---------------------

Gözüm yoktur dünya sende,

Ben Rabbime oldu bende,

Hizmet etmek muradımdır,

Bulundukça bu can tende.

 

“Müslüman mutemet, güvenilir olmalıdır. Güvenilirliği olmayan kişiler ve toplumlar istenilen şekilde bir hizmet yapamazlar. Onun için özellikle hizmet ehli kişiler her konuda güvenilir olmalıdır.

İlmine, samimiyetine, vasfına, ahlakına, emanete riayetine, zor günlerin adamı olmasına, sadakatine hulasa her hususuna güvenilmelidir.

İslamî hizmetleri beraber yürüten kişiler, birbirine tam itimat etmeli, itimadı bozacak söz ve davranışlardan sakınmalıdır. Çünkü itimadın sarsıldığı bir yerde ve bir toplumda bereketli hizmetler yapılamaz.”

“Müslüman sosyal insandır. İnsanlar arasında yaşayıp, onlarla muaşeret etmekte, örnek davranışları, hayırlı hizmetleri, hikmetli ve doğru sözleri ile topluma faydalı olmakla mükelleftir. Köşesine çekilip insanlardan ayrı yaşamak, insanlarla alakasını kesmek uygun değildir. Bütün peygamberler toplumla haşır neşir olmuş, onların eza ve cefalarına katlanmış, hak ve hakikati bıkmadan usanmadan tebliğ etmişler, onlardan biri olarak içlerinde yaşamışlardır. Onların izinden giden âlim, salih ve sadıklarda aynı şekilde hareket etmişlerdir.

Bir müslüman kâmil bir iman, halis bir niyet, salih bir amel, çok iyi insanî ilişkiler, güzel bir ahlakla mücehhez olmadıkça; toplumu silkeleyip sarsacak, heyecanlandırıp davaya katacak, köküne aslına bağlı kalarak âleme dal budak salacak kadar yürekli, yürekli olduğu kadar mütevazı, mütevazı olduğu kadar vakur, ucuba düşmeden kendine güvenen, sevdalı, sancılı bir Allah eri, bir İslam eri olma yolunda başarılı olamaz.” diyordu.

Hiçbir zaman makam ve mevkie, mal ve mülke, şan ve şöhrete itibar etmedi. Çoğu zamanda birçok insanın peşinden koştuğu ayağına kadar gelen bu imkânları elinin tersi ile itti. Şöyle derdi;

“Aziz kardeşim

Ne makam mevkiimiz,

Ne mal mülkümüz,

Ne ilmimiz ibadetimiz,

Ne de halk arasındaki itibarımız ve benzeri durumlarımız bizleri asla şaşırtmamalı, taşkınlık yapmaya kulluğumuzu ve ahiretteki hesabı unutmaya götürmemelidir.

Allah Teâlâ’nın verdiği nimetlere şükretmez, şımarırsak birçok bela ve musibetlere duçar oluruz.

İnsanı mesut eden, huzurlu kılan ne makam, mevki ne mal, mülk, ne şan ve şöhrettir. İnsana huzur veren, mesut eden bedenî zevkler değil, ruha gıda veren şeylerdir. Onlar da güçlü bir iman, selim bir kalp, tam teslimiyet, karşılıksız muhabbet, ihsan derecesinde ubudiyettir. İşte bu özellikler, bu güzellikler kalbin safasıdır, ruhun gıdasıdır. İnsan ruhu, yaratanın huzurunda huzur bulur, bedenin kasavetinden kurtulur, ruh ulvî makamlarda sonsuzluk âleminin temaşasında iken, artık beden için sarayda ya da kulübede olmanın bir farkı kalmaz. Çünkü o anda ruhun nurâniyeti, bedenin zulümatını tenvir etmiş beden, zahirî duyarlılığını kaybetmiştir.

Hastalığı döneminde kendisine, “babacığım, dünya rantına itibar etmedin ama hastalığını hem kendin hem de müslümanlar için manevî ranta çevirdin” dediğimde tebessümle karşılık vermişti. Cidden 15 aylık hastalığı dönemini dua, tazarru ve niyazla geçirdi. En ağrılı dönemlerinde bile yakın çevresi ve tüm müslümanlar ve mazlum müslümanların kurtuluşu için dualar etti. Sağlığında olduğu gibi hastalığında da bizlere ve talebelerine örnek oldu. Ağrılı hallerinde bir “ah!” etse onlarca defa, “şikâyetçi değilim yarabbi, şikâyetçi değilim yarabbi!” diyerek her halde Allah Teala’dan gelene razı olmanın en güzel örneklerinden birini sergiledi.

Ve şöyle derdi:

“Kişi başına gelen bela ve musibetlere sabretmelidir. Sabır belanın geldiği ilk anda gösterilen sabırdır. İlk anda isyan edip sonradan sabretmeye çalışmak sabır değildir.”

Kur’an ve Hadiste Kıssalardan Hisseler kitabını yazarken yaşadığı bir hatırasını şöyle nakletti:

“Bir gece 02-03 arasında Eyyub aleyhisselamın kıssasını yazarken sol gözümde rahatsızlık hissettim meğer sol gözümdeki rahatsızlığın sebebi gözdeki iç kanama imiş

Kendi kendime şöyle düşündüm:

Rahat bir ortamda, sıcak bir odada kahveni, çayını içerken Eyyub aleyhisselamın sabrını şükrünü, Rahime validemizin sabrını, sadakatini yazıyorsun. Kıssaları yazmak ayrı, sabırdan şükürden bahsetmek ayrı, bir sıkıntı, bir bela gelince yazdıkların ve konuştukların gibi hareket etmek ayrıdır. Marifet de başa gelen bir bela bir musibet karşısında sabredebilmek ve hatta bela ve musibet Rabbimizden geldiği için şükredebilmektir.

Haydi, bakalım küçük bir rahatsızlığın oldu ne yapacaksın görelim dedim. Elhamdülillah böylece bir imtihan da olmuş olduk. Rabbimiz şifa verse de güzel, vermese de güzel.           Çünkü her şey O’nun muradı ile oluyor. Bazı şeyler var ki nefsimiz hoşlanmadığı için ondaki hayrı, ondaki güzelliği fark edemiyoruz.”

“Bela ve musibet istenmez, fakat bela ve musibet geldiği zaman sabredilir ve hatta şükredilir. Sabredilip şükredilirse Rab’den bir hediye, Rabbin kendini unutmayıp hatırlaması, “Ben seni unutmadım, sen de beni unutma şeklindeki ilâhî ikazı kabul edilirse, bela ve musibet şeklinde gelen bu hediye büyük bir nimet olur. Günahlara kefaret, Allah indinde yüksek derecelere nailiyet olur.

 

Aziz kardeşim,

Dünyada rahatlık arayan, yok olanı arıyor demektir, huzur arayan ise mutlaka onu bulacaktır, kalbi huzura erecektir. Bunun sırrı, senden gelen her ne ise razıyım, lütfunda hoş, kahrında hoş diyebilmek, onun sırrına ermek, teslim olup, boyun eğmektir. Şayet bu hususta samimi olursak; Rabbimiz de kalbimizi kendine yöneltecek, masivadan temizleyecek, O bizi sevecek, biz de O’nu gerçekten seveceğiz. “Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” sırrı tecelli edecektir.

 

“Ömrüm geçti gaflet ile

Nefsim bana yaptı hile,

Dolacakmış meğer çile,

Bilemedim bilemedim.” diyordu.

 

Muhterem babamız, üstadımız Zeki Soyak hocaefendi bir hizmet insanıydı. Bütün ömrünü de güzel hizmetlerle süslemeyi bildi. Öğretmenlikle yetinmedi. Vakıflar, dernekler, radyo ve dergiler kurarak Allah davasına hizmet etmenin yollarını aradı. Kendisi ile pek çok arkadaş ve talebesinin de bu hayırlı hizmetlere yönelmesine vesile ve vasıta oldu. Bu çalışmalarda yorğunluğa, bıkkınlığa, ümitsizliğe asla düşmedi, düşenlerin de o halden kurtulması için gayret etti. Bize Kur’an ve sünnet ölçülerinde hizmet yaraşır, sonuçtan biz mesul değiliz, derdi.

Ümitsizlik girdabında bocalayan bir çok kişinin onun ümit telkinleri ile nasıl huzur bulduklarına bizzat şahit oldum.

 

Delikanlım ye’se düşme,

Bugün zehir akan çeşme,

Yarın ondan ballar akar,

Çünkü kâdir Allah’ın var.

 

İmanımız, ümidimiz,

Yüce İslam dinimiz,

Ye’se düşmek yakışmaz,

Rab Teâlâ muinimiz.

 

Ümidini kırma sakın,

Müslümanca tavır takın

Nefse uyup oyalanma,

Davete çık akın akın.

 

“Hayatı değerli kılan, yapılan faideli hizmetlerdir. Müslümana yakışır bir şekilde Allah’a kulluktur. Bu suretle kişi ahiret hayatını da kazanmış olur.

Müslüman hizmet insanıdır. İhtiyaç sahibi herkese gücü yettiğince yardımcı olur. Aç olanı doyurmayı çıplağı giydirmeyi, bilmeyene öğretmeyi, mazlumu korumayı, zalimin zulmüne mani olmayı, herkese hayır öğütte bulunmayı bir Müslümanlık görevi bilir ve gereğince hareket eder, hizmet eder.

Müslüman sadece kendi rahatını düşünmez, kendi nefsi için çalışmaz, tüm müslümanların ve hatta gayri müslimlerin bile iyiliği için uğraşır. Aç biilaç türlü türlü sıkıntıların içinde kıvranan, zalimlerin zulmü altında inleyen insanların yardımına koşar hiçbir şeye gücü yetmiyorsa onların kurtuluşu için rabbine dua eder.

“İnsanların hayırlısı insanlara faideli olandır” Peygamber buyruğuna kulak vererek bu veciz ifadedeki mesajı idrak ederek gayret kuşağını kuşanır. Bir hizmetten başka bir hizmete koşar. Geçici dünya hayatını ebedîleştirecek faideli hizmetlerle değerlendirir.

Şu fâni dünyadan niceleri gelip geçti, iyiler, kötüler, mazlumlar, zalimler. Hepsi bıraktıkları namla anılmaktadır. Ya dualarla, hayırlarla ya da beddualarla nefretlerle.

Allah Teâlâ’dan korkanlar, kalpleri Allah aşkıyla Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellemin muhabbeti ile dolup taşanlar hep yüceldiler. Kınayanın kınamasından korkmadan, Allah yolunda ihlâsla kulluğa hizmete devam ettiler. Allah’tan başkalarında korkanlar ise, her zaman zillete duçar oldular. Ellerinde bulunan geçici nimetleri kaybetme korkusuyla yaşadılar, bir ölüp, bir dirildiler. Ne huzur buldular, ne de huzur verdiler.

Bu hususu şiirinde şöyle dile getirir:

Müşrikle kâfire yoldaş olundu,

Facire, fasıka kardeş olundu,

Dünyalık bir çıkar bir meta için,

Zalime, zorbaya yandaş olundu.”

 

“Hazıra konmak, hazır yemek yok, çalışacaksın, zorluklara göğüs gereceksin, bela ve musibetlere sabredeceksin, nimetlere şükredecek, hak yolda hizmetlerde yılgınlık göstermeyeceksin, ara vermeden yoluna devam edeceksin, sonunda da Allah Teâlâ’nın takdirine razı olacaksın, asla ve asla şikâyet etmeyeceksin.

Aziz kardeşim

Tohum toprağa saçmadan bitmiyor, buğdayı öğütmeden un olmuyor, un su ile yoğurmadan hamur, hamuru fırına sokmadan ekmek olmuyor.”

O örnek insan,

Hasretle yoğruldu,

Hasretle şekillendi,

Hasretle pişip,

Hasretle olgunlaştı, diyebiliriz.

 

Bu hasretin, küçük yaşlarda kaybettiği anne hasretiyle başladığını düşünüyorum. Ne zaman annesi anılsa derûnî bir hasrete kapılırdı, onun hizmet anlayışını da her vesile ile vurgular, “gece dahi olsa misafirlere yiyecek bir şeyler hazırlardı” derdi.

Hayatının her safhasında hasret vardı.

İyi bir kulluktan tutun da, güzel bir ölüme kadar her güzelliğe hasret, bunu sohbetlerine yazı ve şiirlerine de yansıtırdı.

 

Gündüz sumu ile saim,

Gece kumu ile kaim,

Hakkın dergâhında daim,

Olamadım olamadım.

 

Aşk kanadın açıp birden,

İlham alıp “üzkürü” den

“Enel hakkın” sırrına ben

Eremedim eremedim.

 

Geçti ömrüm gaflet ile

Nefsim bana yaptı hile,

Dolacakmış meğer çile,

Bilemedim bilemedim

 

Çileler içinde süzülüp geldim

Hasret kervanına dizilip geldim

Ağır, aksak yürüyerek katına,

Günah yükü ile ezilip geldim

 

Günahkârım, nare yandım

Bakma bana hep aldandım

Gençlik daim durur sandım

Pederimi görmez gibi.

 

Mazideki güzelliklere hasretini şöyle dile getirir.

 

Taktımda hasretin kanadın şöyle,

Uçupta maziyi göreyim dedim,

Hu sesi, nal sesi ne haşmet öyle,

Manadan halkalar öreyim dedim.

 

Sürü haline gelmemiş bir toplum hasretiyle şöyle der:

“Olayları sağlıklı bir şekilde tahlil edemeyen toplumlar, aldanmakta ve aldatılmaktadırlar.

Neredesin ey aklıselim

Neredesin ey ilmi nâfi

Neredesin ey irfan

Neredesin ey idrak, feraset, basiret

Neredesin ey ahde vefa

Neredesin ey imanın kemalinde olan hayâ

Neredesin ey bizi biz yapan değerler

Ne olur artık geri dönün! Geri dönünde, yeniden yeşertin çoraklaşmış şu kalp toprağımızı.”

Diyerek güzelliklere hasretini terennüm ederdi.

Ölümü sürekli hatırlamaya gayret ederdi, bu hususta şöyle der.

“Aziz kardeşim,

Şu geçici dünya için, şu geçici dünya nimetleri için sakın ola ki kederlenme, bu dünyadakiler burada kalacak, bizimle kabre amellerimiz gidecektir.

Ne zaman, nerede ve ne şekilde öleceğimizi bilemediğimize göre, her gün o âleme hazırlıklı olamaya bakalım. Şu dünyada bırakıp gideceklerimizin zengini değil, öbür âleme götüreceklerimizin ve mezarda mahşere kadar bize arkadaşlık edecek olanların yani

Kamil iman,

Salih amel,

Ve güzel ahlak zengini olma gayreti içinde olalım. Hiç aklımızdan çıkarmayalım, halk tabiri ile onunla yatıp onunla kalkalım ki, bir gün ölüm meleği Azrail aleyhisselam ansızın kapımızı çalacak ve bizdeki emaneti alıp gidecektir.

 

Bir gün kapı çalınacak

Emanetler alınacak

Kabir denen o çukurda

Amel ile kalınacak.

 

O gün diner bütün dertler

Gerçek dostla buluşunca

Bayram olur benim için

Günahlarım affolunca.

 

Müslümanların birbirleri hakkındaki şehadetleri çok önemlidir. Günümüzde de adet haline gelen musalla taşındaki cenaze için imam efendinin “merhumu nasıl bilirdiniz ?” sorusu, Ebu Katade radıyallahu anhtan rivayet edilen bir hadisin uygulanmasıdır.

“Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, bir cenazeye çağrıldığı zaman, mevta hakkında (cemaate) sorardı. Eğer onun için  “iyidir” derlerse namazını kılardı; “kötüdür” derlerse ailesine, başınızın çaresine bakın! derdi ve kendisi onun namazını kılmazdı.”

Merhum babamız, üstadımız Zeki Soyak Hoca Efendi hakkında, Hocaları, talebeleri, arkadaşları, komşuları, akrabaları ve yakınlarından, hakkında hayır şahadetten başka bir şey işitmedik. Rabbimiz de bu hüsn-i şahadetlerle muamele eyler inşallah.

Vefatına yakın günlerde de şu ayet-i celilenin okunmasını istemişti;

“Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allaha dönün. Umulur ki, Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Onların önlerinde ve sağlarından (amellerinin) nurları aydınlatıp gider de “Ey Rabbimiz nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin.” derler.” (Tahrim, 8)

Ne mutlu hayır şehadetlerle Rabbine kavuşabilenlere.

Hocamızın dileğini sevenlerine, onun dilinden iletelim:

Bir seher vaktinde bunu,

Coştu gönlüm yazdım böyle,

Ben göçünce bu âlemden,

YASİN OKU, DUA EYLE.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mayıs 2006

Sayı: 214-215