Ağustos 2016 Mahmut AVEDER A- A+
A- A+

Hayır İşlerinde Yarışın

Ebu Hureyre şöyle dedi: Rasulullah aleyhisselam’a bir adam geldi ve şöyle dedi: “Ey Allah’ın elçisi! Hangi sadakanın sevabı daha büyüktür?” Peygamber aleyhisselam da şöyle buyurdu: “Güçlü-kuvvetliyken, sıhhatin yerindeyken, cimriliğin üzerinde, fakir düşmekten endişe etmekteyken, daha büyük zengin olmayı düşlerken verdiğin sadakanın sevabı daha büyüktür. (Bu işi) can boğaza gelip de “falana şu kadar”, “filana bu kadar” demeye bırakma. Zaten o mal vârislerden şunun veya bunun olmuştur.” )Buhari-Müslim)

Sevaptan başka herhangi bir karşılık beklemeden sırf iyilik niyetiyle yapılan hayır çeşitlerinin dinimizdeki ortak adı sadakadır. Sadaka denilince ilk anda aklımıza, çarşıda-pazarda dilenenlere verilen küçük maddî yardımlar gelir. Bunlar sadakanın yaygın fakat çok özel bir çeşididir. Aslında Allah rızası için yapılan her şey sadakadır. Güler yüz, tatlı sözden tutunuz da aile mutluluğuna katkıda bulunmak düşünce ve niyetiyle erkeğin sofrada hanımının ağzına uzatacağı bir kaşık çorbaya varıncaya kadar her şey sadakadır. Ancak hadis-i şerifteki sadakadan maksat, maddî iyiliktir.

Birtakım beşerî duygu ve düşünceler, sosyal ve iktisadî beklentiler, endişeler ve umutlar insanın iyilik yapmasını etkiler. Peygamber Efendimiz, işte bütün bu duyguların canlı ve diri olduğu sırada yapılan iyiliğin “en üstün sadaka” olduğunu belirtmektedir. İyilik yapmayı hayatın son dönemlerine bırakmanın doğru olmadığına dikkat çekmektedir. İyilikte acele davranmanın gereğine ve isabetine işaret etmektedir.
Şartlar zorlaştıkça, duygular aleyhte yoğunlaştıkça yapılacak iş ve iyilik daha da kıymet kazanır. O halde hayırda ve hayırlı işlerde acele davranmak demek, bir anlamda bu tür amelleri en son ana tehir etmemek demektir. Ölümünden sonra hayır yapılmasını vasiyet etmek, hukukî bir müessese olarak bazı ihmallerin telâfisine imkân verse bile “üstün” nitelikli bir iş yapmış olma anlamına gelmez.

“Üstün” nitelikli ameller, bizzat yükümlüsü tarafından yerine getirilenlerdir. Başkalarının takdir ve merhametine havale edilenler, geride bıraktıklarına yapılmasını vasiyet edilen hayırlar değil... Bu yüzden kim ne iyilik yapacaksa, tam bir niyet ve irade ile yapmalıdır. “Ne verirsen elinle o gider seninle” sözü bu açıdan oldukça yerindedir. Adımıza başkalarının yapacağı iyiliklere bel bağlamak yerine, bizzat kendimiz için nasıl bir iyiliği lâyık görüyorsak onu kendimiz yapmalıyız.

Sadaka ve iyiliklerin önündeki en büyük engel, “fakir düşme endişesidir.” Onu da insana telkin eden şeytandır. (bkz. Bakara, 268)

İnsanın hayatta, sıhhat ve afiyette iken verdiği sadaka, yaptığı iyilik; hastalıkta ve hele hele ölüm döşeğinde yapacağı iyilikten üstündür. Bu yüzden hayır işlerinde acele etmeli, işi yarınlara bırakmamalıdır.
Ebu Hureyre radiyallahu anh’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah aleyhisselam şöyle buyurdu: “Yedi (engelleyici) şey (gelme)den önce iyi işler yapmakta acele ediniz. Yoksa gerçekten siz, unutturan fakirlik, azdıran zenginlik, (her şeyi) bozup perişan eden hastalık, saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık, ansızın geliveren ölüm, gelmesi beklenen şeylerin en şerlisi Deccâl, belası en müthiş ve en acı olan kıyametten başka bir şey mi beklediğinizi sanıyorsunuz?” (Tirmizi)

Fertler ve toplumlar için hayat, bir düz çizgiden ibaret değildir. Zikzakları, pürüzleri, yazı-kışı, hastalığı-sağlığı, gençliği-ihtiyarlığı vardır. Pek karmaşık bir yapıya sahiptir. Bu sebeple fırsat elde iken yapılabilecek faydalı işleri ertelemek akıllıca bir davranış değildir. Zira hadis-i şerifte sayılan yedi engelleyiciden birine veya birkaçına birden takılmak mümkündür. O halde bunca engelleyicinin olduğu hayat sahnesinde ilk fırsatta iyi işler yapmaya çalışmak bilinçli bir uyanıklık ve akıllılıktır.

Hadiste sayılan yedi engelleyicinin özellikleri pek dikkat çekicidir:

Birçok şey gibi haram-helâl sınırlarını da unutturan fakirlik.
Sınır tanımaz bir azgınlığa sürükleyen zenginlik.
Hayatın normal akışını bozan ve duyguları alt üst eden hastalık.
İleri-geri, saçma-sapan konuşturan ihtiyarlık.
Ansızın gelen ölüm.
En şerli ve tehlikeli kıyamet alâmeti olan Deccâl.
Sıkıntısı ve acısı dayanılmaz kıyamet.

Bütün bunlar üzerinde yeterince düşününce, insanın kötülük yapmak şöyle dursun; iyiliklere, hayırlara koşması gerekmez mi? Hayra koşmakta bu tür ihtimalleri daima hesap etmek gerekir. İstesen de bir şey yapamayacağın günler gelmeden ve iş işten geçmeden önce bir şeyler yapmak lâzımdır.

“İnsanların çoğu iki nimetin kıymetini takdirde yanılmışlardır: Sıhhat ve boş vakit”.

“Yarıncılar helâk olmuştur”.

Bu beyanlar, Müslümanların nasıl bir gayret ve canlılık içinde olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Ne yazık ki “sonra yaparım, daha yaşım ne, başım ne!” diye diye hep kendimizi aldatmaktayız. İyilikleri, hayırları hep ertelerken, nefsimizin isteklerini belki de hemen yapmaktayız.

Resul-i Ekrem Efendimizin iyilikleri geciktirmeden süratle işlemek konusunda böylesine ciddi uyarılarda bulunması, ümmetin bu mevzudaki kusurunun ciddi boyutlarda olduğunu göstermektedir.
“… Hayır işlerinde yarışın! …” (Bakara, 148)

Müslüman, hayır ve hizmet adamıdır. İyilikseverdir. Hayatta herkes bir şeylerin peşinde koşup durmakta, âdeta başkalarıyla yarışmaktadır. Müslümana hayır yarışında olmak yaraşır. Çünkü en büyük ödül bu yarıştadır.
Rabbim bizleri,

Kur’an ve sünnetin bütün uyarılarından öğüt alan, talimatlarına uyan kullarından eylesin.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Ağustos 2016

Sayı: 337

İlkadım Arşiv