Temmuz 2016 Abdullah GÜLCEMAL A- A+
A- A+

Hayat ve Ölüm

Baş seçtikçe kendine Sen secdesiz başları,
Akacak mazlumların kanları gözyaşları!
Siz ey çarpık çağların en alçak zâlimleri
Bir şey anlatmıyor mu size mezar taşları?!

*Her nefis ölümü tadacaktır. (Enbiyâ, 35)
*Yeryüzünde bulunan her şey fanidir. Ancak yüce ve cömert olan Rabbinin varlığı bâkîdir. (Rahman, 26-27)
*Her nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız dahi ölüm size yetişecektir. (Nisâ, 78)

Bir ay içersinde iki yakın akrabamı kaybettim. Bu vesileyle iki defa sılayı rahim yapma imkânım oldu. Hem henüz hayatta olup da sırasını bekleyen eş, dost ve akrabayı taallukatı hem de çıplak geldiğimiz dünya pazarından bir top kefenini alıp da ahiret yurduna göçen garipleri ziyaret ettim.

Ayakları altında cennet olan “Annem” orada… Bir yaşında iken, yaylada hastalandığımda akşam vakti yola çıkıp, sabaha kadar yaya olarak bir gecede kırk kilometre yol yürüyüp, güneş doğarken sıhhiye memurunu getirip bana iğne yaptıran “Babam” orada…  Henüz üç aylıkken küçük bir kundak içinde kendi ellerimle koyduğum ama bugün başucunda bir mezar taşı bile bulunmayan yavrum orada… Dedeler, nineler, amcalar, dayılar, komşular, arkadaşlar… ve daha tanıdık tanımadık niceleri… Hem “Hesap Günü”nü bekliyorlar hem de ziyaretçilerinden birer “Fatiha”.

Bize diyorlar ki: “Hesap günü var... Ölümü unutmayın... Bizim burada pişmanlık duyduğumuz şeyler için sizler orada birbirinizi yiyorsunuz… Ya hayır konuşun, ya susun!” Ayakuçlarına varıp, ayrı ayrı selam verdim hepsine… Başucunda bulunan mezar taşlarını okudum ayrı ayrı… Birer Fatiha oldu ancak götürebildiğim hediye… Herkesin başucundaki mezar taşında bir isim ve doğum tarihiyle, ölüm tarihi arasında küçük bir çizgi… Kim kaç yıl yaşarsa yaşasın, işte hayatın o iki tarih arasında ki küçük bir çizgi kadar olduğunu anladım…

Bir köyümde hayatta olanlara baktım… Çoğunu ya tanımakta zorluk çekiyorum veya hiç tanımıyorum… Birde köy mezarlığındaki; “Bak ben buradayım, ben buradayım, ben de buradayım ha” diye kimlik olarak başucundaki mezar taşlarını gösteren bütün tanıdıklara uğradım birer birer. Evet, yerin altındaki tanıdıklar, yerin üzerindekilerden daha çoktu. Hayatta iken her biriyle olan acı tatlı hatıralar geçti gönlümden ve gözlerimin önünden. Hepsi de yalnızdı. Tıpkı çağın insanının yalnızlığı gibi… Her zaman rahmetle andığım merhum dostum Karakoç, ne kadar güze ifade ediyor:

“Yalnızlık caddede, sokakta, evde…
Ben beni özlerim, gurbet bu derim…
Mezarlıkta güler yaşlı bir dede.
Yaşarır gözlerim gaflet bu derim.”

Evet, mezarlıkta gülen yaşlı bir dedenin gafleti, eğer beni tefekküre sevk etmiyor, gözlerimi yaşartmıyorsa; ikimizin de düştüğü gaflet kuyusu aynı derinliktedir. Allah’ın “İman” ve “İslam” nimetini lütfettiği bir insan; şu imtihan dünyasında yaratılış gayesini tefekkür ederek, içinde sılanın hasretini, gurbetin yalnızlığını yaşayıp, acısını duymaktadır. İman ve İslam nimetinden mahrum, insanlıktan nasibini almamış, buhranlar çağının çıldırmış delileri ise, daha çok sömürmenin, daha çok tüketmenin, daha çok sarhoş olmanın, daha çok uyuşturmanın, daha çok kan ve gözyaşı akıtmanın, daha çok öldürmenin sadist çığlıklarını atmaktadırlar. Ve her insan ayrı bir yalnızlık yaşıyor. Her millet ayrı bir acı çekiyor…

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem; “Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluştur.” diye müjdelediği mübarek Ramazan ayında bile inanç coğrafyamızdaki din kardeşlerimizin mabetleri ve evleri ehli küfrün bombalarıyla başlarına yıkılırken… Kundaktaki ve kucaktaki günahsız yavruların vücutları parçalanarak, akan kan ve gözyaşlarıyla sulanan toprakları işgal edilirken… Bütün bir vatan, ölenlerin bedenleriyle, yaşayanların umutlarının birlikte gömüldüğü koca bir kabristan haline getirilirken… Yiyecek bir dilim ekmeği, içecek bir yudum suyu olmayan mazlumlar, vatanlarından ve inançlarından sürgün edilerek göçe zorlanırken… Gittikleri her yerde bir parçalarını bırakarak, hayatiyetlerini devam ettirebilmek için, başkalarına el açarak dilenmek mecburiyetinde bırakılırken… Irzları, namusları kirletilip, şeref ve haysiyetleri lekelenip, bütün mukaddes değerleri çiğnenirken…

Siz Eyy! Para için parmağını oynatan ama; kâfire karşı kılını bile kıpırdatmayan… Siz Eyy! Haksızlıklara ve zulme karşı hakkı haykırdıkları içi idam sehpalarında binlerce mazlumu asan ama; bir zalime surat bile asmayan… Siz Eyy! Kabrindeki ateş çukurunu derinleştirmek için oturdukları koltukta keyif çatan ama; Dininin, İmanının, Kitabının, Milletinin, Vatanının, Mukaddesatının alçak düşmanı zalimlere karşı, kaşını bile çatmayan, İslâm ülkelerinin başındaki, Müslüman olduğunu söyleyen idareciler!

Ümmet-i Muhammed’in maruz kaldığı bu katliamı görmüyor musunuz? Bu acıları hissetmiyor, bu feryatları, bu çığlıkları duymuyor musunuz? Eğer görseniz, duysanız, bu kadar kör, bu kadar hissiz ve duygusuz olmazdınız! YAZIKLAR OLSUN SİZLERE…

Fakat bir gün sizlerde öleceksiniz ve mutlaka hesaba çekileceksiniz…

“Bizim en büyük şerefimiz Müslümanlığımızdır. Şahsımız içinse sade yaşamak kâfidir.” Buyuruyor, adaletin timsali Hz. Ömer radiyallahu anh. Bütün Müslüman ülkelerde, debdebeler içinde debelenen idarecilerin neyi kaybettiklerinin farkına varıp da onu yeniden kazanmanın gayreti içersine gireceklerine dair inancımı muhafaza etmek istiyorum yine de…

Ey Âlemlerin Rabbi, Din Günü’nün sahibi olan Allah’ım… Devletimize, Milletimize zeval verme. Zeval verme ki, yeryüzünde zulme uğrayan tüm mazlumlara uzanan el, tüm öksüz ve yetimlerin tutunacağı dal olalım… Başımıza Seni bilen, Habibi’nin izinde gidebilecek ve sadece Senden korkan şuurlu, sabırlı idareciler ihsan eyle… Sen bizlere rahmet eyle, bizlere acı! Bizlere acı da ölümü unutturma. Ve bizleri, gerçekten sevinebileceğimiz nice Bayramlara kavuştur Rabbim. Amin. Elhamdülillahi rabbilâlemin…

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Temmuz 2016

Sayı: 336

İlkadım Arşiv