Mayıs 2013 Nureddin SOYAK A- A+
A- A+

Hasta Kalpler

Rabbimiz, kullarının uymasını istediği ahkâmını, vahiy yolu ile kullarına ulaştırmış ve bu ahkâma riayet etmelerini onlara emir buyurmuştur.

“Bu, bizim indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir suredir. Düşünüp öğüt almanız için onda apaçık ayetler indirdik.” (Nur, 1)

Kula düşen bu ahkâma ihlâs ve samimiyetle tabi olmaktır. Hata ve kusurlarında da Rabbinden af ve mağfiret dilemektir.

“Allah’ın size lütuf ve merhameti olmasaydı, Allah tevbeleri kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı, hâliniz nice olurdu?” (Nur, 10)

Kul, hata ve kusurlardan masum değildir. Ferdî, ailevî ve toplumsal hayatımızda her zaman hatalar yapabiliriz. Yeter ki bunların farkına varıp, Rabbimizden af ve mağfiret, kullarından da özür dilemeyi bilelim. Rabbimize hamdü senalar olsun ki, Rabbimiz tövbeleri kabul edeceğini müjdelemiştir. Hayatımızda huzura kavuşmak için, Tövbe ve özür dilemekten uzak kalmamalıyız.

“Bu iftirayı işittiğiniz vakit, “Böyle sözleri ağzımıza almamız bize yaraşmaz. Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım! Bu, çok büyük bir iftiradır” deseydiniz ya! Eğer inanıyorsanız, bu gibi şeylere bir daha ebediyen dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor.” (Nur, 16-17)

Mü’min, hayatının her safhasında yalan, iftira, dedikodu, gıybet gibi, toplumsal huzur ve barışı bozacak kötü ahlaklarla karşılaşabilir, gücü dâhilinde bunlardan uzak durmalı ve bunlarla mücadele etmelidir. Bu gibi durumlarla karşılaştığında da yılmamalı, Rabbinin yardımıyla bunların üstesinden geleceğine inanmalıdır. Mü’min, Müslümanlar arasında yayılmaya çalışılan dedikodu ve iftiralara da fırsat vermemelidir.

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayâsızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı, sizden hiçbiriniz asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dilediği kimseyi tertemiz kılar. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nur, 21)

Toplumun huzur ve mutluluğunu bozan, kötü ahlaklar, şeytanın fitne tohumlarıdır. Kötü ahlaklar bu tohumları besler ve yeşertir. Samimi mümin şeytanın adımlarına uymaz, uyduğunu fark ettiği anda derhal vazgeçer. Rabbimizin rahmet ve mağfireti olmasaydı, temize çıkmamız mümkün olmazdı.

“Onları affetsinler, vazgeçip iyi muamelede bulunsunlar. Allah’ın sizi bağışlamasını arzu etmez misiniz? Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır. O gün Allah, onlara kesinleşmiş cezalarını tastamam verecek ve onlar Allah’ın apaçık bir gerçek olduğunu bileceklerdir.” (Nur, 22-24-25)

Mü’min bu gibi yanlışlara düşen kardeşlerini, uyarmalı, nasihat etmeli, şahsı ile ilgili meselelerde de affetmelidir. Söz dinlemeyip şeytanı ve nefsinin peşine düşenler için, kendi azalarının aleyhlerine şahitlik edeceği gün yakındır.

“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş de ancak Allah’adır. (Münafıklar), ‘Allah’a ve peygambere inandık ve itaat ettik’ derler. Sonra da onların bir kısmı bunun ardından yüz çevirirler. Hâlbuki onlar inanmış değillerdir. Aralarında hüküm vermesi için Allah’a (Kur’an’a) ve peygambere çağırıldıkları zaman, bir de bakarsın ki içlerinden bir grup yüz çevirmektedir. Ama gerçek (verilen hüküm) kendi lehlerinde ise, boyun eğerek ona gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var, yoksa şüphe ve tereddüde mi düştüler? Yoksa Allah ve Rasulünün kendilerine karşı zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, işte onlar asıl zalimlerdir.”(Nur 42-50)

Davası hükümranlık olanlar helak olmuştur. Nasıl helak olmasınlar ki? Hükümranlık Rabbimizindir. Samimi Mü’min, makam ve mevkii ne olursa olsun, Allah davasının hadimi olduğunu unutmaz, hâkimiyet davası gütmez, haddini bilir. Allah’a ve peygamberine iman ve itaat ederler. Allah ve peygamberinin hükmüne itaat ederler. Hükümler lehine olduğunda itaat edip, aleyhine olduğunda itaat etmeyenler, kalplerinde hastalık olanlardır. Bunlar Allah ve Rasulüne bile güvenmezler. Allah ve Rasulünün kendilerine haksızlık edeceğinden korkanlar, maddî ve manevî çıkar ve menfaatleri söz konusu olunca, kime güvenebilirler? Bunlar hasta kalp sahiplerinin dışa vuran yansımalarıdır. Bunlar zalimlerdir.

“Aralarında hüküm vermek için Allah’a (Kur’an’a) ve Rasulüne davet edildiklerinde, mü’minlerin söyleyeceği söz ancak, ‘işittik ve iman ettik’ demeleridir. İşte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir. Kim Allah’a ve Rasulüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.” (Nur, 51-52)

Samimi mü’minin vasfı; “İşittik ve iman ettik”  sözüyle birlikte, Allah ve Rasulüne itaat edip, karşı gelmekten sakınmaktır. Buna muvaffak olanlar en büyük başarıyı elde etmişler ve kurtuluşa ermişlerdir.

“Münafıklar, sen kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka savaşa çıkacaklarına dair en ağır bir şekilde Allah’a yemin ettiler. De ki: ‘Yemin etmeyin. Sizden istenen güzelce itaat etmektir. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.’ ‘Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin’ de. Eğer yüz çevirirseniz bilin ki ona yüklenen sorumluluğu ancak ona ait; size yüklenen görevin sorumluluğu da yalnızca size aittir. Eğer ona itaat ederseniz doğru yola erersiniz. Peygambere düşen ancak apaçık bir tebliğdir.” (Nur 53-54)

Allah ve Rasulüne itaat doğru yola iletir, isyan ise doğru yoldan saptırır.

“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaade bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Rasule itaat edin ki size merhamet edilsin. İnkâr edenlerin (Allah’ı) yeryüzünde aciz bırakacaklarını sanma! Onların varacağı yer cehennemdir. Ne kötü varış yeridir o!” (Nur 55-57.)

Kimsenin aciz bırakamayacağı bir gücün sahibi olan Allah kedisine iman edip, salih ameller işleyenleri, korktuklarından emin, umduklarına nail olmakla birlikte, yeryüzüne egemen kılacağını vaad etmektedir. Samimi mü’min için bundan büyük bir müjde olabilir mi?

“Mü’minler ancak Allah’a ve peygamberine inanan, onunla beraber toplumu ilgilendiren bir iş üzerindeyken ondan izin almadan çekip gitmeyen kimselerdir. O hâlde bazı işlerini görmek için senden izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (Ey inananlar!) Peygamberin (sizi) çağırmasını aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın. İçinizden birbirini siper ederek sıvışıp gidenleri Allah gerçekten bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya elem dolu bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” (Nur 62.63)

Mü’minler toplumsal bir sorumluluğun ifasında, kendi başına buyruk sıvışıp gidemez, izin sahiplerinden izin almak zorundadırlar, bunu yapmayanları Rabbimiz bela ve musibetle tehdit etmektedir. Bunlar da kalp hastalığının tezahürlerindendir. Allah davasına hizmete gönül veren insanların, kalbî hastalıklardan arınması şarttır. Aksi halde bunlar bu yolun haramîleri olurlar.

“Bilmiş olun ki şüphesiz göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. O, içinde bulunduğunuz durumu gerçekten bilir. Allah’a döndürülecekleri ve yaptıklarını Allah’ın onlara haber vereceği günü hatırla. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Nur, 64)

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mayıs 2013

Sayı: 298

İlkadım Arşiv