Ocak 2006 Nureddin SOYAK A- A+
A- A+

HANNASIN CAZİBE YULARI TELEVİZYON PROGRAMLARI

 

Âdem aleyhisselamın yaradılışı ile iblis tarafından başlatılan Allah Teâlâ’nın yolundan saptırma faaliyeti, günümüzde, insan ve cin şeytanları tarafından bütün hızı ile devam ettirilmektedir. Kur’an, iblis soyundan olsun, insan cinsinden olsun aynı rolü üstlenenleri “Şeytan” olarak nitelemektedir.

Kur’an bu saptırma faaliyetlerini ve bununla mücadele yollarını pek çok ayetinde net bir şekilde açıklamaktadır.

“İblis: “Senin kudretine yemin olsun ki, onlardan sana kullukta samimi olanlar bir yana, onların hepsini azdıracağım.” dedi.

Allah: “İşte bu doğru, Ben de gerçeği söylüyorum. Sen ve sana uyanların hepsini cehenneme dolduracağım.” dedi.” (Sâd 82-85)

Cin şeytanlarının diğer aldatma yöntemlerinden bazıları da ayetlerde şu şekilde ifade edilmektedir.

“Önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara sokularak, şaşırtarak, kuruntularla, vaatlerde bulunarak, mallara ve çocuklara ortak olarak, dünya nimetlerini süslü göstererek, kötü düşünceler fısıldayarak” vb.

Bütün bunlarla birlikte Allah Teâlâ samimi kulları üzerinde, şeytanın hiçbir etkisi olmayacağını şu ayetle açıklar.

“Doğrusu, benim kullarım üzerinde senin hiçbir etkin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.” (İsra 65)

Allah’ı bırakıp şeytanı dost edinenler de şu şekilde uyarılmaktadır.

 “Ey insanlar! Beni bırakıp size düşman olan iblis’i ve soyunu mu dost ediniyorsunuz. Kendisine yazık edenler için bu ne kötü bir değiş tokuştur.” (Kehf 50)

Ve nihayet şeytanın hesap günündeki son itirafı:

“İş bitirilince şeytan diyecek ki: Şüphesiz Allah size gerçek olanı vaat etti, ben de size vaat ettim ama size yalancı çıktım. Zaten benim size karşı bir gücüm yoktu. Ben sizi çağırdım siz de hemen bana uydunuz. O halde beni kınamayın kendinizi kınayın...” (İbrahim 22)

Yüce Rabbim, ins ve cin şeytanlarıyla mücadelenin yalnız başına başarılamayacağını Nâs suresinde haber verir.

Cin ve insan hannaslarından (şeytan) insanların kalbine tekrar tekrar kötü düşünceleri fısıldayarak ayartan sinsi hannasların şerrinden yüce Rabbe sığınılması gerektiğini öğütler.

Kıyamete kadar sürecek bu mücadelede müslümanlara nefis ve nesillerinin korunması hususunda bu azdırıcılara karşı çok uyanık olmaları sıkça hatırlatılmıştır.

Nitekim Enam suresi 112. ayet-i celilede

 “Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık, Bunlar aldatmak için birbirlerine süslü sözler fısıldarlar” buyrulmaktadır.

“Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem, meclisinde bulunan Ebu Zer radıyallahu anha (tahiyyetül mescid) namazı kılıp kılmadığını sorar. Ebu Zer:

- Kılmadım, deyince:

- Kalk iki rekat namaz kıl! demiştir. Dönüşünde:

- Cin ve insan şeytanlarından Allah’a sığındın mı? diye sorunca, Ebu Zer:

- İnsanlardan da şeytan olur mu? demiş. Hz. Peygamber de:

- Evet onlar cin şeytanlarından daha şerlidir, buyurmuştur.” (A. ibni Hanbel)

Rab Teâlâ insan şeytanlarının saptırmalarına karşı da bizleri uyarmaktadır.

“İnsanlardan öyleleri de vardır ki bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu bir eğlence edinmek için sözün eğlencesini satın alırlar. İşte onlara küçük düşürücü bir azap vardır.” (Lokman 6)

Ayette geçen eğlence sözünü müfessirler “şarkı”, “şarkı ve çalgı”, insanı iyi şeyden alıkoyan her batıl şey, daha geniş anlamda ise insanı oyalayan, işinden alıkoyan sözler, asılsız hikaye, roman, masal ve efsaneler, eğlendirici güldürüler, gevezelikler olarak açıklamışlardır.

 “Bu ayetin gönderiliş sebebi olarak ise Nadir bin Haris’in Mekke döneminde Kur’an öğretisine karşı çıkışı gösterilir.

Ticaret için İran’a gidince, oradan getirdiği hikâye ve efsane kitaplarını okuyarak şöyle diyordu:

- Muhammed size Ad ve Semud’un hikâyelerini anlatıyor. Ben de Acem ve Rum masallarını okuyorum.

Bu şekilde onları eğlendirir ve Kuran dinlemelerine engel olurdu.

Hatta İslam’a girecek birini işittiğinde güzel bir şarkıcı olan cariyesini alıp yanına gider:

- Buna yedir, içir, şarkı söyle” derdi.” (Elmalılı, VI 268)

Müslüman memleketlerinde kırk elli yıl önce bazı ahlaksız insanların evinden yükselen sarhoş naralarına karışmış şarkıcı kadın ve çalgı sesleri, bugün televizyon ve radyolar vasıtasıyla tüm evlerden yükselmekte, filmleri ile dizileri ile müzik ve eğlence programları ile hayâ, iffet ve şerefin yok sayıldığı, her şeyi mübah sayan bir anlayışın hâkim kılınmaya çalışıldığına şahid olmaktayız.

İşin daha acı tarafı da bu programların müslüman toplum tarafından teveccüh görerek izlenme rekorları kırılması.

Bu ifsat programlarını yapanlar yapıyor da, bunlara teveccüh göstererek, izlenme rekorları kırdıran müslümanların hiç mi vebali yok? Elbette var!

Nebevî ölçü ile hayra delalet eden hayrı işlemiş gibi, şerre delalet eden de şerri işlemiş gibi olur.

Mekke döneminde Nadr bin Haris’in Kur’an’ı engellemek adına yaptıkları ile günümüzde televizyon programlarında yapılanları duyunca, günümüz müslümanlarının televizyonu evlerinin başköşelerine koymakla, nefis ve nesillerinin saptırılması hususunda Nadr bin Haris’ten çok mu farklı şeyler yapıyorlar, demekten kendimi alamıyorum.

Yoksa ipimizi bize çektirip, kuyumuzu bize mi kazdırıyorlar? Yoksa yaşadığımız gibi mi inanmaya başlıyoruz?

Bugün aklıselimle televizyon programlarına baktığımızda, “şeytanın gör dediğinden” başkasını ne gören ne de gösteren bir anlayışla dinin tahrip ve tahrifi adına yok yok. Bir taraftan, sapık din pazarlayan kalpazanları ile din simsarlığına soyunarak, dinde reform adına taze yumurtalar yumurtlayıp saf zihinler bulandırılmak istenirken; diğer taraftan her türlü Kur’anî ve Nebevî değerin en adi bir şekilde alaya alındığı programlar yapılmaktadır.

Bugün bazı dizilerin finansının dış kaynaklı olduğunu düşünürsek yıkım hedeflerinin çok büyük olduğunu görürüz. Aile bağlarında yıkım, akraba, komşu, arkadaşlık bağlarında yıkım ortadadır.

Müdahale edemediğimiz alanların ahlaksızlığından, hayâsızlığından, İslamsızlığından şikâyet eden biz müslümanların evleri ne halde!

Evlerin başköşesini işgal eden televizyon, kadın ve cinselliği öne çıkaran, nefsanî ve şehevanî arzuların tahrik edildiği programları ile aklı devre dışı bırakıp, zihinleri her türlü kötü düşüncenin ve sapık fikirlerin ekiminin kolayca yapıldığı bir alan haline getirmektedir. Bir taraftan nefis ve nesillerini terbiye etme gayretinde olduğunu iddia edenlerin, diğer taraftan nefis ve nesillerini bu ahlaksız programlara mahkûm etmeleri izahı mümkün olmayan bir çelişkidir. Bunların nefis ve nesillerinin ıslahı için yaptıkları duaları da, beyhude yakarıştan ileri gitmeyecek, iradeleri ile düştükleri bu bataklıkta, kendilerine yardımcı da bulamayacaklardır.

Sonuç olarak, televizyon programlarının çoğunun amacı dinin korunmasını hedeflediği değerlerin tahrip edilmesidir. Bu hedefler dinin, aklın, nefsin, neslin ve malın korunmasıdır.

Öyleyse müslümana gereken odur ki, dînî hususlarda ihtiyatlı olmak, iffet ve namusu konusunda çok temkinli ve titiz davranmak, çoluk çocuğunun terbiyesini korumada çok dikkatli olmaktır. Bu da tehlike arzeden şeyleri evinin semtine uğratmamak, ailesine zarar getirecek şeylerden uzak tutmakla gerçekleşebilir.

Nitekim Kur’an’da:

“Mümin erkeklere de ki, gözlerini (harama bakmaktan) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar!..

Mümin kadınlara da de ki, gözlerini sakınsınlar iffet ve namuslarını korusunlar!..” (Nur 30, 31)

Sapan ve saptıranları da şu ilâhî ikaz kendine getirmeli:

“Ey Rabbimiz! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar, derler. Rabbimiz onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lanete uğrat, derler.” (Ahzab 67, 68)

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr