Temmuz 2016 Mustafa Sefa ÇAKIR A- A+
A- A+

Hangi Dua?

İnsanın, kulluğunu en çok hissettiği anlardan ve alanlardan birisi de duadır. Aczin, fakrın ve muhtaçlığın bir tezahürü olarak Ehad, Samed, Azîm olan, rahmeti ve keremi sınırsız bir yaratıcıya ellerimizi açarız. Elbette bu el açış bile başlı başına bir nimettir ama Hazreti Peygamber’in kabul olmayan duadan Allah’a sığındığını da gözden kaçırmamamız gerekir. (Müslim, Dua, 73)

O halde şu soruyu sormamız gerekir: Hangi dua kabul olmayan duadır? Duayı kabul etme veya etmeme hiçbir beşerin elinde değildir. Aslına bakılırsa hangi duanın kabul edildiğini veya edilmediğini bilmek de harcımız değildir. Ancak bazı durumlar vardır ki hem Hazreti Peygamber tarafından işaret edilmiştir hem de İslam’ın temel öğretileri bunları açıkça ortaya koymaktadır.

Önce İhlâs

İhlâsın olmadığı bir dua kabul edilecek bir dua değildir. İhlâssız cihad, ilim, infak hatta iman bile makbul değildir ki dua olsun! Tribünlere oynayan dua bizim duamız değildir! Sırıtan ağlamalar, kırıtan tavırlar, zoraki tamlamalar, iş olsun diye uydurulan uyaklar duanın popülerliğini artırabilir ama kalitesini düşürmektedir. Oysa tenha bir köşede, samimi birkaç damla gözyaşı eşliğinde, kişinin kendini Rabbiyle baş başa hissederek, içinden geldiği gibi yaptığı dua asıl duadır. Bırakalım kalıp cümleleri, kendi ifademizle yönelelim şah damarımızdan daha yakın olana. Yemek sonrası duacılığı kalıbını her duaya uydurmaktan vazgeçelim, öyle bir hayatımız olsun ki yediklerimiz dua olsun yükselsin Rabbimize...

Dua ve Amel

Dua ederken ellerimizi kaldırırız. Bu biraz da şu anlamı içeriyor olabilir: Rabbim, ben bu ellerimle yapmam gerekenleri yaptım, gerisini sana havale ediyorum, tedbirim bitti takdir senindir... Yoksa amelsiz, gayretsiz dua yakıtsız araç gibidir, görünürde vardır ama bir adım öteye ulaşamaz. Akif’in de eleştirdiği gibi: “Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun, / Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun! / Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya, / Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya! / Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden, / Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken! / Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini, / Birer birer oku tekmîl edince defterini; / Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir...

Kur’an-ı Kerim’de birçok peygamber kıssası vardır. Bu kıssalarda da görülebileceği üzere peygamberler çıkış yolunu Allah’ın göstermesinden sonra kendi çabalarıyla bulmuştur. Hazreti Nuh’a gemi gökten inmedi, Allah Teâlâ, tahta ve çivilerle (Kamer, 13) kendi eliyle yaptırdı Nuh aleyhisselam’a. Hazreti Eyüp’e şifa vereceği suyu yine kendiliğinden çıkarabilecekken ‘Ayağını vur’ (Sad, 42) diye emrettikten sonra bahşetti. O acılar, sızılar içinde bile Eyüp aleyhisselam’dan bir çaba görmek istedi. Hazreti Muhammed aleyhisselam ve ashabının çektiği sıkıntılar ve mücadelesi hepimizin malumu. Bu örnekler artırılabilir.

Ama anlamamız gereken şu ki Allah Teâlâ peygamberlerini bile dualarının peşinde görmek istedi.

Yıllardır Kudüs için, Aksa için dua ederiz ama değişen bir şey yok. Yoksa duasının peşinden giden, hedefine ulaşana dek uykuyu kendine reva gören bir Selahaddin’imiz mi yok? İstanbul’u manen fethedecek Fatihlerimiz olmadığı için mi öz yurdumuzda garibiz!

Helal-Haram’dan Ne Haber?

Yiyip içtiklerimizden oluşan hücrelerimizle, uzuvlarımızla yönelmekteyiz Rabbimize. Haramdan beslenen bir kişinin yaptığı dualar karşılık bulur mu? Kirli bezle temizlik olur mu? Hazreti Peygamber’in insanı dehşete düşüren şu sözlerine kulak verelim: “Bir kimse, Allah yolunda uzun seferler yapar. Saçı başı dağınık, toza toprağa bulanmış vaziyette ellerini gökyüzüne açarak: “Ya Rabbi! Ya Rabbi!” diye dua eder. Hâlbuki onun yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haramdır. Böyle birinin duası nasıl kabul edilir!” (Müslim, Zekât, 65; Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 3) Evet, hadiste bahsedilen kişi bayağı meşakkat de çekmiş ama yediği, içtiği, giydiği haram olunca gerisinin hiçbir ehemmiyeti kalmamıştır. Bugün faizin neredeyse meşru karşılandığı, haksız kazancın akıllılık olduğu, rüşvetin abdestli namazlı adamlar tarafından bile su gibi gittiği bir ortamda hangi duadan bahsediyoruz? Kaldı ki gıdalardaki katkı maddelerine, şüphelilere yetişemiyoruz bile!

Duamız Davetimiz

Dua ve davet kelimesi aynı kökten gelmekte ve çağırmakla ilgililer. Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker olarak da anlamamız gereken davet çalışmaları da en az kelime benzerliği kadar beraber olmalıdır. Özellikle günümüzde terk edilmiş bir hale gelen davet çalışmalarına sahip çıkmak Allah’ın davasına sahip çıkmanın önemli bir ayağıdır. Şunu da kesinlikle biliyoruz ki Allah kendi derdiyle dertlenenlerin yardımcısıdır, onların özel dertlerini satın alır. Kendi derdiyle, davasıyla dertlenmeyenleri ise özel dertleriyle baş başa bırakır.

Bir diğer önemli nokta da davette bulunduğumuz kişilere dua etmemizdir. Ailemize, sevdiklerimize özellikle de davet çalışmasında bulunduğumuz kişilere çokça, ismen dua etmeliyiz. Bu hem kalpleri birbirine yakınlaştıracaktır, hem davetimizi tesirli hale getirecektir, hem de bizi diri tutacak, daveti sürekli gündemimizde bulundurmaya yardımcı olacaktır.

Acelecilik

Dua konusunda bir diğer önemli nokta da aceleci olmamaktır. Neyin, ne zaman hakkımızda hayırlı olacağını bilemeyiz. Kaldı ki Peygamber efendimiz de kişinin “duam kabul olmadı” demediği sürece duasının kabul edileceğini bildirmiştir. Evet, insan yaratılışı itibariyle de acelecidir ama özellikle bu konuda kendimizi dizginlemeli, üzerimize düşeni yaptıktan sonra gerisini mülkün sahibine bırakmalıdır.

Duada ısrarcı olmak gerekir ama bu acelecilik anlamına gelmemektedir.

Dua dediğimizde belki aklımıza bir kelime daha gelmelidir; aşk. Aşk, aslında ideal olanı tam anlamıyla karşılamaktadır. Aşk ile yapılan hangi dua cevapsız kalmıştır?

O zaman biz de şu dualarla sözlerimizi bitirelim:

“Rabbimiz, bize eşlerimizden ve neslimizden göz aydınlığı olacak kimseler ihsan et ve bizi muttakilere önder kıl.” (Furkan, 74)

“Rabbim, beni namazı ikame eden kimselerden kıl, neslimi de. Rabbimiz, duamı kabul buyur.” (İbrahim, 40)

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Temmuz 2016

Sayı: 336

İlkadım Arşiv