Mayıs 2017 Abdullah GÜLCEMAL A- A+
A- A+

Evet… Bu Kervan Yürüyecek

Hans’ın çirkin yüzünü, şükür gördü Hasan da

Küfrün sesi gür çıkar, Sen sesini kısanda…

Allah’ım şükür sana, bize merhamet edip

Zafer nasip eyledin tam 16 Nisan da!

 

Milletin seçtiği meşru hükümetin 27 Mayıs 1960 darbesiyle devrilip, Millet Meclisinin kapatılarak, Cumhurbaşkanının, Başbakanın, Bakanların ve Milletvekillerin hapishanelere doldurulduğu, yalan rüzgarlarının fırtınaya dönüştüğü, kırmadığı dal, sökmediği ağaç, uçurmadığı çatı bırakmadığı, 1 Başbakanla, 2 bakanın idam sehpasında sallandırıldığı günlerde henüz ilkokul 1’inci sınıfta öğrenciydim. Ellerimizde meşalelerle, fener alayları düzenlemiştik…

Üstelik, 27 Mayıs’ı yıllarca “Hürriyet Bayramı(!)” olarak kutladık bu ülke de!.. O günleri hatırladıkça, bileklerimize takılan kelepçeyi ve yüreğimize saplanan hançeri tutan ellere bakarım da, o ellerden tiksinirim, nefret ederim.

Millet olarak bu topraklarda tarifi mümkün olmayan çok acılar yaşadık.

Neye ne kadar inanacağımıza, kimi niçin ve ne kadar seveceğimize, kimden nefret edeceğimize, ne yiyeceğimize, ne içeceğimize, ne giyeceğimize biz değil, bize o acıları yaşatanlar karar verdi.

“Kamus, Namustu”. Bize o acıları yaşatanlar, kamus’umuza da el uzattılar,  namus’umuza da!.. Kitabımıza da el uzattılar, Mâbedimize de!.. Uzanan eller yabancıydı… Kirliydi… Kanlıydı… Ama bize hep tanıdık geliyordu…

O kirli ve kanlı eller, 12 Eylül 1980’de bir daha yapıştı yakamıza!.. Şartlar olgunlaşmıştı… Ülkenin idaresini yeniden ele almak gerekiyordu… Cumhuriyet tehlikedeydi… Laiklik elden gidiyordu… İrtica hortluyordu!.. Terör tırmanıyor, her gün bir önceki günden üç-beş daha fazla can alıyordu… Madem ki siyasiler bir araya gelip, bu meseleleri çözemiyordu… Nasıl olsa “höt” deyince şapkasını alıp gidiyorlardı… Öyleyse iç hizmet kanununun verdiği yetkiye dayanarak idareye el koyup, yeniden darağaçları kurularak, bir sağdan bir soldan sallandırıp memlekette huzuru tesis etmek lazımdı… Nasıl olsa depoda kereste, ambarda haki kumaş çoktu. Marangozlara ve terzilere çok iş düşüyordu!.. Ölçüp biçip gereği yapılmalıydı… Netekim yapıldı da!..

Ne güzel(!) işte… Düzenin sahipleri o kirli ve kanlı ellerini ovuştururken, ipte oynayan cambazlar yeni oyunlarını sergiliyorlardı… Cepten cebe vapur trenler işliyor, kimileri keyfinden ham demiri dişliyordu.

Gülen” dedikleri birisi, kürsülerde salya-sümük ağlarken, “diyalog” bağlantılarını sağlam yapıyor, ahiretteki şefaat(!) hakkını zahmetli Ecevit için saklıyordu… Yani hâl ve gidiş iyiydi… Düzenin ve düzencilerin kurduğu tezgahlar tıkır tıkır çalışıyordu…

Bu düzen ilanihaye hep böyle mi gidecekti? Üzülenler hep biz oluyorduk…

Nihayet mensup olduğu inancın, medeniyetin, tarihin tefekkür aynasına bakıp da kim olduklarını ve vazifelerini yeniden hatırlayıp, yalnız Allah’a güvenerek yola çıkmak için ilk adımını “Bismillah” diye attıklarında çok şeylerin düzeleceğine olan inançları ve kararlı yürüyüşleri bu düzenbaz düzenin ve düzen sahiplerinin keyfini kaçırmaya başladı…

Her ne kadar dalları budansa da, gövdesi kesilse de, dibine kezzap dökülse de, 28 Şubatların soğuk günlerinde topraklar donsa da; 623 yıllık o ulu Osmanlı çınarının köklerinden fışkıran filizler yeşermeye başladı Allah’a şükürler olsun…

O filizler de büyüyecek, fidan olacak, çınar olacak ve gölgesinde bu milletin, bu ümmetin öksüzleri, yetimleri, mağdurları ve mazlumlarının gözyaşları dinecek, yüzleri gülecek, huzur bulacaklardır inşallah.

İşte 16 Nisan 2017, inşallah o göreceğimiz güzel günler için bu milletin “EVET” dediği gündür… 16 Nisan 2017, çirkin çehrelerdeki maskelerin düştüğü gündür… Saygıdeğer Cumhurbaşkanımız son dönemde yaptığı konuşmaların bir bölümünde aynen şu tespitleri yapmıştı:

“Türkiye 14 yılda hangi başarılara imza attıysa önüne çıkan engelleri aşarak yapmıştır. Ülkeyi yönetme sorumluluğunu yüklendiğimiz ilk gün, yükümüzün ağır, işimizin çok olduğunun farkındaydık. Yıllardır, bu ülkenin kaynaklarını sömüren, millete tepeden bakan bir avuç seçkinin yolumuza taş koyacağını biliyorduk.

Vesayet odaklarının boş durmayacaklarının, demokrasinin yerleşmesi, milli iradenin hakim kılınması için yapılanların sabote edileceğinin farkındaydık. Türkiye’nin büyümesinin, güçlenmesinin, kendi millî politikalarını sürdürmesinin uluslararası güç odaklarını da rahatsız edeceğini iyi biliyorduk.

Geçmiş tecrübeler bu ülkede en büyük zorluğun milletin tayin ettiği yolda yürümek, millete hizmet etmek olduğunu gösterdi. Eski Türkiye’nin elitlerinin, çıkarlarını korumak için girmeyecekleri işbirliği, çiğnemeyecekleri ilke, yapmayacakları ihanet yoktur.

Bu sözleri duyan ehli insaf, ehli vicdan her insan, Allah’a hamdetmek, şükretmek mecburiyetindedir diye düşünüyorum. Devletimizin başında, bu vatan ve bu millet üzerinde oynanan oyunların farkında, sorumluluğunun ve yükünün ağırlığının farkında, en önemlisi de inancının ve milletinin ezeli düşmanlarının farkında olan, kefeni üzerinde, milletin ve ümmetin derdini anladığı için ağlayabilen, ağlayabildiği için de anlayan, korkuyu yüreğine yük etmemiş bir iman ve aksiyon adamının bulunması bu mazlum millet için bir nimet değil midir?

Biz bu ülkede; “Biz laik bir ülkeyiz” diye camiye girmeyen Cumhurbaşkanları gördük…

Biz bu ülkede; İran’a yaptığı resmi bir ziyaret sırasında, Hafız Şirazî’nin mezarının başında Yahya Kemal’in “Rindlerin Ölümü” şiirini okuyan Büyükelçiye; “Aferin, Fatiha’yı ne kadar da güzel okudunuz.” diyen Cumhurbaşkanları gördük…

Bugün ise; Cumhurbaşkanlığı külliyesindeki millet camiinde sabah ezanı okuyan, mihraba geçip namaz kıldıran, Eyüp Sultan türbesinde dua eden, şanlı ecdadımızdan Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim’in kabirlerinin başında Kur’an tilavetinde bulunan bir Cumhurbaşkanımız var, Allah’a şükürler olsun…

Şunu unutmayalım ki; gerek bu topraklardaki sütü bozuk, kanı bozuk, mayası bozuk, din, iman, vatan ve millet düşmanı soysuzların, gerekse Siyonist-haçlı ittifakını oluşturan vahşi batının, alçak Avrupa’nın bütün kin ve düşmanlıkları, Sayın Cumhurbaşkanı’nın şahsında bu milletin inancına, imanına, bayrağına, devletine, kısaca bütün milli ve manevi değerlerinedir, mukaddesatınadır.

Evet… Bin defa evet Reis!..

Evet… Bu yollarda beraber yürüdük…

Evet… Yağan yağmur da beraber ıslandık…

Evet… Bu vatanı da birlikte sevdik…

 

Bizler bu vatanın dört mevsimini,

Yazını, kışıyla birlikte sevdik.

Garip Anadolu koyduk ismini,

Toprağı taşıyla birlikte sevdik…

***

Ta 1071’den beri buradayız.

Bayrak bayrak kaledeyiz surdayız…

Kim dara düşerse, bil ki oradayız,

Malazgirt, Muş’uyla birlikte sevdik…

***

Mânâsı var kulaktaki küpenin,

Farkındayız ısıranın öpenin…

Ecdâd yâdigârı dağın tepenin

Kurdunu, kuşuyla birlikte sevdik…

***

İhânet hâinin, karanlık körün.

Ekmeğine yağ sürmeyin terörün…

Uyanıp gafletten gerçeği görün,

Uykuyu, düşüyle birlikte sevdik…

***

Eğer bu ülkeyi satılık arsa,

Görüp de sevinen kahpeler varsa!

Merak edip bir de tarihe sorsa,

Gövdeyi, başıyla birlikte sevdik…

***

Boşu doldur devirmeden doluyu,

Önce Köroğlu’ndan dinle Bolu’yu.

“Anam” kadar güzel Anadolu’yu,

Gözünün yaşıyla birlikte sevdik…

***

Bir avuç toprakta, bin şehit kanı.

Şehâdet arzular mü’minin canı…

Biz bu al bayrağı, biz bu vatanı,

Yaralı döşüyle birlikte sevdik…

***

İyiye, güzele, Hakk’a bu dâvet.

Ecdâda, tarihe ne bu adâvet!..

Dost düşman kim varsa, bilsin ki EVET

Yiğidi, işiyle birlikte sevdik…

***

Evet… Yolunuz yolumuz, inancınız inancımızdır Reis… Evet… Bu kervan yürüyecektir… Sevgimizde, dualarımızda, sizinledir… Allah yâr ve yardımcınız olsun.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Mayıs 2017

Sayı: 346

İlkadım Arşiv