Haziran 2016 Abdullah GÜLCEMAL A- A+
A- A+

Dilde Denge veya Dengesiz Dil Belası

“Biz insana (görecek) iki göz, (kalbine tercüman olacak) bir dil, (boşboğazlığa mâni olacak) iki dudak yaratmadık mı?” (Beled, 8-9)

Âdemoğlu sabaha çıkınca bütün uzuvları dile yalvarır ve şöyle derler: “Bizim hakkımızda Allah’tan kork, biz sana bağlıyız. Sen doğru yolda olursan, biz de doğru yolda oluruz; sen saparsan biz de saparız.” (Tirmizi, Tâc: 5/332)

Kim bana iki çenesi ve iki bacağı arasını (iffet ve namusunu) koruyacağına söz verirse, ben de ona cennet için kefil olurum. (Buhari-Müslim)

Allah ve Resulü’nün dil hususunda ki bu ikazlarına dikkat etmeyen bir insana, tesir edecek başka bir söz, başka bir nasihat var mıdır bilmiyorum! Sözlerim önce kendi nefsimedir.

Her varlığın bir yaratılış gayesi vardır. Ve yine her varlığın bir dili vardır. Her varlığın dilini kullanış şekli ve gayesi de farklıdır. Köpekler havlar… Kuşlar öter… Eşekler anırır… Koyunlar meler… Kurtlar ulur… Yalnız “İNSAN” konuşur…

Cenab-ı Hakk, konuşma özelliğini mahlûkat içerisinde sadece insana bahşetmiş çünkü. Çünkü; insandır eşref-i mahlûk olan. Çünkü; insandır alıp verdiği her nefesten hesaba çekilecek olan… Çünkü; insandır tutup da emaneti yüklenen… Çünkü; insandır sözü amelinden sayılan… “İnsan kalbi bir sandıktır; dudakları onun kilidi, dili ise onun anahtarıdır. İnsana düşen, bu anahtarı iyi muhafaza etmektir.” diyor İmam Şâfî’.

Kalp sandığının kilidini kırıp, anahtarını kör kuyuya atan insan, neyi nerede kaybettiğinin farkında olmadığı için, neyi nerede araması gerektiğini de bilmiyor. Her kapının özel bir anahtarı vardır. İkamet ettiğiniz evin giriş kapısını, su tesisatçısının elindeki boru anahtarıyla açamadığınız gibi, kullandığınız arabanın kontak anahtarıyla da patlayan tekeri sökemiyorsunuz… Onun anahtarı da farklı. Yaşıyor ve görüyoruz ki, insancıkların imal ettiği maymuncuklar; insanın kendi eliyle, kendi diliyle, kendi yüzüne kapattığı kapıları açmıyor, açamıyor!

Hz. Ali ise; “Dil, bedenin denge organıdır. Dil doğru olursa, diğer organlar da doğru olur. Dilinizi daima iyi kullanın. O, sizi mutluluğa götürdüğü gibi, felâketlere de götürebilir. Lisanını küfre alıştırma, tatlı dilli ol; yoksa önüne gelene havlayan köpeklere dönersin, halkı kendinden nefret ettirirsin.” demektedir… Kemiği olmayan dil, kemikleri kırıyor. Dizginsiz dilin açtığı yaraya, hiçbir merhem kâr etmiyor.

Evet, insanlık bugün akılları hayrette bırakan yeni keşiflere, yeni icatlara imza attı… Fezaya füzeler gönderiyor. Orada “Üs”ler kuruyor… El kadar cihazın içersine dağlarıyla, denizleriyle, dünyayı sığdırıp elinize veriyor. Binlerce kilometre mesafedeki bir tanıdığınızla görüntülü konuşup, sesini duyup nefesini hissedebiliyorsunuz.

İnsan, Allah’ın kendisine vermiş olduğu akılla merak ediyor, düşünüyor, araştırıyor, buluyor ve her türlü imkâna sahip oluyor. İşin garip tarafı ise; her türlü imkâna sahip olan insan bir “dil”ine sahip olamıyor… Ortaya koyduğu eserin esiri oluyor insan… İmkânı arttıkça, isyanı artıyor insanın.

Bedendeki “denge” organı olan diline sahip olamayan insan diliyle birlikte dengesini kaybediyor. Böylece dengesiz fertlerden, dengesiz toplumlar oluşuyor. Dengesiz toplumlar, dengesiz yöneticiler seçiyor… Dengesiz yöneticiler, insanlığın dengesini, dünyanın dengesini bozuyor. Dengesi bozulan dünya, her birimizi bir tarafa savuruyor. Kan ve gözyaşları içinde boğuluyor, insanlığımızı kaybediyoruz. İnsan dışındaki hiçbir varlık, dilini iyi ve dikkatli kullanmayan insanlar kadar, insanlığı mutluluktan bu kadar uzaklaştırıp, bu kadar felâkete sürüklememiştir…

İslam âlimlerinden biri talebeleriyle Basra kıyısında gezinirken deniz kenarında birbirlerine öfke ile bağıran bir aile görmüş. Dönüp talebelerine: “İnsanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş. Talebelerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: “İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden, birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için, bağırmak mecburiyetinde kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları lâzım gelir.”

“Peki, iki insan birbirini sevdiğinde ne olur?” Birbirlerine bağırmak yerine sakince konuşurlar. Çünkü kalpleri birbirine yakındır. Arada mesafe ya yoktur ya da çok azdır.

Peki, iki insan birbirini daha da fazla severse ne olur? Artık konuşmazlar, sadece fısıldaşırlar. Çünkü kalpleri birbirlerine daha da yakınlaşmıştır. Artık bir süre sonra konuşmalarına bile lüzum kalmaz, sadece birbirlerine bakmaları yeterli olur. İşte birbirini hakiki olarak seven iki insanın yakınlığı böyle bir şeydir.”

Daha sonra mübarek zat talebelerine bakarak şöyle devam etmiş:

“Bu sebeple tartıştığınız zaman, kalplerinizin arasına mesafe girmesine müsaade etmeyin, izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözlerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz. Allah Teâlâ muhafaza buyursun.”

Evet, “Bağırmak, konuşmak mıdır?” diye Hazreti Mevlana’ya soruyoruz, diyor ki Mevlana: “Hayır!”

“Zerzevatçı bağırır, SARRAF bağırmaz.

Eskici bağırır, ANTİKACI bağırmaz.

Söyleyecek sözü, fikri kıymetli olan bağırmaz.

Bağıran düşünemez, düşünmeyen kavga eder.”

Günümüz zerzevatçılarının, eskicilerinin çığlıklarından kendini kurtarıp da, söz sarraflarına gönül kulağını açarak, bozulan dengesini yeniden sağlamaya mecburdur huzur arayan insan.

Mikrofonlar, insanın sadece sesini yükseltiyor, fikrini, haysiyetini, değerini, sözünü değil! Asırlar öncesinden mikrofonsuz konuşan Mevlana’ların, Yunus’ların, Hacı Bektaş Veli’lerin, Şah-ı Nakşibendi’lerin, İmam Rabbanî gibi daha nice Allah Dostlarının bağırmadan, fısıltıyla, ama aşkla söylediği her bir söz; bugün kıymet hükmünden ayrı bir değer ifade etmektedir.

Ey merhamet sahibi olan Rabbimiz… Sen bize acı… Sen bize merhamet eyle.. Sen bizi affeyle… Sen bizim her türlü dağınıklığımızı derle toparla… Sen, beş vakitte sana yönelip el açan biz kullarının, ayrışan kalplerini birleştir, uzaklaşan gönüllerini yakınlaştır, bozulan dengelerini yeniden tesis eyle Rabbim… Lütfunla, kereminle dengeli bir hayat yaşayabilirsek, ancak o zaman aşabiliriz nefsin ve şeytani düzenlerin önümüze koyduğu engelleri…

Sen bize yardım eyle Rabbim. Ölçüsüz ve dengesiz yaşatma bizi. Âmin.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Haziran 2016

Sayı: 335

İlkadım Arşiv