Haziran 2013 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Dikey Hareketlilik

Sosyal hayatın tek değişmeyen yasası Sünnetullah’tır. Başlangıcından günümüze kadar günlerin deviniminde her hangi bir değişme vuku bulmamıştır. Dünyanın dönmesinde milim sapma olmamıştır. Tabiat aynı, iklimler aynı, gece aynı; değişen sadece canlılar, insan ve eşyanın mahiyetidir. İşin ilginç tarafı ilk dönemlerde yaşayan günahkâr insanın işlediği cürümlerle, bugünkü insanın işlediği cürümler arasında da hiçbir farkın olmayışıdır. Yani sebepler aynı, günah işleme biçimleri de aynıdır. Günahkârların ilki kabul edilen insan ile en son günahkârın sadece elbiseleri değişmiştir. Birisi bulup buluşturup sırtına bir şeyler geçirmiş; diğeri yakasının iç kısmında marka denilen renkli bölümü olan, daha fazla işlem görmüş ve övünç vesilesi yapılabilen bez parçaları ile dolaşmaktadır.

Kâinatın yegâne sahibinin insanlara rehber seçerken tercih ettiği yöntem, bugünkü sosyal ilerleme kurallarına uymayan bir yöntemdir. Peygamberler gönderilirken onların bebekliğinden peygamberliklerinin ilan edilmesine kadar geçen sürede mesafeler kat ederek mücadele etmeleri ve dini tebliğ etme ve vahyi hâkim kılma konusunda “başarı” elde etmeleri istenmemiştir. Onların sadece görevleri vardır. Her peygamber vazifesini yapmaya gayret etmiş; sonucu Allah’a bırakmıştır. Kimisi anlatabilmiş, kimisi hiç dinletememiştir. Bütün bunlar olurken, günlük muhasebeler dışında hiçbir ilerleme çetelesi tutulmamış, ümmet istatistiği yapılmamıştır. Kimi peygamber bu fani dünyadan göçerken yalnız mı yalnızken kimileri arkasında binlerce bağlısının gözyaşları arasında ahirete irtihal eylemiştir.

Peygamberliğin bir okulu olmamıştır. Peygamberler diploma aldıktan sonra göreve başlayan insanlar değillerdir. Peygamberler kariyer basamaklarını tırmanarak yükselen, başı göğe eren kişiler olamamışlardır. Onlar her ne kadar sıradan insanlar olmasalar da içinde yaşadıkları toplumların, tabiri caizse “süper” kahramanları da değillerdir. Nübüvvet için söylenebilecek hareket çeşidi yataydır. Hareketin özünde merkezden çevreye doğru bir yayılma söz konusudur. Çevreden merkezi ele geçirme ya da merkezden sivrilme gibi fıtraten de uygun olmayan talepler peygamberler için nasıl muvafık olabilir ki! Bunu, denize atılan bir taşın oluşturduğu dalga halelerini düşünerek kavramamız mümkündür.

Kendilerine peygamberlik görevi verilen Allah elçilerinin kahir ekseriyeti de hareketlerini yatay denilebilecek bir şekilde sürdürmüşlerdir. Hz. Musa’nın mücadelesinin ne denli çeşitli ve değişken olduğunu düşünürsek, şimdi sahip olduğumuz mantık ve yanlış düşünme biçimleri gereği onun bir kahraman olması gerektiği fikrine ulaşmamız kaçınılmazdır. Yıllarca Tih Sahrasında halkı ile beraber, bazen kendi hemşerileri ile kimi zaman da başka toplumlara mücadele eden birisi, neden hayatının sonuna doğru zaferini ilan edemez? Nebilerin yolunda böyle bir zafer anlayışı olmamıştır. Çünkü sünnetullah bunu öngörmez.

Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de bize gösterdiği hedeflerden biri olan galip gelme, tek başına, güç elde etme anlamına gelmez. Güç, somut bir olgudur. Güç, gözle görülen üstünlükler sunar. Oysa galip gelme, ancak inancın üstün kılınması sonucu olarak temayüz eder. Galip gelme hadisesinde güç sahibi olmanın bir anlamı yoktur. Tersine, elde hiçbir imkân olmamasına rağmen haklı olmak vardır. Bizim, bu günlerde karıştırdığımız hususlardan en önemlisi de tam bu noktada temerküz etmektedir: İnanmaksızın galip gelme hastalığı! Galip gelmeyi her şeyin önüne geçirme çaresizliği! Mağlupların üstüne basarak üstünlük elde etmenin dayanılmaz hafifliği!

Daima önde olma ve erkleri dini kılıflarla kullanma arzusu tevhidi hareketin yatay sürdürebilme imkânlarını yok etmektedir. Böylece tevhidin ürettiği medeniyet zenginliği de bertaraf edilmektedir. Son dönemlerde gerçekleştirilen kalkınma ve modernleşme hamleleri sonucunda, günümüz Müslüman aklı toplumsal ilerlemeyi yönetenlere bırakmış gözükürken; yıllardan beri şuur altına işlenmiş olan ilerleme ve kalkınma düşüncelerinin bir bölümünü bireysel olarak gerçekleştirme hevesleri ile baş başa kalmış durumdadır. Bu sebeple hemen hemen her zihinde dikey bir hareketlilik söz konusudur. Bu hareketlilik gereği “Herkes dini”nin emrettiği her şey kayıtsız şartsız yerine getirilmektedir. “Herkes dini”nin amentüsü tatbik sahasına sürülmüştür. Herkes ne kadar Müslümansa sen de o kadar Müslüman olmalısın! Bu konuda fazla ileri gitme! İleri gideceğin alanları da “Herkes dini” belirler. Bu gibi gerekçeleri üreten anlayışın sunduğu hedef, madden ilerlemektir. İnsanların standart belirlediği her konuda daima önde olmaktır. Zinhar geride kalamazsınız. Fakir olamazsınız. Kendinizi bir alttakine göre değerlendiremezsiniz. Elde ettikleriniz üsttekilere göre ölçüp, hesap edip kitap edeceksiniz. Yoksa arkalarda sürünmeye mahkûm olursunuz. Dikey hareketliliğin doğurduğu bu ilkeleri uygulamak için sahip olduğunuz ne varsa kullanmalısınız. Sahip olmadığınız şeyleri elde etmek için de elinizden geleni yapmalısınız. Yoksa sahip olamamak da geri kalmanıza neden olacaktır.

Son dönemlerde dikey yükselme arzularına dini mevzular ve dinin anlatma biçimleri de alet edilmeye gayret edilmektedir. Diğer bir anlatımla, din de kişisel gelişim ve dünyevi başarı gayesi için mubah görülen araçlar arasına dâhil edilmiştir. Oysa dini anlatacak kişiler de aranan şartlar arasına, dinin şart koşmadığı bir takım vasıflar eklemek, dinden başka her şeye hizmet eder. Bugün dine muhatap olan herkesin zihninde oluşan tebliğci imajı ile bir deprem uzmanı imajı arasında fak kalmamış gibidir. Din tebliğcisi denilince bir âlim tipi canlandırmak neredeyse imkânsızdır. Bu neticenin oluşmasında dini savunan ve anlatanların sosyal statülerinin, anlattıkları kutsal değerlerle eşitlenmesi tesirli olmuştur. Herhangi bir payesi olmayan, isminin önünde ek bulundurmayan ve ortalama bir vatandaş gibi sade giyinen birisinin anlattıkları sanki hakikat değilmiş gibi algılanır hale gelmiştir. Sizler de teslim edersiniz ki, dini anlatmaya talip olanlar, son dönemlerin modası gereği kariyer, makam, mevki veya en azından bir takım şov yeteneklerine sahip olmaz ise yetersiz addedilmektedir. Kendini zihnen daima yükselme hareketliliğine terk edenler, anlatılacak konuların, sadece manevi duygularını gıdıklamakla kalmayıp; içtimai hayatta da yükselme avantajları getirmesini bekler hale gelmişlerdir.

Yükselmekten, madden üstün olmaktan, önde olmaktan, hayatta başarılı olmaktan bahsedilen ortamlarda, Efendimizin, Cibril hadisinde ifade ettiği, yalın ayak başıkabak çobanları, masa başında gökdelen projeleri çizerken tahayyül etmekten kendimi alamıyorum.

Neden? Bilemiyorum!


Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Haziran 2013

Sayı: 299

İlkadım Arşiv