Şubat 2017 Nuri ERCAN A- A+
A- A+

Dedemle Hasbihal-II

Geçen sayımızın hasbihalinde “dedeciğim” tabirini kullanmadan hitap cümleleri kurduğumdan olacak okuyanlarımız hasbihali kiminle yaptığım konusunda değişik yorumlar yapmışlar. Bu bizi ziyadesi ile sevindirdi. Demek ki rahmetli dedem gibi birçok dostumuz ve istifade ettiğimiz büyüğümüz varmış. Tabi ki bahse konu ettiğimiz vasıfları taşıyan birçok kişinin hemen akla gelivermesi de mesrur olmamıza neden olmuştur.

Hasbihale başlarken hitap ettiğimiz kişiye neden “dede” diyememiştik, ondan bahsedelim. Son dönemlerde Osmanlı geleneklerinden günümüze sarkmış olan kimi uygulamaların da sona erdiğine şahit olmaktayız. Daha çeyrek yüzyıl öncesinde bilhassa Orta Anadolu insanı annesine “aba” dedesine “hacı baba” en büyük halasına “ama” diye hitap ederdi. Bizler de bu gelenekten nasiplendik. Dedeme hiçbir zaman “dede” diyemediğimden, “hacı baba” tabirinin ise tedavülden kalkması hasebi ile iki hitap şeklini de terk etmek zorunda kaldık. Ama bu sefer kullanmak durumundayız.

Dedeciğim, nasıl aramızdan çekilip gittiklerinde yakınlarımızın değerini ancak anlayabiliyorsak, bereket kelimesinin ne anlama geldiğini de maalesef ancak öyle anlayabilmekteyiz. Sizin yaşadığınız ve bizlerin çocuk olduğu dönemlerin yoksulluğu ortadan kalktı çok şükür. Sizler dedeciğim, savaşı, kıtlığı bizzat yaşamış insanlardınız. Yokluğu, yoksulluğu, zekâtın kimlere verileceği dersinde öğrenmemiştiniz. Fakirliği ve yoksulluğu aynel yakin tatmıştınız. Bu sebepten olsa gerek senden işittiğim kelimelerin arasında “israf ve bereket” başı çekiyordu. Hele hele bereketi, bereketin ne olduğunu iyi ki senin o küçücük çaydanlık ve üzerindeki minik demliğin marifeti ile öğrenmişim.

Zaman zaman akrabalarla bir araya geldiğimizde hemen seninle ilgili hatıralarımızdan aklımıza gelen ilk şey bu alüminyum çay takımının lezzetli ve bereketli çayı olur. Hepimiz büyük bir hayranlıkla bu küçük demlikteki çayın neden bitmediğini konuşur dururuz. Şimdi yeniden gözümde canlanıyor; hane halkı içer, gelen giden içer, çay bir türlü bitmezdi. Günümüzde lüzumsuz eşyalarla sözüm ona donattığımız evlerimizin beti bereketi kalmadı. Soğutucularımız ağzına kadar dolu olduğu halde misafir ağırlamaktan çekinir olduk.

Ya sizler... Hacı anam, o yoksulluğun arasında üstelik tüp de yokken tandırda ya da ocakta kısa bir sürede lezzetli yemekler çıkarmayı başarırdı. Bizler birbirimizden acayip bir biçimde çekinir olduk. Misafir olursak pimpirikli tavırlarla ev sahibini baskı altına alıp zevkimize göre ikram bekliyoruz. Ev sahibi isek beğenmezler korkusuyla elimiz ayağımız birbirine karışıyor. Neden? Çünkü insanımız yoksulluktan varsıllığa geçiş yaparken bereketi unuttu. Bunun yanında tamahkârlık diye bir hastalık yayıldı aramızda. Zevkler daha bir anlam kazandı. Konuşurken hep üsttekileri konuşur olduk. Bunu herkes yapınca da beğenme ve memnun olma anlayışı yok olmaya başladı.

Dedeciğim,

“Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl. / Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?”

derler. Bu mısra’ı senden duymamıştım, lakin sizlerin bu şiirdeki “muhabbet”in mana ve mezmununa tam uyumlu bir hayat yaşadığınıza şahit olan birisi olarak sizlerle yaşadığımız günleri hatırladıkça ah vah etmeden duramıyorum. Neydi o günler... Rahmetlik Topal Rıza amca, Yalmanlı’nın Osman, Camilörenli Hacı Nizam ve Ürgüp’ün dere köylerindeki hacı arkadaşların ile yarenliklerinizi hiç unutamıyorum. O zamanki kapı komşumuz Topal Rıza ile şakalaşmalarınızı bugün biz arkadaşlarımıza yapsak kan gövdeyi götürür. Birbirinize hiç alınmazdınız. Yaptığınız şakalar, içinde küfür olmayan, hakaret barındırmayan cümlelerden oluşur ama dobra dobur olurdu. Mesela yemek yerken Hacı Rıza amcayı biraz yavaş görürsen, “Hacıağa, madem yemeyecektin pekmezime niye su kattın?” veya çok iştahlı yerse “Bugün çok iştahsızsın, üç ekmekten başka yemedin! Rıza ağa, hasta mısın! İstersen bir iştah şurubu vereyim?” derdin. Bazen de “Malım gidiyor canım gidiyor.” diyerek kaşıklama adedini artırıp misafirleri gaza getirirdin. Topal Rıza amca ise ya gülerdi ya da o da şakavari cümlelerle cevap verirdi.

Şimdilerde dedeciğim, az anlaşılan konuların başında mütevazılık ve yarenlik konusu gelmektedir. Bugünün insanı çok resmi, kimse kimseye muhtaç olmadığından (öyle zannedildiğinden) muhabbetin köküne de kibrit suyu döktük çok şükür! Bizler bırakın dertleşmeyi hal hatır sormaya bile erinir olduk. Aramızda bir selamlaşma kaldı desek yeridir. İnsanlar şakalaşmak yerine karşıdakinin eksiklerini üstü kapalı dile getirerek mutmain olmayı tercih ediyor. Bu da doğal olarak muhabbeti öldürüyor. Oysa bizim peygamberimiz böyle mi yapardı! O muhabbetin piri değil mi idi? Üstelik kimse burnundan kıl aldırmıyor. İşin kötüsü, yarenlik etmek yerine para ile yarenlik filmi yapmış artistleri seyretmekle yetinen bir nesil olma yolundayız.

Ürgüp’ten gelen hacı arkadaşların, mutlaka kışın ve yatılı gelmeyi tercih ederler ve gelirken köftür (Nişasta ve pekmezden yapılan lokumdan daha sert bir tür tatlı.), ceviz, badem, kuru dut ve kuru kayısı getirirlerdi. Çocukluk bu ya, bizler Ürgüplü hacı arkadaşlarının gelmesini daha çok arzu ederdik.

Dedeciğim, ne denli cömert olduğunu etraftaki köylerde bile bilmeyen yoktu. Bunu daha hayatta iken sen de bilirdin. Kahvehaneye tek başına oturmadığına, yanında eşten dosttan, hele hele fakirlerden, ahrazlardan, meczuplardan biri olduğu halde oturduğuna şahit olmak cömertliğin ne olduğunu bana erkenden öğretmişti. Cömertliğin ayet tercüme ederek, hadis okuyarak gerçekleşmeyeceğine, bizzat ayet ve hadislerden hâsıl olan mananın uygulaması ile gerçekleşeceğine ta o zaman karar vermiştim. Allah senden razı olsun, evinde ortalama her hafta bir dilenci barındırırdın. Rahmetli hacıanamın sohranmasına rağmen onlara sıcak yemek ve yatak temin ederdin. Evimizin önüne pazar kurulduğu günlerde mevsim yaz ise akşamdan dolu testileri armudun altına koyup sabaha kadar soğumasını sağlar, pazarın kurulduğu gün sırası ile testileri halkın soğuk su içmesi için kapının önündeki çingi taşın üzerine bir maşrapa ile koyardın.

Gerek kendi hemşerilerine gerek köylerden gelip iğne yaptıranların borçlarını deftere Osmanlıca not ederdin. Velâkin hiçbir zaman borcunu tahsil etmek için çaba harcamamana ne demeli! Kimseden isteyemezdin. Hacıanam çok kızardı buna. Üstelik borçlular utanmasın diye onları görünce yolunu değiştirirdin. Sen vefat edince dedeciğim, bizler de borç defterinin sayfalarına şöyle bir bakarken gözlerimizden birkaç damla yaş gelmesine mani olmamıştık.

Diğerkâmlılığına hayranlığım şimdiki kötü örnekleri gördükçe daha da ziyadeleşmektedir. Fırından bizim tabirimizle somun aldığında dört tanesini bile paltonun ön iç kısmına saklayarak eve getirirdin. O paltonun ön kısmında somun olduğunu hiç kimse fark edemezdi. Çocukken pek anlamlandıramadığım bu uygulamanı, yediğinden içtiğinden fakirin fukaranın, garibin gurabanın yanında çekinmeden bahseden mürekkep yalamış insanları şaşkın şaşkın dinlerken daha iyi anlıyorum.

Dedeciğim, Allah her dedeye torunlarına senin gibi numune olabilmeyi nasip eylesin. Amiiin.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Şubat 2017

Sayı: 343

İlkadım Arşiv