Aralık 2019 Prof. Dr. Mustafa AĞIRMAN A- A+
A- A+

CİHAD DERSLERİ - Sıcak Yuvamız

Evlilik, Yüce Allah’ımızın emri, peygamber efendimizin de sünnetidir. İlk peygamber Hz. Âdem babamızdan bizim peygamberimiz Hz. Muhammed aleyhisselâma kadar gelen bütün peygamberler (bir veya ikisi hariç) evlenmiş ve yuva kurmuşlardır. Hemen hepsi, çoluk-çocuk sahibi oldu ve çocuklarından dolayı hem sıkıntı çekti hem de güzel günler gördü. Hz. Âdem ve Hz. Nûh, oğullarından sıkıntı çekerken Hz. Nûh ve Hz. Lût’un hanımları kendilerine inanmadılar. Hz. İbrahim, insanlara Tevhid akîdesini anlatabilmek için eşleri ile diyâr diyâr gezdi. Hanımlarının ve oğullarının desteği ile uzun yıllar ayakta kalabildi. İsmâil isimli oğlu Kureyş kabilesinin ve Hz. Peygamber efendimizin dedesi olurken, İshâk isimli oğlu da İsrâil oğulları ve peygamberlerinin atası oldu.

Süleyman aleyhisselâm, babası Hz. Dâvûd’un mîrasını ve saltanatını büyüterek yaşattı. Bizim peygamberimizin evinden de kıyâmete kadar bütün dünyayı aydınlatacak “ehl-i beyt” gibi nurlu bir nesil zuhur etti. Biz, peygamber efendimize salât ve selâm gönderirken ehl-i beyti de işin içine katarak gönderiyoruz. Peygamberimizin evi, hem eşleri ve çocukları için sıcak bir yuva hem de geleceği omuzlayacak nesli yetiştiren bir mekteptir.

Yüce Allah’ın, insanlar içinden seçip insanlara peygamber olarak gönderdiği önderlerin evleri hem sıcak bir yuva, hem güzel bir mektep, hem de içinde manevî hava barındıran bir mâbed olmuştur. Peygamberler de asıl bu yönleriyle ümmetlerine örnek olmuşlardır. Biz müminler de evlerimizi bu hale getirmeliyiz. Her birimizin evi bu üç özelliğe sahip olmalıdır.

Evet, Müslüman âilelerin evleri sıcak bir yuvadır. Eşler, yaşlılar ve çocuklar orada tam mânâsıyla rahat ederler. Balıkların suyun içinde, bir çocuğun annesinin kucağında, müminlerin de cennette rahat ettiği gibi rahat ederler. Çalışan erkekler, günün yorgunluğunu eşleri tarafından güler yüzle karşılandıkları sıcak yuvalarında giderir ve dinlenirler. Çocuklar, derslerini ve ödevlerini evde yapar, okula gülerek ve oynayarak giderler. Hanımlar, akşama kadar hasretle bekledikleri eşlerini ve çocuklarını güler yüzle karşılar ve özenerek yaptıkları yemekleri onlara ikram ederken zevk alır ve bu yemekleri yaparken çektikleri yorgunlukları unuturlar. Bu şekilde akşam yemeğinde bir araya gelen âile fertleri sıcak yuvalarında ne kadar da mutludurlar, değil mi?

Bu cümleleri yazarken rahmetli dedemi hatırladım. Erzurum ilinin Oltu ilçesinin İnci köyünde evli üç oğlu ve torunları ile birlikte otururken akşam namazından sonra herkesin evde bulunmasını şart koşardı. Dedemiz, ninemiz, iki amcamız ve çocukları ile birlikte oturduğumuz o güzel yıllarda akşam namazından sonra evimizde iki büyük sofra kurulurdu. Erkekler bir sofraya, kadınlar da diğerine otururdu. Her iki sofrada da aynı yemekler olurdu. Erkek çocuklar babalarının yanına, kız çocuklar da annelerinin yanına otururlardı. Sofraya akşam namazından sonra oturulurdu.

Erkekler, köyümüzün câmiinde akşam namazını kıldıktan sonra eve döner ve sofraya otururlardı. Biz çocuklar da onları ev ile câmi arasında bir yerde bekler, eve birlikte girerdik. Yemekten sonra dedem, bugün yapılan işler hakkında bilgi alır, sonra da yarınki işlerin planlamasını yapardı. Herkes yarın ne iş yapacağını öğrendikten sonra erkekler yatsı namazı için câmiye giderler, kadınlar da büyük evde namazlarını kıldıktan sonra odalarına çekilirlerdi. Misâfir konağımız ayrıydı, evin dışında müstakil bir yerdi. Misafir gelince dedem, babam ve amcalarım misâfirle yemek yerler, biz erkek çocuklar da büyük evde kurulan kadınların sofrasına otururduk. Kadınlar sofrasında da ninem bizi annemize bırakmaz, kendisi ilgilenir ve karnımızı doyururdu.

Müslüman âilelerin evleri bir mekteptir, medresedir, okuldur, eğitim merkezidir; çocuklar orada yetişirler. Anneler ve babalar öğretmendir, dedeler ve nineler başöğretmendir. Ben, ilk dersimi annemden aldım. Helali-haramı, eğriyi-doğruyu annem öğretti bana. Daha küçük bir çocukken namaz sûrelerini ninemden öğrendim. İlkokula başlamadan önce, dört-beş yaşlarında bir çocukken devam ettiğim medresede köy imamının verdiği ezberleri ninem veya dedem ezberletirdi bana. Dedem ve ninem, devamlı seferberlik hâtıralarını anlatırlardı. Biz de onlarla birlikte yaşardık o günleri.

Dedemin küçük kardeşi Osman Çavuş, Osmanlı’nın son dönemlerinde on iki sene askerlik yapmış; Osmanlı-Rus savaşlarında bulunmuş. Kâzım Karabekir’in özel çavuşuymuş. Ruslara esir düşmüş. Sonra kurtulup köye gelmiş. Ben doğmadan biraz önce vefat etmiş. Vücudunda bir kurşun varmış, vücudunu dolaşırmış. Bugün ayaklarındaysa yarın kollarında olurmuş. Görenler hep öyle anlatırlardı. Kurşun vücudundan ayrılıp dışarı çıkınca dedemizde vefat etmiş yani şehid olmuş. Evimizde devamlı onun anlattığı hâtıralar tekrar edilirdi. Biz de anlatılanları gözyaşları ile dinler ve görmediğimiz Osman dedemize çok saygı duyar ve hürmet beslerdik.

Dedesinden ve ninesinden ayrı yaşayan çocuklara çok acıyorum. Bu şekildeki dede ve ninelere de acıyorum. Dedesinden ve ninesinden masal dinleyemeyen çocuklara, torunlarına masal ve hikâye anlatamayan, onların kokusunu alamayan yaşlılara da çok acıyorum. Çocuklar, âileleri hakkındaki bilgileri bu büyüklerinden alırlardı. Âilenin gelenekleri dedelerden torunlara intikal ederdi. Modern âile bunu da kesip attı. Hiç olmazsa yaz tatillerinde çocuklar dedelerinin ve ninelerinin yanında yaşasalar.

Saygı değer okuyucularım! Geliniz, hep beraber evlerimizi birer eğitim merkezi haline getirelim. Çocuklarımızı önce yuvamızda eğitelim. Her akşam onların dersleri ile ilgilenelim. Başarılı oldukları zaman ölçülü bir şekilde mükâfatlandıralım. Mükâfat ve hediye konusunda da sakın aşırı gitmeyelim. Eğitim derken sadece okumayı, yazmayı, ezberlemeyi anlamayalım. Çocuk, bunların yanında annesinden ve babasından daha çok şeyler öğrenmelidir. Kız çocuğu, iffet ve hayâyı, temizlik ve çalışkanlığı, hayatı boyunca güler yüzlü olmayı, dindâr olmayı ve buna benzer bütün güzellikleri annesinden öğrenmelidir. Erkek çocuk ise, dindâr ve mücâhid olmayı, namazları câmide kılmayı, erken yatıp erken kalkmayı, eve erken gelmeyi, helâl lokma kazanmayı ve buna benzer güzellikleri babasından öğrenmelidir.

Müslüman âilelerin evleri sıcak bir yuva ve bir eğitim merkezi olmanın yanında bir câmi ve bir dergâh olmalıdır. Âile fertleri, bu yuvada devamlı Kur’ân-ı Kerîm okumalı, sohbetler yapmalı ve dînî hayatı canlı bir şekilde yaşamalıdırlar. Zaman zaman vakit namazları cemaat halinde kılınmalı ve küçük çocuklar da cemaate katılmalıdırlar. Çocuklara ilmihal bilgileri bu evde tatbikatlı bir şekilde verilmelidir. Çocuklar, câmiye ve cemaate bu evde hazır hâle getirilmelidir. Dışarıya çıktığı zaman nereye gideceği ve kiminle birlikte olacağı bu evde öğretilmelidir.

Saygı değer okuyucularım! Bizim böyle yuvalarımız olsa, bize top değse kâr etmez, değil mi? Yani hiçbir düşman bize zarar veremez. Öyle ise, işin başı âile yuvalarına el atmak ve oralara İslâm’ı hâkim kılmaktır. Âile yuvası vatandır, nâmûstur; her türlü saldırıya karşı korunması gereken öncelikli bir kaledir.

27 Mayıs 1960 ihtilâli olduğu zaman altı-yedi yaşlarında bir çocuktum. O günlerin sıkıntısını büyüklerimizin evde konuştuğu şeylerden ve hissettiklerimden hatırlayabiliyorum. 12 Mart muhtırasında İmam-Hatip Okulu öğrencisiydim. O günleri çok iyi hatırlıyorum. 12 Eylül’de öğretmen, 28 Şubat’ta ise Üniversitede öğretim üyesiydim. Bu darbelerin en ağırı ve en şiddetlisi 28 Şubat’tı. Hem Kur’ân kurslarımız kapatılmış, hem de İmam-Hatip liselerimiz ve İlâhiyat fakültelerimize tırpan vurulmuştu. Müslümanların desteklediği parti de kapatılmıştı.

Herkesin ümitsizliğe düştüğü o kara günlerde ben, sohbetlerimde şöyle diyordum: “Evlerimiz mektep, medrese ve dergâh olmaya devam ettiği müddetçe üzülmeyin! Bak göreceksiniz, yüce Allah bize daha güzel günler gösterecek. Sakın gevşemeyin, savrulmayın, dâvânızı evde çocuklarınıza anlatın. Okullarımızı ve Kur’ân kurslarımızı kapatanlar evlerimizi de kapatamaz ya! Evlere dönün, evlerde çalışmalara devam edin!”

Saygı değer okuyucularım! Şimdi de aynı şeyleri söylüyorum. Evlerin terkini vermeyin! Evleri terk etmeyin! Evleri ihmâl etmeyin! Özellikle ev reisleri, babalar ve dedeler! Sizlere söylüyorum ve diyorum ki, asrımızın cihâdı eve ve evdekilere sahip olmaktır. Lütfen, cihâd cephelerimizi düşmanlara terk etmeyiniz. Düşmanların bize dayatmak istedikleri yaşantı tarzını kabul etmeyiniz. Evlerinizi onların pis yaşantı tarzlarıyla kirletmeyiniz.

Yazımızı paylaşın..

Facebook Twitter Whatsapp’ta Paylaş Google Email Print LinkedIn Pinterest Tumblr

Aralık 2019

Sayı: 377

İlkadım Arşiv